|
TANZİMAT VE TÜRK AİLESİ
DİLAVER CEBECİ
Önemli siyasal değişmelerin meydan geldiği sahalar büyük şehirlerdir.Değişmeler
buradan başlayıp dalga dalga bütün cemiyete sirayet eder.Osmanlı Türklüğünde
de İstanbul'un böyle bir rolü vardı.İmparatorluğun kalbinin attığı bu
şehir sosyal değişmelerin de merkezi durumundadır.
Sanayileşme karşısında Osmanlı Devleti'nin yerli sanayii bu durum karşısında
yarıyap hatta üçte bire inmiş, pek çok sahada atölye sahibi ustalar dükkanlarını
kapatarak amele durumuna düşmüşlerdir.1812'de İşkodra'da faaliyet halinde
600 tezgah 9-10 yıl içinde 40'a düşmüştür.Bu sayı Tırnova'da 2000'den
200'e kadar inmiştir, İngiliz pamuklusunun ithalatı üç yıl içinde on
misli artış göstermiştir.
Tanzimat döneminde asırlardır görülmeyen bazı coğrafi ve etnik adlar
ortaya çıkmıştır.Kürdistan Eyaleti (1847), Lazistan Sancağı (1850) gibi
isimlendirmeler bunlardan ikisidir.Halbuki Kürdistan tabiri daha önceleri
gayr-ı resmi olarak "dağlık mıntıka" veya "göçerler memleketi" manasında
kullanılıyordu.Bu durum Avrupa'nın Müslüman Osmanlı tebasını da bölerek
devlete karşı kullanma siyasetinin bir sonucu idi.
Lazistan Sancağı adının (Karadeniz kıyıları ve Batum civarı) Reşid Paşa'nın
sadrazamlığı sırasında ortaya çıkması da dikkat çekicidir.
Fikir hayatımızda garplılaşma Tanzimattan çok önce başlamıştı.Katip Çelebi,
bu fikir öncülerinden ilki sayılabilir. O garpten ilk nakilleri yapan
bir ilim adamı olarak temayüz etmiştir.
Katip Çelebi, Batı ilmi ile Doğu ilmi arasındaki seddi yıkarak Batı ilmi
ile Osmanlı Türkiyesi'ni karşı karşıya getirmiş bir zattır.
Türkçeye bu devirde coğrafya, tıp, eczacılık gibi konularda eserler çevrildi.Bizden
de Almanca’ya Hacı Paşa'nın Teshil-i Şifa'sı gibi eserler çevrilmiştir.Ayrıca
Katip Çelebi'nin Keşf’üz-Zûnun'u Latince'ye çevrilmistir.İbrahim Müteferrika
matbaayı getirmiştir.
İlk Fransız taklitçiliği Lale devrinde başlamıştır.Ünlü Fransız Van
Mour bu devirde bize ait pek çok resimler yapmıştır.
Batı ile temasların gittikçe kesifleştiği Lale Devri'nde Avrupa'dan ve
Asya'dan İstanbul'a bir çok mimarlar celbediliyordu.Binalarda gah Isfahan,
gah Versay tarzı tatbik ediliyor, köşklerin planlarını Paris'ten Fransız
Sefareti tercümanı Mösyö Lönuvar getirtiyordu. Bir defasında Fransa sefiri
padişaha 40 kadar portakal ağacı takdim etmişti.
Matbaa, memleketimizde ilk defa 1492'de Yahudiler, 1567'de Ermeniler,
1627’de Rumlar tarafından getirilmiş ise de umumi bir rağbet görmemiştir.
II.Bayezid zamanında İstanbul ve Selanik'te 19, I.Selim zamanında da
33 kitap basılmıştır.Bu tarihlerde İstanbul'da üç, Selanik'te bir matbaa
bulunuyordu.
Devletin garp alemi karşısında aciz ve çaresiz bir vaziyette olması
, zamanla cemiyeti de aynı psikolojik havaya sokmuş, halk (özellikle
İstanbul) adeta bu mağlubiyet realitesinden kaçmak istercesine ele geçirdiği
barış ve huzur dönemini sanat, eğlence ve debbede v.b ile değerlendirmek
istemiştir.
İstanbul halkı bu asayiş ortamından mümkün mertebe istifade etmek, belki
de 25-30 sene öncesinin şok dalgaları halinde gelen mağlubiyet acıları
ile dolu hatıralarını unutmaya çalışmak temayülündedir.
Erkeklerin bu derece laleye , eğlenceye ve güzelliğe düşkünlükleri ile
beraber , hanımların da ziynet eşyası ve eğlenceye meyilleri artmış,
bu yüzden boşanmalar ve aile dağılmaları görülmüştür.
Türk cemiyetinin batılılaşma vetiresi içinde ecnebilerin ve imparatorluk
bünyesi içindeki ekalliyetlerin mühim rolü olmuştur.
Bunlar, yabancı ilim adamları, yazar ve sanatkarlar, bunları himaye eden
sefirler, dışardan göreve çağırılmış uzman ve müşavirler, tüccarlar,
iş adamları ve seyyahlardır.Bunların şehirlerin ve özellikle İstanbul'un
hayatı üzerinde önemli tesirleri olmuştur.
Batılılar ile en fazla yakın temas şansına sahip olan ekalliyetler bazı
iktisadi avantajlar elde ederek durumlarını kuvvetlendirmişlerdir.
Doğu ile Batı arasındaki fark yazara göre eşyaya bakış ve onu yorumlayış
biçimidir.İnsanın insanla, insanın madde ile münasebetleri sırasında
ortaya çıkan tavır ve durum farklılığıdır.Türk-İslam medeniyetinin mahsulü
olan insan tabiatta ve eşyadan istifade sırasında Kur'an-ı Kerim’in yer
yer ifade ettiği "aşırı gitme ve ölçüyü bozmama" düsturuna
sadık kalırken , Batı insanı tabiatı , insanı ve eşyayı alabildiğine
hiçbir sınır tanımadan sömürmüştür.Mesela zenciyi Batılılar’dan önce
tanımış olan Osmanlı onu Batılılar'ın yaptığı tarzda ağır bir köle işçisi
olarak kullanmayı düşünmemiştir.Halbuki Batı bu kozu Osmanlı'ya karşı
çok insafsızca kullanmış ve ekonomisine büyük darbeler vurmuştur.
II.Mahmud ve onun çevresi Yeniçeri Ocağı'nı Bektaşiliğin aksiyona dönüşmüş
şekli olarak telakki ediyordu.
II.Mahmud önce Bektaşi babalarını tasfiye etmişti.Bunların bir kısmını
da idam etmiş, bir kısmını sürmüş, yerlerine de Nakşi Şeyhlerini tayin
etmiştir.Bu sırada cezalandırılan Bektaşi şeyhlerinin küfür ve sapıklık
içinde olduğu, devlete ihanet ve casusluk yaptıkları ortaya çıkarılmıştır.Tekkelerin
pek çoğunda alkollü içki bulunmuş,Kur'an-ı Kerim sahifelerinin içki şişelerinin
ağızlarında tıkaç olarak kullanıldığı görülmüştür.
Avrupai yaşayış ve tavırları sebebiyle sevilmeyen ve "Gavur" sıfatı
ile anılan II.Mahmud'un adı geçen tekkeleri Nakşi Şeylerine terk etmesi
ve ehl-i sünnet çevrelerini koruması , onun irticai tehlikenin nereden
geldiğini öğrenmiş olduğunu gösteriyor.Gerçekten de Osmanlı Devleti’nin
yenileşme teşebbüslerinin karşısına hep Yeniçerilerin dikilmiş olması
ve bunların manevi destekçileri Bektaşi tekkelerinin yukarıdaki vaziyeti
ehl-i sünnet tarikatlerinin ilerlemeler karşısında menfi bir rol oynadıklarını
gösterir.
