|
İstanbul'da
halk arasında zevk ve sefahat âlemlerinin yaygınlaşması Sultan Abdülmecit
dönemine, yani 1839 ile 1861 yılları arasına rastlar.
Mısır Valisi'nin aile fertleriyle birlikte pek çok Mısırlı beyler, paşalar
ve hanımlar bu yıllarda İstanbul'a geldiler ve büyük paralarla
Boğaziçi'nde yalılar satın alıp alafranga eşyalarla süslediler. Lüks
içinde yaşayan ve israf derecesinde paralar harcayan Mısırlılar, önceki
dönemlerde mütevazı bir hayat sürdüren varlıklı Osmanlı ailelerini ve
saray halkını da özendirince sefahat ortamı genişledi, israf çoğaldı ve
harcamalar arttı.
FRANSIZ'A ÖZENDİK
Aynı dönemde, 1853 ile 1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı sebebiyle çok
sayıda Fransız ve İngiliz askeri de aileleriyle birlikte İstanbul'a
gelmişlerdi. Fransızlar'ın ve İngilizler'in eğlence anlayışları da
İstanbul halkını etkiledi. Osmanlı, Kırım Savaşı sonrasında ilk defa
yabancı ülkelerden borç para almış, ülkede geçici de olsa bir refah ortamı
doğmuştu. Bu ortamın etkisiyle padişah Abdülmecit saray halkının
eğlencelerine müsamaha göstermiş, sarayı örnek alan paşalar ve beyler de
konaklarında hemen her gün eğlenceler yapmaya başlamıştı. Durum halka da
sirayet edince sefahat ve fuhuş iyice çoğaldı.
Fuhuş, Osmanlı'da her dönemde vardı ama 19. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren "umumhane"lerin yani genelevlerin sayısının artmasıyla
yaygınlaştı. Abdülaziz Bey'in 'Osmanlı Âdet, Merazim ve Tabirleri' isimli
kitabında umumhaneler hakkında ayrıntılı bilgiler yer alıyor. Suriçi
İstanbul'unda, Beyoğlu civarında ve Üsküdar'da dağınık bir halde bulunan
umumhanelerde çalışan kadınlar "fahişe", "sermaye" veya çoğu zaman
kullanıldığı tabirle "âlüfte" olarak adlandırılırdı.
CİLVE KUTUSU İFAKAT
Şişhane Karakolu Caddesi, Kışla Arkası Papaz Köprüsü, Humbaracı Yokuşu,
Balık Pazarı, Derviş Sokağı, Timoni Sokağı, Laleli Çeşme, Küçük Balık
Pazarı, Tarlabaşı, Kuledibi, Yüksek Kaldırım, Kasımpaşa üstü, Galata,
Aksaray, Çivizâde, Sena Yokuşu, Salkımsöğüt, Çukurbostan, Kalyoncu kulluğu
gibi yerler umumhanelerin yoğun olarak bulunduğu semtlerdi. Umumhanelerin
her biri sahibinin ismiyle anılırdı ve 'Acem'in hanesi', 'Mumcu Ahmet'in
hanesi', 'Alaycı Kadri'nin hanesi', 'Keseci Hürmüz'ün hanesi', 'Kaymak
tabağı'nın hanesi', 'Langa Fatma'nın hanesi', 'Dönme Ahmet'in hanesi',
'Gül ipek'in hanesi', 'Arnavut Samiye'nin hanesi', 'Kör Emine'nin hanesi'
en çok bilinen umumhanelerdi.
