VAK’ANÜVİS ABDURRAHMAN ŞEREF BEY’İN KALEMİNDEN II.ABDÜLHAMİT

VAK’ANÜVİS  ABDURRAHMAN  ŞEREF  BEY’İN  KALEMİNDEN  II.ABDÜLHAMİT
ABDÜLHAMİD MECLİSİ KAPATIYOR, ANAYASAYI KALDIRIYOR

Sultan Abdülhamid, bir meşruti padişah olmak üzere saltanatı almıştı. Rusya ile savaşın başlaması nedeniyle iki küçük denemesi yapılan mebuslar meclisi geçici olarak dağıldı. Bu geçici süre otuz iki yıl sürmüştür.Meşruti yönetim biçimini yerleştirmek ve insanların düşüncelerini bu yönetim biçimine yavaş yavaş alıştırmak bir kutsal görevdi. Meclis kapatılmamış ve bu görev otuz iki yıl boyunca güzelce yerine getirilmiş olsaydı, şimdi düzenli ve güçlü bir meşruti yönetim kurulmuş, Osmanlı'da din ya da soy ayrılıklarına göre örgütlenmiş çeşitli toplulukların bir millet biçminde kaynaşması sağlanmış; Özgürlük, eşitlik, kardeşlik,  adalet sözlerinin gerçek anlamlan tümüyle ve uygulamasıyla anlaşılmış, ülke ve devletin iç ve dış görkemi ve bayındırlığı sağlanmış olurdu. Mebuslar meclisi otuz iki yıl kapalı kaldığı sürece ne yaptığımızı gözden geçirelim:

Abdülhamid, yönetimden düşürülmek ve öldürülmek gibi saplantıların onulmaz tutsağıydı. Bu yüzden o, otuz iki yıllık yönetimi süresince, yazılı yasaları ve düzenlemeleri yürürlükten kaldırarak, korkularından kaynaklanan o ünlü baskı düzenini işletmiştir.

ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE GÜVENSİZLİK VE HAFİYELER

Öldürülme ve düşürülme korkusu nedeniyle yönetimde kimselere güvenemeyişinden dolayı her işi doğrudan  Abdülhamid yapmaya kalkınca Saray'ın etkisi çoğalmış, Abdülhamid'in yaşadığı ev olan Yıldız sarayı, herkesin her iş için başvurduğu küçük büyük her işin görüldüğü bir yer olup çıkmıştı. Her iş doğrudan doğruya Abdülhamid'in evi olan Yıldız sarayında görülüyor ve Abdülhamid'in Yıldız sarayından verdiği yasaya uymaz keyfi buyruklar çarçabuk yerine getiriliyordu.Abdülhamid, devlet görevlilerine güvenmediği gibi halka da güvenmiyor, bir evde ya da gezinti yerinde üç dört kişinin toplanmasına dahi kötü amaçlar yüklenerek yönetimle hiç ilgisi olmayan halk katmanlarından bir çok kimseler salt bir kaçı bir yerde buluştular diye tutuklanıyor, sürgüne gönderiliyor; dahası bir aralık tekkelerde zikir ve ibadetin yasaklanması bile söz konusu oluyordu. Abdülhamid’in korkuları, takıntıları arttıkça halkı daha çok düşman gördü ve herkesin en küçük davranışına varıncaya dek araştırılması için gizli bir polis gücü örgütledik.Abdülhamid'in güvensizlik duygusu yakınlarına dek uzanmış, kendi oğullarını dahi çok sıkı bir biçimde gözetim altında bulundurduğu gibi, oğullarıyla ilişki kurmak şöyle dursun yolda onlara selam vermek ya da dairelerde bilmeyerek bir İki söz söylemek en acıtıcı cezalara çarptırılmaya yetecek bir suç sayılmaya başlanmıştı. Casusluk, Abdülhamid döneminde en kazançlı iş olunca, yaradılışça temiz, doğru, çekingen olan kimseler bile bu yola sapmışlardı. Jurnalciler, usa düşe gelmez gerçeğe aykırı karaçalmalar ve kötülemeler yapsalar dahi ceza görmediklerinden ve yaptıkları gammazlamaların önem ve değerine göre büyük parasal ödüller aldıkları görüldüğünden, bu gönüllü hafiyelerin sayıları ve etkinlikleri amaçlandığının çok ötesinde artmıştır. Bunların kötülüğünden halk birbirine iki söz etmekten çekindiği gibi sıradan işlere ilişkin söylenen sözler dahi haince yorumlarla çarpıtılıp aktarılarak söyleyenlerin başına büyük büyük dertler açılmış ve kardeşin kardeşi, oğulun babayı gammazlayıp tutuklatarak sürgüne göndertip bu yoldan gelir sağladığı çok görülmüştür. Bu durum, diğer İllere dahi bulaşarak Osmanlı toprağında gönüllü hafiye bulunmadık tek yer dahi kalmamıştır.Hafiyeliğin kuralı görevini gizlemek olmasına karşın bu gönüllü hafiyeler kendilerini gizlemeksizin herkesin içinde atıp tutarak, şu olayı yada bu kişiyi padişaha ben gammazladım gibi böbürlenmelere koyulup utanmazlıkları, alçaklıkları ve ocaklar söndürmekteki becerileriyle, haklı olarak toplumun tiksintisini ve lanetini üstlerine çekmişlerdir.Abdülhamid'in otuz iki yıllık yönetimi boyunca bu gönüllü hafiyelerin, bu jurnalcilerin, kırmızı fesleri ve özel davranışlarıyla toplum içinde ayrı bir katman oluşturarak, kötülükleriyle ülkeye ve topluma ne büyük zararlar verdiği, açıklanması dahi gerekmeyecek denli herkesçe bilinen apaçık bir gerçektir. Abdülhamid'in hafiyelerinin kötülüklerinden dolayı bütün millet dilsizliğe ya da gerçek düşündüklerinin tam tersini söylemeye, eşdeyişle yalancılığa zorunlu kalarak buna alışmış ve soylu ümmetimizde güzel erdem ahlak kökünden sarsılmıştır.

ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE EĞİTİM VE BASIN

Bilimle doğrular ve gerçekler ortaya çıkarıldığından, Abdülhamid, eğitimi ve basını kendi baskıcı yönetiminin en büyük düşmanı saymıştır. "Toplumu daha kolay güdebilmek için onu bilgisiz cahil bırakmak gerekir" anlayışıyla halkı bilgiden uzak tutmayı en yüce amaç edinen Abdülhamid, okullardaki bilimsel dersleri bin türlü baskı ve kısıtlama ile sınırlandırmış; ders programları toplumu cahil bırakma anlayışla düzenlendiği gibi, Abdülhamid döneminde Tarih gibi dersler tümüyle ders programlarından çıkartılmıştır. Öğretmenlerin dersliklerdeki konuşmalarına varıncaya dek her davranışları sansür altına alınmış; ağızlarından kaçan söz çoğunlukla kasıtsız olduğu durumlarda bile kötüye çekilerek işlerinden atılıp sürgüne gönderilen öğretmenler çok görülmüştür.Ders aralarında dinlenme yerlerinde öğrencilerin kendi aralarında söyleşmeleri bile denetim altında bulundurulup şu sözü söyledi diye nice öğrenciler Irak ve Fizan çöllerine sürülerek ortadan kaldırılmıştır...

Öğretmenlerin, öğrencilerin, kitapların, özetle bütün bir milletin "Dilsizler Toplumu"na döndüğü Abdülhamid döneminde, Osmanlılar Tanrı'nın kişisoyuna en büyük armağanı olan konuşma yetisinden pek az yararlanabilmişlerdir. Abdülhamid döneminde en büyük  sıkıntıyı beyin geliştirici, düşünce ve duygu eğitimiyle ilgili kitaplar ve basın çekmiştir.

Tarih kitapları, öykü ve bilim kitapları şöyle dursun, din ve şeriat kitaplarına varıncaya dek sansüre uğratılmış, din kitaplarından kimileri bir takım yapraklar ve konular kaldırılarak sansür görevlilerinin acımasız ellerinden kurtulabilmişse de, büyük bir bölümü kitapçılardan, kütüphanelerden, evlerden karşılığında bir yazılı belge dahi verilmeksizin toplanıp ya sandıklar içinde çürütülmüş ya da ateşte yakılmıştır. Haşiye-i İbn-i Abidin ve Şerh-i Mevakıf gibi önem verilen şeriat kitapları Abdülhamid'çe yasaklanmış, yerli basının (suya sabuna dokunmayan) dili herkesçe bilinirken yine de yeterli görülmeyip bir sözde bir dizgici yanlışından dolayı gazeteler çeşitli sürelerle kapatılmıştır. Yabancı basına gelince, bunlar ülkeye sokulmaz, yayımlandıkları kentlerde denetlenmeleri için ve zararlı olanları yasaklamak ya da gelecek bir zararı def için görevliler bulundurulur ve gerek bu görevlilere gerekse yabancı gazetecilere birçok paralar ve armağanlar verilirdi.Abdülhamid  yönetiminde yasaklanmış gazete okumak yüzünden tutuklanan ya da sürgün edilen kişilerin sayısını Tanrıdan başka kimse bilmez.

ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDE KİŞİ ÖZGÜRLÜKLERİ

Abdülhamid döneminde kişi Özgürlükleri Mecelle'de yazılı olmasından Öte bir anlam taşımamış, uygulamada büsbütün yok edilmiştir. Abdülhamid döneminde insanların yasak yayın okumak, ağzından bir iki söz kaçırmak ya da iki üç kişi bir yere toplanmaktan dolayı geceleri evleri basılarak yargılanmaksızın tutsak edilmesi ve sürgüne gönderilmesi  bir genel kural durumuna girmiştir. Bunlardan arada tek tuk mahkemeye çıkarılanlar olursa da cezaya çarptırılmaları için yargıçlar çekilip baskıya uğratılmıştır. Olağanüstü divan-ı harb, savaş mahkemeleri kurularak, asker ve sivil yöneticilerle esnaf kesiminden bir çok kimseler gönüllü hafiyelerin jurnalları üzerine soruşturma yapılmaksızın savunmaları dahi alınmadan mahkum edilmiş ve kimilerinin işkenceden geçirildiği söylentileri yayılmıştır.Bir yerden kalkıp bir  başka yere gitmek kişinin en doğal özgürlüğü olması gerekirken, ülke içinde bir kentten diğerine gitmek için geçiş belgesi (pasaport) sağlamak bir çok işlemlere bağlı kılındığı gibi, Avrupa ülkelerine gitmek için hiç kimseye pasaport verilmemesi gibi bir uygulama da yapılmıştır.Abdülhamid döneminde İstanbul'da hiç kimse kendini güvende göremezdi. Asılsız bir iftira üzerine gece evlerinden alınanlar ve korkudan kütüphaneler indeki kitapları yok edenler pek çoktur.

ABDÜLHAMİD'İN SARAYI = ŞEDDAT'IN RİYAZ-I İREM'İ

Abdülhamid'in oturduğu yer olan Yıldız Sarayı, halk arasında "Şeddad'ın riyaz-ı İremi"ne benzetiliyordu. (Şeddat, Kur'an'da geçen Yemen'deki Add kavminin zalim hükümdarıdır. Hud peygamber zamanında yaşayan Şeddat, kendisini Tanrı'ya eş koşmaya kalkarak Tann'nın cennetine karşılık yeryüzünde bir cennet kurmaya davranmış, bu amaçla  İrem Bağı adıyla bir bahçe yapmış, bahçeyi cennet tanımındaki gibi donatmış, gelgelelim bu bahçe bir gün yıkılıp yerle bir olmuştur. İşte Abdülhamid döneminde halk, Abdülhamid'in oturduğu Yıldız Sarayı'nı Tanrı'ya baş kaldıran Şeddat'ın kurduğu bir gün yerle bir olan o cennete benzetiyordu.) Yıldız sarayının kapısı her gün arı kovanı gibi işler, her giyimde, her yaradılışta insanlar orada kendilerine bir geçim yolu bulurlardı. Jurnal sunumu, yapmacık bağlılık gösterisi ya da Yıldız sarayındaki görevlilerinden biriyle ilişkisi olduğunu öne sürerek kabul edilenlere her türlü yüksek görev ve şans kapısı açık olduğundan, bunların durumu, yolunu bulamayıp da çatamayan yüzsüz ve kıskanç kimselere unutulmaz bir gönül yarası olurdu. Saray görevlilerine askerlik yaptırılmadığı için bir çok asker kaçağı bir yolunu bulup kapağı Yıldız'a atıyordu. Tüfekçi, silahşor gibi ordu görevlilerinden başka görevlilerin sayısı her türlü kestirimin üstüne çıkmıştı. Yalnız aşçıların sayısı iki binden çoktu. Doğrudan doğruya Abdülhamid'in canını korumakla görevli olanlar  o  denli  iyi   seçilmişlerdi ki,  bunların  arasında; "Padişah buyruk verirse hiç gözümü kırpmadan babamı bile keserim" diyenler vardı.Bunların en büyük düşmanı yurdunu ulusunu seven koruyan kimselerdi... Sultan Abdülhamid, bu iğrenç uğursuz yolsuzluk ve aşırı tüketim yuvasında böylesi görevliler ve yardakçılar arasında otuz yılı aşkın bir süre tutuklu gibi yaşamıştır.

Cengiz ÖZAKINCI:İslam'da  Bilimin  Yükselişi  ve  Çöküşü 

Otopsi  yayınları 3. Basım    İstanbul  2002    Sayfa:39-49

OSMANLI  TARİHİ  SAYFASI