II.Mahmud dönemini önceki dönemlerden ayıran en önemli fark kılığın,
kıyafetin , yaşayış tarzının Batı standartlarına uydurulmaya çalışılması
ve bu konunun üzerine ısrarla gidilmesidir.Fakat bu husus da tenkide
uğramıştır.Avusturya Prensi Mettercich 1839 yılının sonlarına doğru İstanbul
Sefiri Baron Von Stürmmer’e yazdığı bir mektupta II.Mahmud'u bu mevzularda
ağır şekilde tenkit etmiştir. Metternich, milli şekillere uygun olarak
yapıldığı takdirde çok faydalar sağlayacak garplılaşma teşebbüsünün aynen
yabancı şekli ile alınması ve uygulamaya konulmasını doğru bulmamış ve
padişahın icraata koyduğu yenilik ve değişiklilerin mahiyetine gereken
önemi vermediğini , sadece bunların şekli ile uğraştığını ifade etmiş
ve bu durumu da onun cahilliğine atfetmiştir.
Yine o dönemlerde Türkiye'de bulunan ve "Müşavir Paşa" namıyla
tanınan A.Slade, Sultan Mahmud'un bir çok şeylere birden başladığını
, sarayında üniformalı uşaklar kullanmakla meşgul olup, medeniyetin hikmetlerini
öğretmek hususuna ehemniyet vermediği kanaatindedir.Slade II.Mahmud'un
camiye gitmediğini , şarap içtiğini, Hıristiyanlara ziyafetler verdiğini
ve bu sebeple de onlar tarafından sevildiğini söylemektedir.
İSTANBUL'UN ÖNEMİ VE DEĞİŞMELERDEKİ YERİ
İstanbul , imparatorluğun en uzak köşelerindeki yerleşim merkezlerinin
bile kaderine tesir edecek kararların alındığı savunması, asayişi ve
iaşe problemleri ile devlet erkanını ciddi şekilde meşgul eden bir şehir
olmuştur.

İstanbul'a yerleştirilen Türkler’e verilmiş olan evler önce mukataya
bağlı iken mahsurları görülünce mülke çevrilmiş, bir müddet sonra da
Rum Mehmet Paşa'nın marifeti ile tekrar mukata haline sokulmuştur.
Sultan, Fetihten üç ay sonra İstanbul'un nüfusunun azalmakta olduğunu
görünce sebebini araştırmış, başlarında Patrik olamaması sebebi ile Rum
ahalinin dağılmakta olduğunu öğrenmiş ve Bizans zamanında nasıl patrik
seçiliyorsa yine öyle seçilmesini emrederek şehrin boşalmasını önlemeye
çalışmıştır.
İstanbul, sarayları, onları dolduran kapıkulları, askeri birlikleri ,
medreselerde okuyan çok sayıda öğrencileri, hanları sürekli işgal eden
yabancı tüccarları , bekar odalarında barınan bekarları , gerileme dönemlerinde
istilaya uğramış topraklardan göç ederek İstanbul'a yerleşen halkı ile
nüfusu devamlı kabaran muazzam bir şehir halindeydi.
Devlet eliyle İstanbul'a getirilen hububat tersane ambarlarında sıkıntılı
zamanlarda kullanılmak üzere saklanıyordu.Zaman zaman meydan gelen kuraklıklar
fazla sert ve yağışlı kışlar, salgın hastalıklar , harpler, ablukalar,
idari yolsuzluklar ve mali zorluklardan kaynaklanan kıtlıkların zararlarından
imparatorluğun diğer bölgelerini ve özellikle İstanbul'u korumak için
tedbirler alınmaktaydı.Narh tayini de bu tedbirler arasındadır.İstanbul
çok sıkı kontrol altındaydı.Şehre girip çıkanlar, esnafın çalışma düzeni
, alış veriş . üretilen malların kalitesi , alınan vergiler İhtisab Ağası
marifeti ile sürekli teftiş edilir ve kanuna aykırı davranışlara çeşitli
cezalar verilirdi.
16.y.y’ın ediplerinden Latifi, büyük şehir hayatına uyum sağlayamadığından
olacak ki, "Risale-i Evsaf-ı İstanbul" adlı esrinin bazı bölümlerinde
şehir halkından ve hayatından yakınmaktadır.”Ona göre devir fitne devridir;
herkes hilekar ve gaddardır, yalancılık , ihanet alıp yürümüştür, fazilet
erbabından kimse kalmamıştır."Marifet ekmeğine cahiller üşüşmüştür.Bilgili
insanlar hor ve hakir olmuş, namus pazara düşmüştür.Çıkarcılık para düşkünlüğü
vardır.Erkekler kadın gibi ziynet eşyasına itibar eder olmuşlardır”.
İstanbul'da 16.asırda dinlenme ve eğlence yerlerinden birisi de kahvehanelerdir.Gelibolulu
Mustafa Ali "Mevaidü'n-Nefais" isimli eserinde kahvehanelerin
İstanbul'a fetihten yüzyıl sonra geldiğini kaydetmektedir. Arabistan’da
daha önceleri de mevcut olan bu yerlere ilk zamanlar dervişler, alimler
sohbet için geliyorlardı.Daha sonraları da yabancılar ve yoksullar barınmak
maksadı ile , işe yaramaz kimseler de dedikodu yapmaya gelirlerdi. Mustafa
Ali'ye göre İstanbul'da şarap düşkünlüğü olan kara suratlı Araplar ile
soysuz Ruslar'ın ayak takımından olanlarının devam ettiği meyhaneler
de mevcuttu.Bozahaneler ise Tatarlar ile başka milletlerden kötü kimselerin,
rezillerin ve ayak takımının devam ettiği yerlerdir.
İstanbul , adetleri, dili , yaşama tarzı ile imparatorluğun yegane örnek
şehriydi.İstanbul'dan taşraya giden bütün idareciler bu özelliklerini
ahaliye taşırlardı.
Balat mahallesinde çingenelerin çocukları oturur, sepet örme, fal bakma
ve seyislik gibi işlerle uğraşırlardı.Bu semt daha sonra Yahudi semti
olarak temayüz etmiştir.
Yedikule civarında , salgın hastalık olan yerlerden gelenlerin 7 gün
karantinaya alındığı bir istasyon vardı.Zamanla buraya dericiler yerleştiler.Burası
kanun kaçaklarının ve kabadayıların barındığı bir muhit haline geldi.Derciler
buraya sığınan katil ve hırsızlara dericilikte çok lazım olan köpek pisliği
toplatırlardı.Bunlar icap ettiğinde beş bin nefer asker çıkarabiliyorlardı.Padişaha
bağlı olmaları dolayısıyla Yeniçeriler'in tedibinde işe yarıyorlardı.
Yeniçeriler'in kavga etmekten en çok korktukları bir zümre idi.
İSTANBUL'DA GAYR-I MÜSLİMLER
İstanbul'un bir çok gayr-ı müslim semti arasında en eski ve en önemli
olanı Galata idi.
İstanbul'un zevk ve işret semti olan Beyoğlu sokaklarında Rum delikanlılarından
oluşan bir çok homoseksüel uzun saçlarına çiçekler takıp, misk anber
ve gülyağı sürünüp, gözlerine sürme, kaşlarına rastık çekip, yanaklarını
allayıp gezerlerdi.
Müslüman mahallelerinde içki içmek, kadınlarla eğlenmek gibi fiiller
mümkün olmadığı için bazı zevk ve işret ehli kimseler Galata'ya giderlerdi.