Aşina olanlar, umumhanelerin nerede olduğunu gayet iyi bilirdi. İlk defa
umumhaneye gidecek olanlara 'muhabbet tellâlı', 'gönül postacısı', 'dert
ortağı', 'sırdaş', 'vasıta' ve 'hevenkçi' gibi sıfatlarla anılan bazı
aracılar yardımcı olurdu. Umumhanelerde çalışan kadınlar da gerçek adları
yerine 'Afet', 'Benli Eda', 'Ceylan', 'Dilbaz', 'Bülbül-efkende', 'Feleknaz',
'Handan', 'Cilvekutusu îfakat', 'İşve', 'İşvebaz', 'Kamer', 'Mestinaz',
'Pembe', 'Cihanyandı Pesend', 'Sadberk', 'Sevda', 'Seza', 'Suzide', 'Şazimend',
'Şemsişeb', 'Sivekâr', 'Kartopu Şöhret', 'Gümüş gerdan Ülfet', 'Vuslat', 'Candayanmaz
Zisan', 'Kaymak tabağı Servet' ve 'Ziynet' gibi takma isim kullanırlardı.
Bu isimler aynı zamanda sahibinin özelliklerini de yansıtırdı.
DOST BULMAK ŞARTTIR
Umumhanelerde çalışan kadınların dinleri, yani Müslüman veya gayrimüslim
olmaları fark etmezdi. İstanbullu kadınların yanında ülkenin çeşitli
bölgelerinden gelenler, hatta Romanya, Rusya ve Avusturya uyruklu kadınlar
da umumhanelerde çalışırlardı. Resmi kayıtlara göre, yabancı uyruklulardan
bir kısmını, ülkesinde kandırılıp iğfal edildikten sonra kaçak olarak
İstanbul'a getirilenler oluşturuyordu. Çalışma iznine sahip olmayan
yabancılar, zaman zaman yetkililere müracaat edip Osmanlı tabiiyetine
geçmek istiyorlardı.
Fuhuş yapan kadınların mutlaka bir dayanağa ve koruyucuya İhtiyaçları
vardı. Kadınlar, olur-olmaz yerlerde, özellikle çalıştıkları evlerde
rahatsız eden, belâ çıkaran ve korkutup sahiplenmek isteyen kişilerin
ellerinden kurtulmak için bazı kabadayıların muhafızlığına sığınırlardı.
Kabadayılar kadınları koruma karşılığında hanelere serbestçe girip
çıkarlar, evde bulundukları zaman kadınlar başkasına çıkamaz, ev sahibi
tarafından hürmet görürler, yanlarında ahbaplarını getirmişlerse onlara da
alâka gösterilirdi. Sene başlarında ve bilhassa bayramlarda kabadayıların
her birine oldukça değerli hediyeler verilirdi.
Umumhanelerde herhangi bir olay çıkması durumunda kabadayılar ayık ve aklı
basında olmak için içki içmezler; kabadayılıklarına halel getirmemek için
züppelik saydıkları hareketler yapmazlar; ağırbaşlı, sağlam, sakaya gelmez
bir tavır takınırlardı. 'Arap Abdullah'. 'Kahraman Bey', 'Halil Bey'.
'Kadayıfçı Rıza', 'Suhte Niyazi', 'Osman Pehlivan', 'Arnavut Reşit', 'Sulu
Tahsin', 'Tosun Bey', 'Hacı Rıza', 'Amber Ali', 'Hisarlı Ahmet', 'Camcı
Muhiddin', 'Çeşme Meydanlı Rıfat' ve 'Fermeneci İzzet' meşhur
kabadayılardandı. Kabadayılara sığınmak kadar, devlet katında önemli
görevleri olan kişilerin dostu olmak da kadınlar için hem güvence hem de
övünme vesilesi idi.
YENIYE "HIŞIR" DENİR
Umumhaneye giden kişi âdet üzere muhabbet tellâlına bir miktar para
ödedikten sonra eve girer, öncelikle alt katta bulunan 'muhabbet meydanı'
veya 'gönül pazarı' denilen yere götürülürdü. Ev sahibi içeriye girer,
gelen kişi önceden tanıdığı biriyse büyük bir sevinçle 'uzun zamandan beri
görünmediğini, hasretle beklediklerini, âlüftesinin kendisini çok
özlediğini abartılı yeminlerle anlatırdı. Eğer gelen misafir yeni ise, 'bu
hanenin öyle rast gele insanlar için olmadığını, aracılık eden adamın
hatırı için kendisini kabul ettiklerini söyler ve daha birtakım yalanlarla
adamın gönlünü hoş tutardı.
