ATATÜRK BİR FİLİZDİ
Atatürk... Şu birkaç harf
üstüne ne şiirler, ne kitaplar yazılmış, ne marşlar bestelenmiştir.
Evet. Atatürk bir filizdi, Atatürk büyük insandı. Ancak,
kişilerin değerini anlamak için, onların yaptıkları işler kadar yaşadıkları
dönem de incelenmelidir. (Mesela; bugün bir düğmeye basmakla bir elektrik ampulünü
yakabiliyoruz. Ancak bu, elektrik ampulünü bulan Edison da kolaylıkla buldu
demek değildir. Onun yaşadığı zamandaki şartlar bugünkü gibi değildi.) İşte
bu yüzden Atatürk’ü anlatmadan önce onun ortaya çıktığı döneme şöyle bir değinsek
yerinde olur:
1918 yılının sonbaharında, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanışının
ilanı bütün Türklerin yüreklerini kararttı. Artık Türk Milleti’nin dayanacak
gücü kalmamıştı, tutunacak dalı yoktu. Padişah ve çevresine dayanmak istese,
padişahın durumu onlarınkinden de kötüydü. Çünkü o, olan bitenin farkına varmamıştı.
- Varmış olsa da görmemezlikten gelmişti. - Ona güvenenler, düşmanları da kabul
etmek zorundaydılar. Türkler, öyle bir durumdaydılar ki, padişahtan yardım
almadan düşmana karşı koymak isteseler, onu da yapamıyorlardı. Gençler, yıllardır
süren savaşlarda ölmüşlerdi. Nüfusun çoğu böyle bir direnişi yapamayacak durumda
idiler. Cephane, silah yoktu. Bu antlaşma, son ümitleri de yıkmıştı. Tevfik
Fikret’in “Çınar”ı kurumaya yüz tutmuş, etrafındakiler uzun yıllardan beri
biledikleri baltalarıyla onu parçalamaya hazırlanmışlardı.
Atatürk, işte böyle bir durumda ortaya çıktı. O, “Çınar”ın
bir filiziydi. Böylece Türkler de tutunacak bir dal bulmuşlardı. Atatürk, milletiyle
birlikte işe koyuldu. Artık Türk Milleti varını yoğunu ortaya koymuştu. Millet
en yaşlısından en gencine, en güçsüzünden en güçlüsüne kadar çalıştı, çabaladı.
“Kemal Paşa” sının arkasındaydı artık. Bu güçlü birlik neler başarmadı ki...
Sakarya’da, Dumlupınar’da benzeri olmayan destanlar yarattı. Üç yıllık zorlu
mücadele, her zamanki gibi, iyinin zaferiyle sonuçlandı. 
Büyük bir vatansever, zeki bir insan ve çok iyi bir asker
olan Mustafa Kemal, aynı zamanda çok da iyi bir devlet adamıydı. Çoğu kişi
onun milletinin güvenini sağladıktan sonra ülkenin tek hakiminin kendisi olduğunu
ilan etmesini beklerken o, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” dedi ve
Cumhuriyeti ilan etti. Ancak bu ilan onun için bir son değil, aksine bir başlangıçtı.
Çünkü kazanılan askeri zaferlerin siyasi ve ekonomik zaferlerle desteklenmedikçe
hiçbir anlamı olmayacağını biliyordu. Amacı, Türk Milletini layık olduğu yere,
uygar ülkelerin yanına yükseltmek, hatta onları geride bırakmaktı. Önce siyasi
düzeni yerine oturttu, daha sonra sosyal hayatı düzenleme çabalarına başladı.
Milletinden aldığı güçle diğerlerini olduğu gibi bu konuyu da halletti. Ancak
her dakikası, “Milletime daha nasıl yararlı olabilirim?”, düşüncesiyle geçti.
Hayatının son yıllarında, hasta iken bile memleketin sorunlarıyla ilgilendi.
Yurt gezilerine çıktı. Kendisini halktan ayırmadı, halkın sorunlarını öğrendi.
Bu yüce insanı yalnız Türkler değil, bütün milletler sevdi.
Londra’da çıkan Times Gazetesi, 11 Kasım 1938’de Atatürk için; “Avrupa’nın
gördüğü liderler arasında hiçbiri onun kadar başarılar elde etmemiş, hiçbiri
nun kadar güçlüklerle karşılaşmamıştır.” demiştir.
Eskiden düşmanı olanlar bile büyüklüğü karşısında
hayranlıklarını gizleyemediler.
O cılız filiz büyümüş, bir ağaç olmuştu. Bu ağaç Türk milleti ile uygarlık
arasında bir köprü oldu.
Ne yazık ki O da bir insandı. Kaçınılmaz son onu 10 Kasım
1938’de yakaladı. Bir bakıma onu bize kazandıran Mondros Ateşkes Antlaşması’nın
imzalandığı sonbahardan 20 sonbahar sonra bir sonbaharla aramızdan ayrıldı.
Ama bizim için Atatürk ölmedi; hala yaşıyor. Takvimlere,
saatlere bakarken, yazı yazarken, okula giderken hep onu hatırlar, dalgalanan
bayrakta, okuduğumuz İstiklal Marşı’nda onu görür, onu duyar, onu söyleriz.
ATATÜRK SAYFASI