Buna "Galata'ya ayak seyrine gitmek" denirdi.
1843 yılında Türkiye'de bulunmuş Fransız edibi Gerard De Nerval, İstanbul'daki
etnik durum ve müsamahakar zihniyet hakkında şunları söylüyor; “İstanbul
tuhaf bir şehir. İhtişam ve sefalet, gözyaşı ve sevinç, her yerdekinden
daha sıkı bir hürriyet!. Dört millet bir arada yaşıyor ve birbirlerinden
nefret etmiyordu.Türkler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler'in aynı toprakta
yaşayan insanlar olarak birbirlerine gösterdikleri tahammül ve müsamahayı
bizde çeşitli vilayet ve partiye mensup insanlar arasında göremeyiz"
Osmanlı Devleti, bidayetten beri İstanbul nüfusunu kontrol altında tutmak
, şehrin "Şiraze-i nizamını" ve asayişini temin etmek maksadıyla
şehre girip çıkanları muntazam defter etmiştir.Bunlar umumiyetle taşradan
gelen hamal, kayıkçı, hamamcı, arabacı, aşçı, saka, helvacı, şekerci,
ciğerci veya vasıfsız işçi statüsündeki kimselerdi.Hemen hepsi bekar
oldukları için İstanbul'da Üsküdar'da, Galata ve Eyüp'te birer bekarhanelerinde
barındırılmış ve müstakilen ev tutmalarına müsaade edilmemiştir.Ayrıca
silah bulundurmaları yasak edilmiş, ve kaldıkları hanelerin taş binalar
olmamasına dikkat edilmiştir.
Sultan II.Mahmud, kahvehanelerin hepsini kapattırmış fakat bir müddet
sonra bunlar birer berber dükkanı olarak faaliyete geçmişlerdir Çünkü
öteden beri İstanbul'da kahvehaneler aynı zamanda berber dükkanı idi.Çalgıcılar,
şarkıcılar, soytarılar, meddahlar ve ekserisi Rumlardan olan bazı kırmızı
fesli, uzun saçlı, kaşları ve kirpikleri rastıklı sapık çengiler bu kahvehanelerin
eğlence hizmeti veren sanatkarlarıydı.
Tanzimat münevveri halkı cahil ve aciz buluyor, ona ilim ve fen götürmekle
her şeyin halledileceğine inanıyordu.Bu konuda Maarif Nazırı Emrullah
Efendi’nin "Tuba Ağacı" nazariyesi de aynı istikamette idi.Aydınların
üniversitede meydana getirecekleri zihni yapı yukarıdan aşağıya doğru
inerek halka yayılacaktı,Tanzimattan çok yıllar sonra bile Ahmet Mithat
Efendi, Anadolu Türklüğünün bütün kültür unsurlarını batıl ve ''Acem
Bozması" şeklinde değerlendiriyor ve onları unutturmaya çalışıyordu.
16 Ağustos 1838'de İngilizler’le yapılan ticaret antlaşması , Avrupa'da
meydana gelen Sanayi İnkılabı'nın zaruri bir uzantısı olmuştur.İngilizler’in
menfaatleri doğrultusunda gelişen bu antlaşma, Osmanlı ekonomisinin kapitalist
dünya ekonomisine açılma vetiresinde bir dönüm noktası teşkil eder.Bu
antlaşma Osmanlı ülkesinde zanaatkarların yıkılmasına sebep olmuştur.Yine
bu antlaşma ile tekeller kalkmış “yerli mallarını yalnız tüccarlar satar" prensibine
son verilmiştir.
TANZİMATIN KÜLTÜR SAHASINA TESİRİ
Yabancılar Osmanlı İmparatorluğu ile ticari münasebetler kurarlarken
işin kültür cephesini ihmal etmemişlerdir.Bilhassa özel okullar ve hastaneler
yoluyla misyonerlik faaliyetlerini yürütmüşlerdir.1839 yılında kurulan
Saint Vıncent de Paul Yardımseverler Enstitüsü İstanbul'da misyonerlik
faaliyetleri yapıyordu.Taraftar toplama usulleri, yoksullara, hastalara,
sakatlara yardım toplama şeklinde idi.İzmir'de bir öksüzler yurdu açmışlardı.
Cezayir Beyi Hüseyin Bey'in kızı da böyle korunmuş ve sonunda Hıristiyan
olarak rahibeler arasına katılmıştı.Galatalı rahibeleri mutlu eden tek
şey, Türk hastanelerinin kendileri tarafından idare edilmesiydi.
Amerikan Protestan misyonerleri ise 1820'de Lübnan'dan başlayarak Trablus,
Humus, Abeyn, Kahire, Kudüs, Halep, Arapgir, Gaziantep, Maraş, Kayseri
, Sivas, Merzifon, Trabzon, Harput, Erzurum, Van , Bitlis, Mardin,Tarsus,İzmir,
Bursa ve İstanbul gibi yerlerde okullara açmışlardır. Amerikalıların
Beyrut'ta bir de üniversiteleri vardı.Bu okullarda Orta Doğu'daki kolejlerde
ders verecek misyoner öğretmenler yetiştirilirdi.Köylerde misyonerlik
yapacak elemanları ise Cirad Koleji hazırlamaktaydı. 1891 yılında Suriye
ve Lübnan'da Amerikan Protestan okullarında okuyan öğrenci sayısı 15.000'i
buluyordu.19.asrın sonlarında Türkiye'de yabancıların kontrolünde 35
yüksek okul ve kolej, 27 Yatılı Kız Okulu, 508 umumi mektep mevcuttu.Bütün
bu okullarda okuyan öğrenci sayısı ise 25.171'e ulaşmıştı.Ayrıca 400
civarında kilise mevcuttu.
Sultan Abdülmecid’in Fransız mareşali Saint Amuad'un karısına ve diğer
hanımlara Fransızca iltifatkar sözler söylemesi ve bir gün Fransız sefaretinden
dönerken karşılaştığı bir grup Fransız askerinin selamlarına mukabele
etmesi halk arasında şaşkınlık yaratmıştı.
Duland de Fonlmagne İstanbul'da zaten çok az sayıda olan dilencilerin
bile yabancıları horladığını söyledikten sonra bir seyyar limonata satıcısının
kendisinden limonata içen İsveç orta elçisinin -bozuk parası olmadığı
için- verdiği bir lirayı "Gavurun sadakasına ihtiyacım yok " diyerek
reddettiğini nakletmektedir.
O yıllarda (1845-1846) İstanbul'da Frenk doktorlar oldukça revaçtadırlar.Haremlere
çağırılmakta ve sıhhi muayeneler yapabilmekte, kadınların yüzlerini görmek
bir yana ellerini inceleyip, bileklerini tutabilmektedirler.Bunlar o
güne kadar görülmüş şeyler değildir.
Tanzimat hareketinin Türk Kültürü içinde en çok tesir ettiği sahalardan
biri de edebiyattır.Roman ve tiyatro gibi edebi türlerin bu devirde edebiyatımıza
girmeye başladığını görmekteyiz.
Hürriyet, Tanzimat ve onu takip eden yıllarda yaşayan Türk münevverlerinin
çok kullandıkları ve her şeyi halledeceğine inandıkları sihirli bir kelimedir.
