|
GENERAL TRİKOPİS VE MUSTAFA KEMAL
1952 Martı'nda Vali ve Belediye Başkanı Ord, Prof. Dr. Fahrettin Kerim
Gökay'la birlikte Atina'ya gitmiştik. Gökay, Türk-Yunan ilişkilerinin
düzelmesi için ortam hazırlamakla görevlendirilmişti. Yunanlılar, Türk
heyetini her yerde büyük dostluk gösterileriyle karşıladılar. Atina
Büyükelçimiz Ruşen Eşref Ünaydın da elçilikte bir kokteyl düzenledi.
Kimler yoktu o kokteylde? Bütün ünlü parti liderleri, bakanlar, gazeteciler.
Bir ara yaşlı bir kişiyle tanıştık.
"General Trikopis!"
"Nee..." dedim, "Siz
İstiklâl Savaşında esir düşen General Trikopis misiniz?"
"Evet," dedi, "benim!"
Bu benim için bulunmaz bir olaydı. Hemen kendisinden bir randevu aldım.
Ertesi gün de kalkıp emekli başkomutanın evine gittim. Beni büyük bir
nezaketle odasına kabul ettikten sonra, "İstanbul'dan mı geliyorsunuz?" diye
sordu.
"Evet," diye cevap verdim.
Daldı. Bir müddet derin derin düşündükten sonra:
"54 sene evvel İstanbul'dan geçmiştim," diye devam etti. "Güzel
şehirdir İstanbul, ben de o zamanlar 30 yaşındaydım. Hey gidi günler
hey..."
Odada Generalin gençliğinden kalma bir yığın resim görüyordum, işte,
bu grubun ortasında bulunan burma bıyıklı genç teğmen Trikopis'tir. Bu
resim galiba Paris'te çekilmiş. Sene 1903. Şu masanın üstünde duran resim
de General'in Birinci Cihan Savaşı'nda Yugoslavya'da çekilmiş bir resmi.
Masanın tam arkasında büyük bir resim daha görüyorum. Bu da 1921'de Eskişehir'de
çekilmiş. Yunan Kralı Konstantin, Anadolu harekâtında başarı kazanan
komutanlara şecaat nişanı dağıtıyor. Trikopis o zaman kolordu komutanı.
Konstantin'in yanında Başkomutan Papulâs, Kral Paul, Prens Georges, Prens
Andre, İstiklâl Savaşı’nın sonunda Yunanlılar’ın kurşuna dizdikleri Başbakan
Gunaris ve Bakanlardan Teotakis bulunuyor. Hey gidi günler.
"Generalim," dedim, "nasıl oldu da,
Ankara'nın kapılarına kadar geldikten sonra savaşı kaybettiniz?"
Trikopis bir süre düşündükten sonra,
"Bizim Anadolu'da işimiz ne idi?" dedi. "Bizim
menfaatimiz Balkanlar'da, Makedonya'da, Adalar'da olabilir, amma
Anadolu'dan bize ne? Ne diye bizi oralara gönderdiler? Aradan bunca yıl
geçti, şimdi insan geçmişi daha iyi görebiliyor. Çok daha sağlam hükümlere
varabiliyor. Şimdi artık itiraf etmekten çekinmiyorum, bizim Anadolu
savaşında hiçbir menfaatimiz yoktu. Biz yabancı devletlere âlet olduk.
Sizden de, bizden de bunca insan öldü. Bu kadar şehit verdik. Sonunda
ne oldu? İşte bugün kardeşiz. Hata idi Anadolu hareketi. Hem de muazzam
bir hata..."
Trikopis yine bir müddet susuyor. Emekli General'in duyduğu pişmanlığı
anlamaya çalışıyorum. Zavallı Yunan askerleri, zavallı İstiklâl Harbi
kahramanları! Boş yere yanan, yıkılan köylerimiz! Ve tarihin karanlık
bulutları gerisinden eski büyük düşmanımızın duyduğu pişmanlık. Ne büyük
çelişki Trikopis, bugün seninle kardeş olabilmemiz için Anadolu topraklarının
kanlarımızla sulanması gerekmiş.