Sonra evdeki âlüftelerden birkaçı mütebbessim bir çehre ile odaya girer,
ekseriya sol elleri sağ koltuğu arasına sokulu, sağ elleri ile hafifçe
çenelerini tutarak manalı bakışlarla adamın karşısına geçim otururlardı.
Gelen kişinin haline, mesleğine ve derecesine göre sohbet açarlar, her
zaman gelmesini sağlamak için iltifat ederlerdi. Yeni gelen kişi 'hışır'
veya 'handaval' dedikleri takımdan ise lâfa ona göre başlarlardı. Eğer
'gözü bağlı' ve 'sığırcık kuşu' olarak tabir ettikleri genç ve tecrübesiz
bir kişi İse gönül alıcı sözlerle etkilemeye çalışırlardı. Adam evde fazla
kalamayacaksa aralarından birini seçer, diğerleri odadan çıkardı. İçeride
kalan âlüfte, adamın arzu ve heveslerine göre işveler yapar ve misafirini
hoşnut ederdi.
KOLTUK BELASI
Müşteri eğer gece de kalacak olursa yemek hazırlıkları başlar, parası da
alınırdı. Genellikle ucuz yemekler hazırlanır, rakılar içilir, misafire
birçok naz ve işveler yapılır, neşelendirmek için def çalınır, şarkılar ve
maniler söylenerek vakit geçirilirdi. Müşteri zengin ve bol para harcamaya
eğilimli ise özel muamele görürdü. O gece evde başka misafirler varsa ve
birbirlerini tanıyorlarsa, onlar da eğlenceye iştirak eder, bîr odada
toplanılır, şarkılar söylenip naralar atılır, vur patlasın çal oynasın bir
cümbüş başlardı. Edep dışı sözler söylenir, şakalar yapılır, velhasıl
etraftaki evleri rahatsız edecek tarzda bir âlem yapılırdı. Güvenlik
güçleri, meşhur olan bu umumhaneleri bilirler ve kontrol altında
bulundururlardı ama hükümetten bir emir gelmediği müddetçe müdahalede
bulunmazlardı.
Umumhanelerden ayrı olarak, 'koltuk' adı verilen randevuevleri de vardı.
Bu evler her mahallede bulunabilirdi ve gizli işletilirlerdi. Dış
görünüşleri itibariyle normal bir evden hiçbir farkları olmaz, sahipleri
de etrafa belli etmemeye çalışırdı. 'Yarı hususi' de denilen bu evlerde
kadın ve erkek buluşur, ev sahipleri hizmet ederdi. Randevuevlerine
çoğunlukla geceleri gizlice ve önceden kararlaştırılmış parolalar ile
girilirdi. Evlerde yüksek sesle konuşulmaz, sokak tarafındaki odalarda
oturulmaz, arka taraftaki ses geçirmeyecek odalarda kalınırdı.
Koltuklar, yani randevuevleri mahalle arasında olduğundan normal ev olarak
kabul edilirdi ve eğer mahalleli fuhuş yapıldığını tespit ederse eve
baskın düzenlerdi. Komşular, mahalleye gelen bir kiracının ahlâka aykırı
iş yaptığını, evine değişik insanların girdiğini anlar ise önce mahallenin
delikanlılarına haber verilir, sonra mahalle imamına, muhtara ve ihtiyar
heyetine söylenirdi. Mahalleyi fuhuştan temizlemek için mahalle bekçisine,
mahallenin delikanlıları ile civardaki komşulara dikkatli olmaları tembih
edilirdi. Fuhuş yapıldığından şüphelenilen haneye gizlice bir adamın
girdiği görüldüğü anda bütün mahalleli haberdar edilirdi. Allah'tan
korkun, çekilin. Namus ehline tecavüzde bulunmayın' diye karşılık verip
mahalleliyi inandırmaya çalışırlardı.