1846 yılında İstanbul'da bulunmuş Ubucuni, bizde nüfus kütüklerinin bulunmadığını
söylüyor ve diyor ki “Bir müslümanın yaşını sorun, hatırladığı ilk olayı
zikredecektir.Bu bir savaş bir yangın olabilir veya annemden duyduğuma
göre doğduğum yıl falanca caminin inşaatı bitmiş diye anlatır veya veba
salgını varmış veya falanca padişah cülus etmiş der.Fakat yaşını asla
tam olarak söyleyemez"
Tazimatın ilk yıllarında Türkiye'de bulunmuş olan Ubucuni, Jön Türkleri,
Sultan Mahmut ve Sultan Abdülmecid devri mensupları olarak iki sınıfa
ayırıyor,ona göre Sultan Mahmut devir mensubu olanlar hem muhafazakar
hem de yenicidirler, İkinci sınıfa mensup olanları ise şöyle değerlendiriyor:''Halkların
sosyal durumunun bir opera dekoru gibi değiştirilemeyeceğini unutuyorlar".Bunlar
ne Kur'an'a ne de İncil'e inanmaktadırlar.Bunlar halkın dini insiyaklarını,
yaşayış ve gelenek farklarını ve iklimi göz önünde tutmuyorlar.Birinci
sınıfa dahil olan zevat, Ahmet Fethi, Rıza,Kıbrıslı Mehmet ve Ahmet Vefık
Paşalar’dır.İkinci sınıf ise, yani Abdülmecid dönemine mensup olanları
ise Reşit Paşa, Fuat Efendi ile tahsillerini Paris, Viyana ve Londra'da
yapan gençerdir.Bu gençlerin çoğu Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde Ateşelik,
Elçilik, Konsolosluk, Temsilcilik gibi görevlerde personel olup, gözlemcilikte
çok sathi, şöhret hevesinde , kayıtsız ve hafifmeşrep kimselerdir.Fransızlar
gibi giyinirlerTürküm demeğe utanırlar, memlekete dönüp bir görev alınca
yaptıkları dış ülkelerde kendilerinden sitayişle bahsedilmesini sağlayıcı
işlerdir.Bunlar dinsiz veya tam bir Hıristiyan gibi yaşarlar.Bu sebeple
Reşit Paşa Türk halkı tarafından benimsenmedi.O, Avrupa'nın desteği ile
ayakta ve iktidarda kalabilmektedir.Ubucuni, Reşit Paşa'nın Rumlar'a
karşı meyilli olduğunu , onun zamanında Rum asıllı kimselerin Berlin,
Londra ve Paris'te Türkiye'yi temsil ettiğini ve bunların birer ajan
olduğunu söylüyor.
Ubucuni'den aşağı yukarı otuz yıl
sonra 18745’te İstanbul'da bulunan İtalyan edibi Edmondo de Amicis,
yeni Türk'ü eskisinden daha az değerli bulmakta, onun haz , kusur ve
kibir itibarıyla Avrupalı'ya benzediğini fakat aslında Avrupalılar’ın
ne duygularına ne de fikirlerine sahip olmadığını söyiemektedir.Amicis'in
kanaatına göre bu kısmi değişmede Türk, asıl Osmanlı karakterindeki
iyi olan şeyleri de kaybetmiştir; muhafazakar Türk yeni gençliği milli
gelenekleri hor gören , tembel, kabiliyetsiz, inançsız, aç gözlü, küstah,
bozulmuş, yaldızlı bir sürü olarak görmektedir.Müellif tam bir bozgundan
söz etmektedir.Tanzimatın otuz beş yıllık icraatı hiçbir mûsbet neticeye
varamamıştır:"Hükümet inkılapçı , halk muhafazakardır;
yeni fikirlerin tohumları rutubet yokluğundan mahvolan çorak ve kaskatı
bir toprağa düşer; hükümet edenin eli kılıcı kavrayıp sallar ama kılıç
kabzada sallanır".
Ancak şehirlerde Türk ailesi ve kadınlığı adına önemli değişmeler göze
çarpmaktadır.Şehirlerin kozmopolit merkezler olması, hırsız, şaki, kaçak,
cani gibi her çeşit insanın buralarda barınması kadının emniyet hislerini
zayıflatmış ve onu halk içine fazla çıkmasına mani olmuştur.Bu arada
İran Kültüründen gelen çarşaf ve peçe geniş çapta şehirlerde kullanılmıştır.Şehrin
sosyal ve ekonomik şartları aile fertlerinin fonksiyonları bakımından
da bazı değişiklikler meydana getirmiştir.
10.y.y.da Oğuzlar arasında gezen Arap seyyahı İbn-i Fazlan onların zina
nedir bilmediklerini, zina yapanları iki parçaya bölmek suretiyle öldürdüklerini
nakletmektedir.
14.y.y.da Kırım'a Altınordu sarayına giden İbn-i Batuta eserinde "Bu
ülkede gördüğüm ve beni epeyce şaşırtan tutumlardan birisi de buradaki
erkeklerin kadınlarına gösterdikleri aşırı saygıdır.Bu memlekette kadınlar
erkeklerden daha üstün sayılır" ifadesini kullanmıştır.
Yine Radioff, kızların vücutlarını, göğüslerini göstermelerinin
ayıp ve töreye aykırı olduğunu , peçe kullanmadıklarını her toplantıya
iştirak ettiklerini, Türkler'in evlilik ve aile hayatlarının çok mükemmel
olduğunu bildirmektedir.
İSTANBUL SOSYAL HAYATINDA TÜRK AİLESİ
Her evde mutlaka selamlık ve harem mevcuttur.
Türk İslam terbiyesinin gereği olarak eskiden beri az konuşmak bir meziyet
sayılmıştır.Gerek evlerde, gerek okullarda ve gerekse tekkelerde Türk
terbiyesinin gereği olan az konuşma telkinleri , her zaman titizlikle
yapılmıştır.Bu sebeple Türk insanı pek çok şeyi sembolerle ifade etmeye
meyyaldir.Sokakta yürüyen bir kadının veya erkeğin kılığından kıyafetinden
veya herhangi bir hareketinden onun sosyal durumu , hatta niyetini öğrenmek
mümkündür.
Türk evinde bir bebeğin dünyaya gelmesi en çok kadınlar arasında kutlanırdı.Doğacak
çocuğun erkek olması en çok arzu edilen bir şeydi.Fakat çocuk sevgisi
sebebiyle kız da olsa sevilirdi. Önceden kundaklar, zıbınlar, mavi battaniyeler,
takkeler hazırlanır, hamileliğin altıncı veya yedinci ayından itibaren
ebe tutulurdu. Ebelerin cemiyette saygıdeğer bir yeri vardı.Nazar boncuğu,
çöreotu gibi şeyler bir beze sarılarak dualarla kıbleye bakan bir duvara
takılır, bunun üzerine de muhafaza içinde bir Kur'an asılırdı.
Doğum günü yaklaşınca ebenin ceviz ağacından yapılmış doğum sandalyası
eve getirilirdi.Bu sandalya normal bir koltuk gibi olup, oturma yeri
at nalı biçiminde kavislidir.Anne adayı bu sandalyaya oturtulur; hazır
bulunanlar kollarını sım sıkı tutar ve ebeyle birlikte tekbir getirirler,
Fatiha süresini makamla ve yüksek sesle okurlardı.Bebek doğunca yıkanır,
göbeği kesilirken göbek adı konur, üç çöreotu tanesi göbeğine konduktan
sonra çocuk kundağa sarılır, omuzuna mavi nazar boncuğu dikilirdi. Anne
süslü yorgan ve örtülerle kaplı yatağa yatırılır, yatağın üstüne Kur'an,
onun altına şişe geçirilmiş bir baş soğan , sarımsak , mavi boncuklar,
süpürge gibi kem göze tesirili maddeler asılırdı. Yatağın baş ucunda
bir şişe loğusa şerbeti olur, bebek kız ise şişenin tepesine , erkek
ise boynuna , kırmızı tülbent bağlanırdı.Doğumu haber vermek için bu
gibi şişeler dost ve akrabalar gönderilirdi.İsim verilirken sağ kulağına
ezan , sol kulağına kamet okunur ve isim söylenirdi. Çocuğun kırkı çıkınca
ve sütten kesilince (iki yaşında) hamamda bir tören yapılırdı.Kızlar
erkekten daha önce sütten kesilirdi. Çocuk sünnet oluncaya kadar haremde
ana terbiyesi altında büyür, sünnet olduktan sonra evin harem kısmından
çıkartılarak babasının nezaretine verilirdi.