Emekli General bir süre sonra sözlerini şöyle sürdürdü:
"Ben Anadolu'da sizinle dört defa çarpıştım. Birincisine
biz “Avgin Muharebesi” diyoruz, siz “İnönü Savaşı.' 1921 yılı
Mart ayının son günleriydi. Ben o zaman üçüncü tümen komutanıydım, İnönü'nde
bizim 3 tümenimiz bulunuyordu. 7'nci tümen merkezde, 3'üncü tümen solda
ve 10'uncu tümen de sağda olmak üzere muharebe vaziyeti almıştık. Hepimiz
kahramanca çarpıştık. Fakat Türkler bizden çok üstün oldukları için sonuç
bizim lehimize olmadı.Geri çekildik ve burada ilk olarak İnönü'nün askerlik
yeteneğini anlamış olduk.
"İnönü ile ikinci karşılaşmam Eskişehir-Kütahya hattında oldu.
1921 Haziranı'nın sonlarına doğruydu. Ben Bursa'da bulunuyordum. Birliklerimiz
Eskişehir ve Kütahya üzerinden taarruza geçmişlerdi. Türkler oyalama
muharebesiyle yardım bekliyorlardı. Ben derhal cepheye hareket ederek
bu yardıma engel oldum. Bu muharebe bizim başarımızla sonuçlandı.
"Türk ordusu ile üçüncü defa Sakarya'da karşılaştık. 1921
Ağustosu'nun sonlarında yapılan bu savaşlarda biz geri çekildik. Ben
ikinci kolorduya komuta ediyordum. Afyon cephesini tutarak Yunan ordusunun
çöküşüne mâni oldum. Eğer ben cepheyi tutamasaydım Sakarya'dan sonra
çok kötü bir mağlubiyete gidebilirdik.
"Bundan sonra uzun bir duraklama devresi oldu. Bu esnada birinci
kor komutanlığı da bana tevdi edildi. Aralık 1921'de cenup grubu komutanlığına
getirilmiştim. Türklerin büyük bir hazırlık içinde bulunduklarını fark
ediyorduk. Anadolu'da üç kor'umuz vardı. Başkomutan general Papulas'ın
uğradığı başarısızlıktan sonra yerine general Haci Anesti tâyin edilmişti.
Muhtemel taarruzları önlemek için cepheyi yıkılmayacak bir şekilde tahkim
etmiştik. Ve bu cephenin çökmesine ihtimal vermiyorduk. Nihayet 26 Ağustos
1922 sabahı, Türklerin beklenmedik taarruzu ile karşılaştık. Bu taarruz
bizim için muazzam bir darbe oldu. Haci Anesti bütün kollara bizzat komuta
etmek istiyordu. En büyük korkumuz da İzmir'le bağlantının kesilmesiydi.
Bizim için en tehlikeli vaziyet bu idi. Ben İzmir'e telgraf çekerek takviye
istedim ve aksi halde mağlûp olacağımızı bildirmiştim, istediğim bu takviyeyi
göndermediler. Halbuki karşımızda Mustafa Kemal
vardı. Neye uğradığımızı anlayamadık. Cephe çökmüş ve ordu mağlûp
olmuştu...
"Birliklerimiz perişan olmuştu. Birinci Dünya Savaşı'nın başından
beri durmadan savaşan asker yorgundu. Kimsede savaşı sürdürme isteği
kalmamıştı. Ordunun morali bozuktu. Halk savaştan bıkmıştı. Askeri, inanmadığı
bir amaçla savaşa sürüklemek çok çetin bir iştir. Her yanımız çevrilmişti.
Durumun kötüye gittiğini gören yaverim bir ara yanıma gelerek,'Generalim,' dedi, “kılıçlarımızı
yok edelim!”
"Kılıcımı kendisine verdim. Aldı ve kırıp parçaladı.