İçeridekiler direnirse İmamın 'kırın' emri ile kapı tekmelerle açılır,
herkes birbirini iterek içeri dolar ve büyük bir gürültü kopardı. Evin her
tarafı arandıktan sonra eğer kimse bulunamazsa mahalleli dağılır, geride
kalan imam ve muhtar efendiler, 'Bu yapılanlar çirkin bir şey ise de
ahalice namusunuza bir defa daha inanılması bakımından yine de hakkınızda
hayırlı oldu' gibi sözler sarf eder, ev sahibinden Özür dilerlerdi. Böyle
olmaz da evde bir adam yakalanırsa, her tarafından biri tutar, yüzüne
tükürülür, yapılmadık hakaret kalmaz, 'Bre ise yaramaz habis, mahallemiz
senin gibi rezillere mesken olamaz, senin hakkından simdi hükümet gelir'
denilerek yerde sürüklenirdi.
GENELEVE MECBURİ İZİN
Baskına gidenlere, çevreden olayı duyanların da katılmasıyla kalabalık
giderek artar, herkes pencerelere doluşur, adam hayli hırpalanmış ve
süklüm püklüm bir şekilde karakola teslim edilirdi. Daha sonra mahalleli
'Hey gidi, burası namuslu bir mahalledir. Buraya düşünüp taşınmadan girmek
ne cesarettir, şimdi buldu belâsını' gibi sözlerle tekrar fuhşun yapıldığı
eve döner, evdekîlere ertesi sabahtan tezi yok defolup gitmelerini, aksi
halde gerekenin yapılacağını söyleyip dağılırlardı.
Hükümetin denetimi altında ama gayrı resmi şekilde faaliyet gösteren
umumhaneler, 'koltuk' adı verilen hususi evlere göre çok daha güvenceli
idi. Fuhşu engellemenin zorluğunu bilen hükümet, umumhanelerin varlığına
ses çıkarmıyor, denetim altında bulundurarak yaygınlaşmasının Önüne
geçmeye çalışıyordu. Umumhanelerin sayısında artış olursa sıkı tedbirler
uygulanıyordu. Meselâ, 1859'da İstanbul'da fuhşun çoğalması üzerine
Sadrazam Âli Paşa bir emirname yayınladı. Emirnameye göre, fuhuş yapanlar,
fiilin derecesine göre 48 saatten üç aya kadar hapis veya üç aydan altı
aya kadar sürgün ile cezalandırılacaklardı. Bu tür tedbirler fuhşun önüne
geçilmesi için yeterli değildi. Hükümet de durumun farkında olduğundan
özellikle meşhur umumhanelerin faaliyetlerine göz yumardı.
Umumhanelere göz yumulmasındaki amaç, fuhuş sektörünü belli mekânlarda
tutmak ve mahalle aralarına yayılmasını engellemekti. Bu yerler zaten
güvenlik güçlerinin denetiminde bulunur, hatta umumhane sahipleri
güvenlikten sorumlu yetkilileri bir şekilde memnun ederlerdi. Koltuk adı
verilen ve mahalle aralarında faaliyet gösteren mekânlar ise mahallelinin
yaptığı baskınlarla kapatılıyor, baskını yapanlar arasında resmi
görevlilerin de bulunması yapılan işleme bir tür yasallık kazandırıyordu.