Tanzimat döneminin bir çok zengin aileleri mürebbiyelerin tesiriyle Türk
irfanını kaybediyorlardı.
Vakıflar sayesinde insanlar bir yana, hayvanlar bile kendilerini emniyet
içinde hissediyorlardı.Bu vakıfların o kadar çok çeşidi vardı ki burada
hepsini saymaya gerek yoktur.Ancak bunlardan cami, medrese, okul hamam,
hastane , misafirhane, imarethane , çamaşırhane, köprü, çeşme, yetişmiş
kızlara çeyiz, mahpusların borçlarını ödeme, yoksullara cenaze masrafı,
yaşlılara giyecek, kuşlara darı, ilkbaharda çocuklara piknik , askerlere
ve ailelerine yardım, gemi kale inşaatı ve tamiri vakfı gibi vakıflar
akla ilk gelenlerdir.
Mahalle, aile hayatının dine ve örfe uygun bir istikamette olması hususuna
adeta top yekun nezaret eden cemaat-ı vari bir birimdir.Dini, örfi ve
sosyal düzene uymayanlar, mahalle halkı tarafından şikayet edilerek kadı
marifetiyle oradan uzaklaştırılabiliyordu.
AİLE HAYATI VE EVLER, KONAKLAR
İstanbul'da eski Türk evleri ekseriyetle temelden dört-beş ayak yükselen
bir taş duvar, bunun üzerine ahşap iki kattan ibarettir.Bu katlar, kafesli
pencereler, ardından dışarıyı rahatlıkla seyretmeye, fakat dışarıdan
görünmemeye imkan veren bir şekilde yapılmışlardir.Bu pencereler ilk
anda Türk evinin mahremiyeti konusunda fikir vermeğe yeter.Evlerin dış
boyası umumiyetle sarı, pembe ve açık mavi olmaktadır.Ahşaptan başka
yapı malzemesi ile ev inşa etmek işi de ilk defa Tanzimattan sonra başlamıştir.Bilhassa
yangınlar sonrasında yeniden inşa edilen evlerde taş malzeme kullanılıyordu.Fakat
bunlar istisna özelliğinden kurtulamayacak bir sayıdadır.
Türk evlerinin, bizdeki tabiat
sevgisinin yanısıra, yaşam tarzı ve muhtemelen çok süratli sirayet
eden yangınlara karşı bir korunma tedbiri olması sebebiyle mutlaka
bir bahçesi ve etrafında bol ağaçları bıılunurdu.Hatta İstanbul'u gezen
yabancılar bu ağaçları Türk evlerinin alamet-i farikası olarak görmektedirler.Fontmagne, "Gördüğümüz evin bir Türke ait
olduğunu etrafını çevreleyen ağaçlardan anlıyoruz"demektedir.Bir
ev inşa edilirken temeller ağaçların durumlarına göre atılmaktadır.
İstanbul şehri eski zamanlardan beri şiddetli yangın tehdidi altında
kaldığı için bu konuda zaman zaman bazı tedbirler alınıyordu. 1560 tarihli
bir hükme göre yanan evler yeniden inşa edilirken saçaklı yapılması yasak
edilmişti.Çünkü bu saçaklar , bir yangın sırasında ateşin diğer evlere
intikalini kolaylaştırıyordu. 1568 tarihli başka bir hükümde caddeler
üzerinde şeh-nişin ve çardak çıkarmak yasak edilmiştir.1572 tarihli bir
hükümde de evlerde merdiven ve su dolu fıçı bulundurma mecburiyetinin
hatırlatıldığını görüyoruz.
I874'te İstanbul'u gezen Edmondo de Amicis orta halli ve fakir muhitlerin
evleri için şu değerlendirmeyi yapmaktadır. :"Hiçbir şeyin veya
hemen hemen hiçbir şeyin değişmediği eski çadırlara ve Tatar kulübelerine
benzeyen evler tabii çoktur.Bütün eşyası bir katırın sırtına yüklenebilecek
kadar olan bu evlerde her şey Asya'da yapılacak yeni bir göçe hazır vaziyettedir.Hareket
saati gelip çatınca sadece inşallah olsun diyecek efendisinin sakin sesinin
duyulacağı tam manası ile Müslüman ve sap sade evlerdir bunlar"
İstanbul'da aileler umumiyetle kendilerine mahsus evlerde otururlardı.En
fakir evlerde bile yıkanılacak bir yer bulunurdu.Fakir olan Rum, Ermeni
ve Yahudi ailelerinde kadın, erkek, çoluk-çocuğun aynı odada yatmalarına
rağmen,Müslüman evlerinde her ne olursa olsun ,erkeklerin yattığı yer
kadınların yattığı yerden ayrılmıştır. Ahşap evlerde kullanılan malzeme
ekseriya meşe kerestesi olup , bu kereste ile yapılan iskeletin arasındaki
boşluklar toprak, saman veya kenevir kırıntısından ibaret bir karışımın
harcı ile doldurulurdu.Bu evlerin çoğunda şömine yoktur.Mangalda odun
ve kömür ateşi ile ısınırlardı.Bazı Müslüman evleri ile bütün Rum ve
Ermeni evlerinde bu mangal yuvarlak veya dört köşe bir masanın altına
konur, üstüne birkaç halı serilir ve kenarları aşağı sarkıtılır, sonra
masanın altındaki şilte veya şilteli sıralara oturulur ve ayaklar masanın
altına uzatılırdı.
Tanzimat süreci içinde İstanbul ve civarındaki küçük saraylar, köşkler,
kasırlar ve yalılar Rum, Fransız ve İtalyan mimarlar tarafından yapılmaya
başlanmıştı.Halbuki imparatorluğun İzmir, Kahire gibi diğer şehirlerinde
böyle bir durum yoktur.Bu da Tanzimatın getirdiği yeniliklerin İstanbul
dışında fazla tesirli olmadıkları istikametindeki kanaatimizi teyid eden
bir husus olarak görülmektedir.
Türk töresinde hizmetçiler de aileden sayılmaktaydı.
AİLE HAYATI VE KADINLIK
Türklerin İslamiyet'e girmeleri, çoğu nazarı bir medeniyete intikalleri
, Anadolu ile Avrupa'ya geçmeleri |gibi uzun bir süre içinde cereyan
etmiş inkılap çapındaki hadiseler sırasında aile yapısında ve kadınlık
anlayışında bazı değişmeler meydan gelmiştir.Bu değişikliklerin başında
Türk kadının göçebe hayatındaki serbestiyetini nispeten kaybetmesi gelmektedir.Gerek
İslam dininin , gerek şehir ekonomisinin ve gerekse başka kavimlerden
alınan bazı kültür değerlerinin tesiriyle kadını biraz daha eve kapanmış
olarak görmekteyiz Ancak göçebeliğe devam eden zümrelerde kadın anlayışında
büyük bir değişiklik görülmemektedir.Sanayi çağına girildiğinde Avrupa
şehirlerinde , fertleri daha serbest, eşitlikçi, üretim ve tüketim birliğini
dağılmaya zorlayan bir aile doğarken, bizde zirai ekonominin şekillendirdiği
bir aile ve buna bağlı bir kadınlık anlayışı hakimdi.