"Bu sırada atım da vurulmuştu. Başka bir ata binerek çemberi
yarıp kaçmayı denedim. Olmadı; yakalandım. Beni yakalayanlar kim
olduğumu anlamakta güçlük çekmediler. Üzerimde bir revolver vardı,
bunu aldılar. Bindiğim atın eyerine bağlı bir kılıç sarkıyordu. Bunu
da benim kılıcım sanıp aldılar.
"Beni önce Garp Cephesi Komutanı İsmet İnönü'ye götürdüler.
Kendisiyle fazla bir şey konuşmadık, İnönü beni yanına alarak Başkomutanlığa
götürdü. Atatürk beni mert bir askere yakışır bir biçimde kabul etti.
Yunan Orduları Başkomutanlığına atandığımı da orada öğrendim. Üzüntülü
ve heyecan içindeydim.
"İnönü beni Atatürk'e tanıttı. Gazi'nin bana söylediği sözleri
hiç unutamayacağım.
"'Üzülmeyin generalim,' dedi. 'Siz görevinizi sonuna kadar
yaptınız. Askerlikte yenilmek de vardır. Napolyon da savaş kaybetmiş,
tutsak olmuştu. Size karşı büyük bir saygı besliyoruz. Burada kendinizi
tutsak durumda saymamanızı rica ederim. Konuğumuzsunuz. Yakında her şey
düzelecektir. Buyurun, istirahat edin.'
"Atatürk'ün bu ince ve nazik davranışı karşısında rahatladım.
Moralim düzeldi. Bu büyük Komutana karşı içimde bir hayranlık duymaya
başladım."
Bir de bu eşsiz olayı Mustafa Kemalin ağzından dinleyelim.
Atatürk Büyük Nutuk'ta. Başkomutanlık Savaşını şöyle anlatıyordu. "Efendiler, 26 ve 27 Ağustos günlerinde, yani iki gün
içinde, Karahisar'ın güneyinde 50 km ve doğusunda 20-30 km uzunluğunda
bulunan düşman cephelerini düşürdük.
Yenilen düşman ordusunun büyük kuvvetlerini 30 Ağustos'a kadar
Aslıhanlar yöresinde çevirdik. 30 Ağustos'ta yaptığımız savaş sonunda
düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik. Düşman ordusu Başkomutanlığını yapan
General Trikopis de tutsaklar arasındaydı."
Mustafa Kemal 2 Eylül'de Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Orbay’a da yolladığı
şifreli bir telgrafta şöyle diyordu:
"Dumlupınar savaşına katılmak üzere Seyitgazi bölgesine
gönderilen bağımsız bir Yunan tümeni Kütahya yakınlarında birliklerimizin
saldırısına uğradı. Tümen birçok ölü verdi ve 200 kadar tutsak bıraktı.
Ordumuza sığınanlar bölük bölük toplanıyor. Bugün önümden 100 subay
ve 1000 erden oluşan tutsaklar topluluğunun geçtiğini gördüm. Bunların
arasında General Dimiros, Albay Kalodopulos da var. Birinci Kolordu Komutanı
General Trikopis'in de otomobilini ve hayvanını da bırakarak erlerin
içine karıştığı, tutsak ya da öldürülmüş olacağı da bildiriliyor. Uşak
ve Eskişehir'in düşmesini bekliyorum."
Mustafa Kemal iki gün sonra da yine Başbakan Rauf Beyefendi'ye çektiği
telgrafta şöyle diyordu:
"Dumlupınar savaşında yenilen düşman tümenlerinin kalıntılarından
4000 kişilik bir grup, başlarında General Trikopis olmak üzere dün
gece Uşak yakınlarında birliklerimize teslim oldular. Aralarında değişik
rütbede çok subay var. Benim gördüğüm miktar 300'ü aşıyor. Generallerle
görüştüm, kendilerini teselli ve konuk ettim. Ailelerine sağlık haberini
bildirmelerine izin verdim.