POLİS MAAŞA BAĞLANMIŞ
Hükümet ve umumhaneler arasındaki bu karşılıklı kabullenme, birtakım
şikâyetlere de sebep oluyordu. I892'de padişah İkinci Abdülhamit'e verilen
bir jurnalde, İstanbul'da asayişsizliğin ve fuhşun arttığı, Zaptiye Nazırı
Hüseyin Nazım Paşa'nın hiçbir tedbir almadığı ifade ediliyordu. Jurnalde
yazıldığına göre, Nazım Paşa'nın koruduğu Komiser Hüsnü ve polis memuru
Şaban Efendiler, sorumlu oldukları bölgelerdeki umumhanelerden ayda
altışar lira rüşvet alıyorlar, ayrıca gözlerine kestirdikleri namuslu
kadınlarla tehdit yoluyla beraber oluyorlar, sonra da umumhanelere
düşmelerine yol açıyorlardı. Tekliflerine razı olmayan kadınları ise
birtakım iftiralarla karakollara sevk ediyorlar, evli olanları
kocalarından boşattırıyorlar, perişan edilen zavallı kadınlar sonuçta ya
fahişe oluyor yahut hapishaneye düşüyorlardı.
YÜZ ADET GENELEV VARDI
Mahallelerinde umumhanelerin fazlalığından rahatsızlık duyan halk da zaman
zaman şikâyetini yetkililere iletiyordu.
Tarlabaşı'nda bulunan umumhanelerden şikâyetçi olan semt halkı 1905'te bir
dilekçe vermişti. Konuyu ele alan Beyoğlu Mutasarrıflığı şikâyetlere hak
vermekle beraber, umumhanelerin kapatılması halinde her tarafa
dağılacaklarına, dolayısıyla zararlarının daha fazla olacağına ve mücadele
etmenin zorlaşacağına karar verdi.
1900'lü yılların başında Galata ve çevresinde 100 civarında umumhane vardı
ve hükümet bu yerleri mümkün olduğu kadar bir arada tutmaya gayret
ediyordu.
İMAM, KADIN KALDIRDI
Unkapanı'nda 1903'te ilginç bir fuhuş hadisesi cereyan etti. Unkapanı
Salih Paşa Mahallesi Camii imamı Mehmet Necip Efendi, bekârdı ve camiin
içindeki bir odada kalıyordu. Cemaat, camiye kadın getirdiğinden
şüphelendiği imamı göz hapsine almıştı. Nitekim bir gece, imamın yanında
bir kadınla camiye girdiğini gören halk, durumu zaptiyeye haber verdi.
Şikâyet üzerine gelen zaptiye memurları, camiye girdiklerinde İmam Mehmet
Efendi'nin Vasfiye adlı bir fahişeyle beraber olduklarını gördüler. İmam
ve kadın karakola götürüldü, ayrıca İmamın bu uygunsuz davranışı
Şeyhülislâm'a şikayet edildi.
1904'te Bahçıvan Yuvan idi, karısını ve kızını Dimitri adlı birinin
kandırıp iğfal ettiğini, sonra da Beyoğlu'nda bir umumhanede
çalıştırdığını şikâyet etmişti. Yapılan araştırma neticesinde söz konusu
kadınlar umumhanede bulunmuş, Rum Patrikhanesi'ne teslim edilmişti.
1905'te meydana gelen bir başka hadise ise şöyle idi: Tophane'de Seyyid
Nizam Mahallesi'nde oturan Mustafa adlı bir şahıs evini umumhane haline
getirmiş ve komşuları tarafından şikâyet edilmişti. Yakalanıp sorguya
çekilen Mustafa kendisinin namuslu bir insan olduğunu, evi ise annesinin
işlettiğini söylemişti.
YENİ YASA GEREKTİ
İkinci Meşrutiyetin 1908'de ilanıyla birlikte yürürlüğe giren anayasada,
mesken dokunulmazlığı hükmü vardı. Artık hane sahibinin izni olmaksızın
hiç kimsenin evine zorla girilemeyecekti. Eski dönemlerdeki gibi baskın
yapılamadığı için fuhuş daha da yaygınlaştı. İkinci Meşrutiyet'ten sonra
gerek İstanbul'un birçok semtinden, gerekse çeşitli vilâyetlerden gelen
şikâyet yazıları, fuhşun anormal derecede arttığını gösteriyordu. Mesken
dokunulmazlığına güvenen birçok ahlâksız, aleni bir şekilde fuhuş
yaptırmaktan kaçınmıyordu. Valiler, fuhşun önüne geçebilmek için ya eski
baskın yönteminin yeniden uygulanmasını yahut boşluğu giderecek yeni bir
yasanın çıkarılmasını talep ediyorlardı.