Fontmagne,Türkiye'de ne iğfal edilmiş bir kız, ne sokakta bulunmuş bir
çocuk, ne düello, ne ihtiyar vakaları görmediğini haklı olduğuna inanan
her kadının elinde taş ve sopayla bir nazırı kovalayabilecek bir serbestiye
sahip bulunduğunu , karısını döven bir erkeğin bu fiilinden dolayı mahallenin
tepkisine maruz kalabileceğini hayranlıkla anlatmaktadır.
Evlerde Türk kadınları, çocuk terbiyesi,ev işleri gibi şeylerle uğraşırlardı.ekserisi
ibadetlerini yerine getirirler, kasnak iş işlerler, dikiş dikerler, şekerleme,
şerbet ve reçeller yaparlardı, özellikle bu reçeller sahasında son derece
maharetliydiler.
Devlet memuriyetinde önemli görevler yapan kimseler, zamanla padişahın
gözünden düşüp cezalandırıldıklarında sahip olduğu mallar müsadere edilirdi.Fakat
karısının mücevheratına dokunulmazdı.Bu sebeple yüksek rütbeli memurların
karıları paralarını mücevherata tahvil ederlerdi.
Genç Türk hanımları esans satıcılarının devamlı müşterileridir.Çok çeşitli
makyaj malzemelerini , Doğunun ve Batı'nın her çeşit ticari mallarının
satıldığı Mısır Çarşısı'ndan satın alınmaktadır.Boğazda oturan aileler
ise sebze ve meyve ihtiyaçlarını büyük Pazar kayıkçılarından temin ediyorlardı.
Tanzimat döneminin İstanbul'unda da Türk kadını hamam adetini bütün haşmetiyle
yaşatmaktadir.Bir koca karısına iki üç defa hamam parası vermemiş ise
bu onu boşamak istediği manasına gelmektedir.Hamama gidecek kadınlar
bir gün evvelinden titiz bir şekilde hazırlanırlar, yemekler, dolmalar,
meyveler, turşular gerekli kaplara konur, türlü kokular tedarik edilir,
ertesi gün bir grupla hamam gidilir.kadınlar çok uzun süre hamamda kalmaları
ile meşhurdurlar.
Hamamda istenmeyen kıllar sönmemiş kireç ve sarı zırnıktan yapılan kıl
dökücü bir ilaçla yok edilirdi.Bu sırada bir midye kabuğu da jilet gibi
kullanılırdı.
Türk kadının zevkle katıldığı eğlencelerden bir kısmı da Ramazan aylarında
evlerde tertip edilirdi.Erkekler teravih namazına gittikten sonra , harem
kısmında toplanan kadınlar ve çocuklar aralarında yüzük ve fincan oyunu
oynarlar hikayeler,masallar anlatırlar,bilmeceler sorarlar, kahve, şerbet,
boza içerler, kuru yemiş, pestil ve cevizli sucuk yerlerdi.
Gelir seviyesi yüksek ve yaşam üslubu farklı ailelerin ve devlet ricalinin
düğünleri İstanbul kadınlığının çok rağbet ettiği bir eğlence idi.
Önceleri İstanbul'da ve diğer büyük şehirlerdeki sokak kadınları çoğunlukla
gayrimüslimlerdendi.Bunların bir kısmı iyi şöhret sahibi olmayan kahvehanelerde
bulunurlar di. Ayrıca çamaşırhanelerden muhallebicilerden de bunları
temin etmek mümkündü. 1567 ile 1583 yılları arasında kadılara yazılan
bazı hükümlerde , fahişelerin tespiti ve haps edilmesine,mahalle imamlarının
,müezzin ve halkının bunları saklaması halinde aynen onlar gibi cezalandırılmasına
, fahişeleri nikahlayanların İstanbul'dan çıkarılmasma,çeşitli fesatlara
sebep olabilecekleri gerekçesiyle çamaşırcı kadınların dükkan açmalarının
yasaklanmasına, Eyüp Sultan civarında çalgı çalan Hıristiyanların ve
kaymakçı dükkanlarına giren kadınların men’ine, Pereme tabir olunan kayıklara
kadınların erkeklerle beraber bindirilmemelerine dair emirler mevcuttur.
Eski Türk töresine göre zina edenler evli veya bekar olmalarına bakılmaksızın
parçalanmak suretiyle
öldürülmektedirler.
Yine bu tarihlerde İstanbul'da bir takım umumi evlerin de görüldüğüne
ve bunların mensubu olan -gayr-ı Müslim olmaları muhtemel- kadınlara "acem
takımı" denildiğine şahit olmaktayız.
1917'de neşredilen Hukuk-ı Aile Kararnamesi ile kocasının ikinci bir
kadınla evlenmesine razı olmayan bir kadın boşanma talebinde bulunma
hakkını elde etmiştir.
TANZİMATA KADAR OLAN AİLE HUKUKU
Osmanlı Devleti'nde nikah akidlerinin bir kısmı şer'i mahkemelerde yapılıyordu.
Tarafların kendileri veya vekilleri mahkemeye müracaat ediyorlar, hakim
bunların evlenmelerine mani bir hal olup olmadığını araştırdıktan sonra
şartlar uygun ise nikahı kıyarak mahkeme defterine kaydediyordu. Mahalle
imamları da mahkemenin verdiği izin ve yetkiyle nikah kıyabiliyordu.
Osmanlı Devleti'nin hakimiyet sembolü olan kadının izni olmadan yani
devletten habersiz nikah asla caiz sayılmamıştır. Kadı izni olmadan imamlar
tarafından kıyılan nikahlarda azami titizlik gösterilirdi.Fakat ortaya
çıkan bir ihtilaf halinde mahkeme bu davaya bakamıyordu.
KADIN KIYAFETİ
Türk kadının sokak ayakkabıları bile süslü olurdu.Erkekler yüzükten
başka mücevher kullanmazlardı ama kadınlar kocalarının varlıklarına göre
yüzük, küpe, köstek, kolye, bilezik, saçların arasına takılan mücevher
ve başlıkların etrafına sarılan çevrenin üstüne taktıkları inci dizileri
gibi bir çok mücevher kullanılırdı. Fakir kadınların baş örtülerinin
kenarını süsledikleri altın paralar ile taktıkları altın küpe ve bilezikler
ailenin bütün servetini teşkil ederdi.
Bu devirde İstanbul Türk kadının en önemli üstlüğü feracedir. Çuhadan
veya keşmirden yapılan bu uzun üst elbisesinin renkleri hususundaki moda
1814 ile 1843 arasındaki otuz yıllık bir dönemde pek fazla değişmemişti.
Ekseriyetle koyu mavi, koyu yeşil veya erguvani renkler tercih edilmiştir.
Zenci kadınlar ise sarı renkli feraceler giyiyorlardı. Ermeni ve Rum
kadınlarının oldukça açık ve hafif giyinmelerine mukabil Türk kadınları
İslami tesettür anlayışına uygun olarak vücut hatlarını mümkün mertebe
gizleyen bol elbiseler içindeydiler.Türk kadınlarının feracelerine Tanzimatı
takip eden yıllarda pembe, gri, kül ve fıstıki renkte olanları da ilave
edilmiştir.Ferace Avrupa modasının Türk zevkine göre uydurulmuş şekli
idi.Hanımlar ampir mantoları ferace haline getiriyorlardı.
Müslüman kadınlar sarı Ermeni ve Yahudi kadınlar siyah ve kahverengi
pabuçlar giyiyorlardı.