Başkomutan Mustafa Kemal"
Bundan sonrasını yine General Trikopis bana şöyle anlattı:
"Bundan sonra bizi Kayseri’nin Talaş bölgesinde kurulan
bir esir kampına sevk ettiler. Yüksek rütbeli subaylardan başka yanımda
4 general daha vardı. Artık bizim için savaş bitmişti. Neticeyi beklemeye
başladık. Bundan sonraki vaziyeti biliyorsunuz. Ordumuzun bakiyeleri
birkaç gün içinde Anadolu'yu terk ettiler. Fakat barış antlaşmasının
imzalanması kolay olmadı.
"'Bir seneye yakın bir süre Kayseri kampında yaşadık.
Sürekli göz altında bulunuyorduk. Bir gün kamp komutanına:
“Beni bıraksanız bile bir yere kaçamam,” dedim. “Bundan sonra nereye
gidebilirim? Haydi kamptan kaçtım, Yunanistan nerede, Kayseri nerede?”
"Nihayet Türkiye ile Yunanistan arasında esirlerin karşılıklı değişimi
konusunda anlaşma imzalandı. Biz de memleketimize döndük, İşte Anadolu
seferimizin hazin hikâyesi!
"Fakat bu hikâye henüz bitmemişti. Yunanistan halkı kendisini bu maceraya
sürükleyen insanlardan hesap soracaktı. Memleket karışıklık içindeydi.
Anadolu harbine sebep olanlar kurşuna dizildiler.
"Orduda tasfiye yapıldı. Fakat benim bu işlerde hiçbir suçum
olmadığı için bütün bu işlerden yüzümün akıyla çıktım. Ordudaki görevime
devam ediyordum. Fakat yaşım da ilerlemişti. Nihayet 1928'de emekliye
ayrılmamı isteyerek ordudan istifa ettim. Ve işte o zamandan beri köşemde
dünyayı seyrediyorum. Şimdiye kadar birçok partilerin mebusluk teklifleriyle
karşılaştım. Fakat hiçbirini kabul etmediğim gibi bundan sonra da politikayla
uğraşmak niyetinde değilim. Tek isteğim yeni bir harp görmeden, barış
içinde yaşama gözlerimi kapamaktır."
Trikopis bu konuşmanın sonunda bana İstiklâl Savaşı'ndaki yenilgisini
anlatan Rumca bir kitabını imzalayıp verdi. Seksen dört yaşındaki bu
emekli General, emekli Başkomutan Türklere karşı hiç de kızgın ve kırgın
değildi. Anadolu Savaşı'nın bu yenik generali barıştan bir süre sonra
Venizelos'la ayrı ayrı cephelerde Türk-Yunan dostluğunun temellerini
oluşturmuş bir kişiydi.
Bu konuşmadan yedi yıl sonra General Nikolas Trikopis 91 yaşında Atina'da
öldü. Türk Yunan dostluğu da temel direklerinden birini yitirmiş oldu.
Benim General Trikopis'le yaptığım konuşma, 1952 Nisanı'nın başlarında
Akşam'da yayınlandıktan dokuz yıl sonra, o zamanlar Demokrat Parti'nin
yayın organı olan Zafer gazetesinde bir yazı çıktı. O yazıya göre tarih
saptırılmıştı, çünkü garp cephesi komutanı İsmet İnönü'ye karşı gösterilen
saygı ve sevginin hiçbir dayanağı yoktu. Gazeteye göre İnönü, General
Trikopis'i ne esir etmiş, ne de yüzünü görmüştü. Bunu yazanlar Akşam'daki
röportajı okumamışlardı. O zamanlar CHP'yi tutan ve partinin yarı resmi
organı sayılan Dünya gazetesi de Zafer'e en iyi yanıtı benim yedi yıl
önceki röportajıma dayanarak dört sütun üzerine şu başlıkla verdi:
"Trikopis iktidarı tekzip ediyor: “Beni teslim alan
İnönü'dür.”
Hıfzı TOPUZ:Eski Dostlar S:83-89 6.Baskı Ekim, 2000 İstanbul
CUMHURİYET
TARİHİ
|