MADAM DESPİNA'NIN EVİ
Peş peşe ortaya çıkan savaşlar, alınan yenilgiler, artan fakirlik ve
işsizlik de fuhşu yaygınlaştırdı. Şikâyette bulunanlar arasında Müslüman
ve gayrimüslim halkın yanısıra İstanbul'da ikamet eden yabancı uyruklular
da vardı. Şikâyetlerin ardı arkası kesilmiyordu: 1910'da, Şişli'deki
Süvari Karakolu civarında 17 evin randevuevine dönüştürüldüğü, 1911
Ocak'ında Bakırköy Bostan içi'nde, Asmalı Sokak'ta Madam Despina'nın
umumhane açtığı, 1913'te de Şişli'de, Nikogosyan Kız Mektebi yanında Nazif
adlı kişinin fuhuş yaptırdığı şikâyet edilmiş ve önlem alınması
istenmişti.
Yetkililer şikâyetleri dikkate alıyor ama çözüm bulma konusunda sıkıntı
çekiyorlardı. Emniyet Müdürlüğü konuyla ilgili olarak Beyoğlu Emniyeti'ne
gönderdiği bir yazıda, umumhane meselesinin giderek ciddiyet kazandığını,
halkın şikâyetlerinde haklı olduğunu ama dilekçelere kesin bir cevap
vermenin zorluğunu yazmıştı. Emniyet Müdürlüğü, umumhanelerin hepsinin
kapatılmasının mümkün olamayacağını ve bir araya toplayarak kontrol
altında tutulabileceğini düşünüyordu. Fakat umumhaneleri bir araya
toplamak da uzun vadeli ve belediyenin el atması gereken bir işti.
Yapılabilecek tek şey, fuhuş mekânlarının sıkı bir şekilde denetlenmesi ve
mahallelinin rahatsız olmasının önüne geçilmesi idi.
GS'NİN KOMŞU EVLERİ
Umumhanelerle başa çıkmakta zorlanan . yetkililer, bir yandan da kadınları
bu hayattan kurtaracak bazı tedbirler alıyorlardı. İstanbul Polis
Müdürlüğü'nün bu konuda Emniyet Genel Müdürlüğü'ne gönderdiği bir yazıda,
kadınların fuhşa sürüklenmesinin en önemli sebebinin fakirlik ve
geçimlerini temin etme endişesi olduğu söyleniyor ve bazı kadınların
askeri dikimevinde istihdam edilmeleri teklif ediliyordu. Emniyet Genel
Müdürlüğü ise bu uygulamanın zaten yapıldığını yazmış ve İlginç bir
tespitte bulunmuştu: Umumhanelerde çalışan kadınlar geçim sıkıntısından
ziyade bu işi bir alışkanlık hafine getirmişlerdi ve bu sebeple geri
dönüşleri zordu.
Okul idareleri de umumhanelerden şikâyetçi idi ve en büyük tepkiyi
Beyoğlu'nda bulunan Galatasaray Lisesi yöneticileri gösteriyordu. Çünkü
okulun hemen yan tarafındaki Yeni çarşı Caddesi'nde sıra sıra umumhaneler
vardı ve öğrenciler burada çalışan kadınları rahatlıkla görebiliyordu.
Öğrenciler bu durumdan pek şikâyetçi değildiler ama idareciler,
umumhanelerdeki hafifmeşrep kadınların pencerelerde ve balkonlarda açık
saçık dolaştıklarım, öğrencilerin zihinlerini bulandırdıklarını
söylemişler, umumhanelerin kaldırılmasını istemişlerdi. İleride milletin
ve memleketin kaderi ellerine bırakılacak mümtaz öğrencilerin ahlâklarının
bozulmasına izin verilmemeliydi.