Sultan Mahmud devrinden itibaren Beyoğlu modistraları Arnavut Köyünde,
Yenikapı'da, Tarabya’da, Büyükdere'de, Kadıköy'ünde oturan ve en kibar
konaklardan orta hallilere kadar bütün evlere girip çıkabilen Rum kızlar
vasıtası ile Paris ve Londra modalarını İstanbul hanımlarına beğendirmeye
çalışıyorlardı.
Aşk münasebetlerinin nadiren görüldüğü daha önceki dönemlerde, ev ev
dolaşarak kıymetli kumaşlar, mücevherler, kokular, şekerlemeler satan
ve harem dairelerine girebilen Yahudi ve Ermeni kadınlar bu hususta arabuluculuk
yaparlardı.Tanzimat sonrasında kadının yavaş yavaş cemiyet içinde daha
çok serbestiyekazanmasına bağlı olarak , aşk münasebetlerinde de anlaşma
vasıtaları değişikliğe uğramıştır. Yüzyılın sonlarına doğru İstanbul'un
hayatını anlatan Ahmed Rasim, sembol hareketlerle yapılan bir mükameleyi
şöyle tasvir ediyor “Sarılayım manasına göğsünü kavuşturuyor” yanıyorum
demesini bilmiyormuş gibi düğmelerini çözüyor, teşekkür için parmaklarıyla
saçlarını düzeltiyor.. Aşırma temennaları, yelpaze sallayışlar, yüz açıp
kapamalar, mektup atmalar, mendil kapışlar"
Türk kadını kendisine yabancı olan korse ile ilk defa Sultan Abdûlmecid
döneminde tanışmıştır.Padişah yapılacak bir düğün şenliği için bütün
saray kadınlarının Frenk usulü korseler giymelerini emretmiştir. Sultan
Abdûlmecid'in ve çevresinin kadınının Avrupai tarzda giyimlerine müteallik
gayretleri üst tabaka kadınlarında tesirini göstermiş ve tamamıyla olmasa
bile orta tabaka hanımlarına da bazı yönleri ile sirayet etmiştir. Ancak
bu tarz giyim muhafazakar orta ve alt tabaka kadınlarının husumetini
celbediyor,vapurlarda ve ona benzer umumi yerlerde alaylı ve öfkeli tepkiler
meydana geliyordu.Bir çok erkekler ise Avrupai giyinen kadınlara laf
atıyorlardı.
Yaşmak ve ferace iki sene içinde tarihe karışmış ,1892'de de bir çarşaf
modası başlamıştı. Ancak hükümet bu kıyafete karşı tavır almış, İstanbul
polisi elinde makas ile iki sene boyunca çarşaflıların etek ve pelerinlerini
kesmiştir.
ERKEK KIYAFETİ
İlk Nizam-ı Cedid birliği 1794'te kurulunca Bostani Neferatından asker
yazılan 1600 kişi Fransız ordusunda kullanılan mavi bere ve kırmızı elbiseden
üniforma giymeye başladılar.
Tanzimattan önce çizme veya sarı pabuç giyme hakkı yalnız Türklerindi.Ermeniler
kırmızı, Rumlar mavi, Yahudiler siyah pabuç giyerlerdi.Parlak ve zengin
kıyafetler de yalnız Türklere mahsustu.Renk hususunda evler bile ayrıma
tabi tutuluyor,Türk evleri çok canlı, diğerleri donuk, mat renklerle
boyanıyordu.Tanzimatla beraber, İmparatorluğun tebaasından olan herkes
ceket pantolon ve mavi ipek püsküllü kırmızı fes giyme hakkına sahip
olmuştur.Eskiden bir eşitsizliğin işareti olan cilalı çizmeler de yavaş
yavaş terk edilmeye başlandı,
Tanzimatçı Türk, fotoğrafını çektirir, Fransızca konuşur ve tiyatroya
giderdi.Kısaca gazete tesbihin,sigara çubuğun, şarap iyi suyun, yaylı
araba arabanın , piyano davulun ,Fransız grameri Arap sarf ve nahvinin
, kargir ev ahşap evin yerini almaya başlamıştır.
AİLE HAYATI VE SOFRA ADABI
Türk medeniyetinde masa çok az
kullanım alanı bulabilmiştir.Bu sebeple Türk sofrası yüksekçe bir sehpa
üzerine konulan geniş bir bakır siniden ibarettir.Bu sofranın etrafına
bağdaş kurularak veya çökülerek oturulur, ekseriya tek tabaktan tahta
kaşık veya elle yenilir.Sofrada bulunanların en yaşlısı -ki bu baba
veya dede olabilir-başlamadan başlanmaz, besmele ile başlanan yemek "elhamdülillah" ibaresi
ile biter.Sofrada aile dışında bir erkek misafir var ise kadınlar ve
çocuklar yemeğe iştirak etmez, sonra yerler.Yemekten sonra aileye mensup
kız,gelin veya daha yaslı bir hanımın getirdiği bir leğen üzerindeki
ibrikten dökülen su ile el ve ağızlar yıkanır.
Sütlülerin, pirincin, sebzelerin, meyvelerin ve soğanın çok yendiği Türk
ailesinin yegane içkisi sudur.İstanbul'un içme suyu Valens Boruları (Bozdoğan
kemerinden geçen su yolu) ile geçip, sarnıçlarda depo edildikten sonra
oralardan dağıtılıyordu.Bu su adı geçen depolarda hoş olmayan bir koku
kazandığından daha güzel su temini de bir mesele oluyordu.Hatta İstanbul'da
belli yerlerde muhtelif memleketlerden gelmiş ve muhtelif yıllara ait
sular sadece orada içilmek üzere satılmakta, bu suların tiryakileri gidip
oralardan su içmekteydiler.Bu suların içinde en makbul olanı sultanın
da içtiği Nil suyudur.
Karaman koyunun kuyruk yağı hem yemek, hem kandil yağı olarak kullanılıyordu.
Türk ailesinin vazgeçemeyeceği bir madde de kahve idi.18.asır sonları
itibarı ile İstanbul'da hükümetin kontrolü altında, Arabistan'dan gelen
kahveyi kavurup öğütmekle görevli bir kuruluş vardı.Bu sırada Marsilya'dan
her sene bir milyon franklık daha az makbul sayılan Amerikan kahvesi
İstanbul'a geliyordu.Bu kahveyi Arabistan kahvesine katmak yasak edilmisti.Bu
kahve Bulgaristan, Basarabya ve Tuna boylarında tercih edilmekteydi.
Türk ailesinin Ramazan boyunca çok zengin bir sofrası olurdu.Bu ay ,
hem ibadet hem de bir neşe ve eğlence ayıydı.Olağanüstü bir hazırlık
safhasından sonra , idrak edilen bu ay , davetlerin, ziyaretlerin fazlalığı
, en güzel yemeklerin yapıldığı bir dönemdi.İftar sofrasında önce pastırma,
çeşitli reçeller, zeytin, sucuk, hurma ve buna benzer şeyler yenilir,
daha sonra namaza gidilir, dönüşte sofraya oturulur ve sofra fasılalarla
sahura kadar devam ederdi Sabah namazı kılındıktan sonra yatılır, ertesi
gün resmi daireler öğleden sonra açıldığı için , öğle vaktine kadar uyunurdu.Sahura
kadar devam eden bu sofrada , pilav, hoşaf, balık konservesi, dolma,
sarma,kabak tatlısı,una bulanarak kızartılan patlıcan salamura, reçeller,
kokulu otlarla lezzet verilmiş salçaların katıldığı bir çok yemekler
bulunurdu.Türk kadınının reçel yapımındaki mahareti dillere destan idi.Bir
evde on beş çeşit reçel bulunması olağan bir şeydi.