PENCERENİ KAPAT VE OTUR!
Umumhanelerin tek bir yerde toplanması bir türlü sağlanamamış, halkın
şikâyetleri devam etmişti. Kadıköy Duvar dibi'ndeki Rıza Paşa
Mahallesi'nin sakinleri, 1919'da semtlerindeki umumhanelerin kaldırılması
için peş peşe dilekçe vermişler, şikâyetlerinden sonuç alamayınca
mahalleli adına Anadolu Demiryolları Komiseri bizzat İçişleri Bakanı'na
bir mektupla başvurmuştu.
Mektupta şöyle deniyordu
'Bundan iki sene evvel Türk ve Hıristiyan, namuslu ve kibar ailelerle
meskun Kadıköy Duvar dibi Rıza Paşa Mahallesi'nde polis müdüriyetinin
kararıyla iki umumhane açıldı.
Biz hadiseyi duyar duymaz umumhanenin engellenmesi İçin gerekli yerlere
derhal müracaat ettik ama hiçbir netice alamadık. O zamandan beri
aralıksız olarak müracaata devam ediyoruz. Bizi hep oyalıyorlar yahut
'Pencereni kapa otur' diyorlar.
Muhterem Beyefendi! Rıza Paşa, Mühürdar ve Moda ahalisi Kadıköy'ün en
kibar, en nazik ve en terbiyeli halkıdır. Burada umumhane haline
getirilmiş altı adet ev vardır ve hepsi ahşaptır. Her gece duyulan sazlar,
şarkılar, kavgalar, kadın bağrışmaları ve silâh seslerinin yanında, bu
sefil kadınlar görgü kurallarına hiç riayet etmiyor ve çirkin hareketlerde
bulunuyorlar. Hatta, söylemekten utanıyorum, her şeyi açıkta yapıyorlar.
Namuslu aileler arasına saçılan bu ahlâksızlık, bu sefalet, bu müptezellik
henüz bir çiçek halinde hayata atılmaya hazırlanmış genç kızlar üzerinde
bir tesir meydana getirmez mi?
YANGIN VE KAVGA TEHLİKESİ
Oraya gelen gençler, bekârlar veya evliler ne olursa olsun işlerini sazsız
sözsüz göremezler mi? Namusumuz üzerine yemin ederek söylüyoruz, sabahlara
kadar rahat bir uyku
uyuyamıyoruz. Her zaman için yangın tehlikesi, kavga ve silâhlı çatışma
ihtimali mevcut. Bizim daha fazla ıstırap çekmemize bîr son
verdireceğinizi ayaklarınıza kapanarak istirham ederiz. Talebimiz, bu
umumhanelerin buradan kaldırılıp münasip bir yere nakledilmeleridir.
KİMSENİN GÜCÜ YETMEDİ
İçişleri Bakanı, Emnîyet'ten meselenin araştırılmasını ve bilgi
verilmesini istedi. Emniyet Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı'na,
Kadıköy civarındaki umumhanelerin Duvar dibi'nde toplanmasının Emniyet
Müdürlüğü tarafından oluşturulan bir komisyonun kararı olduğunu, bu
evlerin yıkılması halinde fuhşun Kadıköy'ün diğer semtlerine dağılacağını
ve şikâyetlerin artacağını, dolayısı ile umumhanelerin bulundukları yerde
kalmalarının daha uygun olduğunu yazmıştı. Eğer içki ve çalgı yasaklanır,
olay çıkması da engellenirse mahallelinin huzuru kısmen de olsa temin
edilebilirdi.
Neticede yine kesin bir çözüm bulunamamış, umumhaneler faaliyetlerini
icraya devam etmişlerdi.
|