KÖLELER VE CARİYELER
İnsanlıkla başlamış olan kölelik, kuvvetlinin zebuna hükmetmesinden
doğmuş ve zaman içinde müesseseleşmiştir, önceleri savaşta alınan esirler
hemen öldürülüyordu. Bu itibarla kölelik müessesesi insanlığın biraz
daha terakki etmesinden sonra ortaya çıkmış olmaktadır. Yahudiler, Yunanlılar,
Romalılar, Araplar, birisi ağır işlerde, birisi ev içinde olmak üzere
iki çeşit köle kullanıyorlardı.Eskiden kölenin asıl kaynağı savaştı.Savaşta
esir olanlar kurulan pazarlarda satılırdı.Daha sonra kölelik , bir çok
cemiyetlerde bir kurum haline gelmiş bu konuda çıkarılan kanunlara tabi
olmuş, köle kaynakları ve ticareti savaş dışındaki başka sahalara kaymıştır.
Cariye tabirinin kadın köleler için kullanıldığını belirtmek gerekir.
Türkler’in kölelere çok iyi davrandıklarını ve onları aileden saydıklarını
biliyoruz. Anadolu Selçuklu evlerinde de köle, hizmetçi, kapıcı, harem
ağası gibi vazifelilerin bulunması uzun asırlar boyunca Osmanlı Türk
ailesi içinde kölelerin mühim bir yer işgal etmesi, hatta bunlardan bir
çoğunun mühim şahsiyetler halinde temayüzü, bizi Türk ailesi kavramı
içinde köleliğe de bir miktar ver vermeğe mecbur bırakmıştır. Ancak,
köle ve cariye malikanelerinin , piramidin üst kısmını teşkil eden zengin
tabakaya mensup aileler olduğunu da unutmamak icap eder.
Osmanlı saray ve konakları son zamanlara kadar cariyelerle doluydu.İstanbul
ve sair büyük şehirlerin çoğunda köle pazarları mevcuttu.Hatta padişahların
cariyelerden kurulu sazende ve hanende grupları vardı.Hürrem Sultan,
Kösem Sultan gibi ünlü valideler hep cariyelikten yetiştmşti.Osmanlı
Devleti'nin son zamanlarında cariyeler özellikle Çerkes ve Gürcüler'den
oluşuyordu.Çünkü bunlar odalık hizmeti de görürlerdi.Siyahiler ise sadece
ev hizmeti yaparlardı.Türk ailelerinde cariyelere çok iyi bakılır, terbiye
edilir, çeşitli beceriler kazandırılır, ev halkından addedilir, vakti
gelince de münasip bir koca bulunup evlendirilirlerdi. Efendisini beğenmeyen
bir cariye , satılmasını ondan ister, eğer efendisi buna yanaşmazsa kaçardı.Bir
cariyenin şiir ve edebiyattan anlaması , güzel sesli olması . herhangi
bir çalgıyı çalabilmesi, onun değerini arttırıyordu.
Köleler ve cariyeler alınır, satılır, kiralanır, başkasına ödünç verilir
veya temelli verilebilirdi.Her erkek dört karıdan başka istediği kadar
cariyeyi evde tutabilirdi.Fakat karısının kadın hizmetkarlarını cariye
yapamazdı.Cariyelerin birisi efendisine bir çocuk doğurursa bir daha
satılıp başkasına verilmezdi.Efendisi ona hemen hürriyetini vermezse
, onun ölümü üzerine hür olurdu.Adet üzere, nüfusuna geçirdiği çocuk
ta doğduğu andan itibaren hür sayılırdı.Efendi, kölelerinden biriyle
evlenemezdi ama erkek veya kadın kölelerini bir başka köleyle evlendirebiIirdi.
Kabiliyetili bir köle evin kızı ile evlendirilebilirdi. Bütün kadın hizmetkarlar
ve köleler evin harem kısmından sayılır, en yaşlı hanımın idaresi altında
olurlardı.Erkek hizmetçiler selamlıkta, avlunun etrafındaki küçük odalarda
bir yaygı üstünde elbiseleri ile uyurlardı.Evin iki bölümüne de rahatlıkla
girip çıkan harem ağaları çok zengin evlerde bulunurlardı.
Yanıkdere (Çemberlitaş) yakınında bulunan esir pazarı sıkı şekilde kontrol
edilirdi. Erkek kölelerin üstü başı temiz tutulup, insanca muamele yapılırdı.Kadınlardan
sadece kaba işler için satılan Arap köleler açıkça satışa çıkarılır,
güzel beyaz esirler dikkatle saklanırdı.
16.y.y.da köle ticaretinde bazı yolsuzluklara tesadüf edilmektedir.Bunlardan
birisi de leventlerin birkaç günlüğüne köle satın alıp geri getirmeleri
veya "beğenmedim” diyerek aldığı köleyi iadeye kalkmalarıdır.
19.y.y’ın başlarında Avrat Pazarı cariyelerin satıldığı yerdir.Daha önce
I.Abdülhamid bu pazara gayr-ı müslimlerin girmesini yasak etmişti.Burada
18 yaşındaki bir kız 200 ile 800 duka arasında fiyat buluyordu.Kızların
değeri musiki bilgisi, dans ve örgü becerisine göre değişmekteydi.
Osmanlı Türklüğünün kölelik anlayışı, Hıristiyan Batı'nınkinden çok farklıdır.Bu
konudaki Türk müsamahasından pek çok Batılı müellif sitayişle bahsetmekledir.1843'te
İstanbul'da bulunan Gerard Nerval şunlan söylüyordu “Türkiye'de erkekler
ne kadınla meşgul olur ne de çocuklarla.Herkes kendi kendinedir.Çocuklar
biraz büyüyünce annelerinin peşinden gitmezler , kölelere emanet edilirler.Köle
diyorum ama gerçekten bu köleler ailenin bir ferdi sayılırlar.Ağır iş
görmez, tıpkı eskiden olduğu gibi sade ev işleriyle uğraşırlar.Kölelerin
durumunu daha iyi anlatmak için şu kadarını söyleyelim:Reayadan olanlar
bu sözde kölelerin hayatına gıpta ederler.Köleler zeki de oluyor; birkaç
yıl hizmet ettikten sonra bir irad sahibi oluyorlar.Utanç verici bir
gerçektir ki bu konuda Hıristiyan Avrupa Türklere nazaran korkunç idi.Sömürgelerde
köleleri pek ağır işlerde çalıştırıyorlardı.
Gerçekten de Avrupalılar, özellikle sanayi patlaması öncesine tekaddüm
edern yıllarda köleyi karın tokluğuna en ağır işlerde çalıştırmaya yarayan
bir makine gibi görürken, Türklerde çok öncelerden beri ailenin bir ferdi
gibi muamele görmüştü.Devrin şartları icabı olarak zengin Türk evlerine
alınan köleler aslında belli bir sosyal ihtiyacın karşılanmasına, hatta
ailede bir takım dengelerin sağlanmasına yaramışlardır.Bu köleler, işleri
bitip tükenmez kocaman konaklarda aileye en büyük yardımcı , çeşitli
becerileri ile harem hayatına canlılık ve yaşam sevinci katan birer elman
durumundaydılar.
1854’te neşredilen bir ferman ile Karadeniz kıyılarında da esir ticareti
yasak edilmiştir.Bu arada hükümete rağmen yine köle alış verişi yapılmakta
olup, köle fiyatlarında artışlar görülüyordu.
1847'de esir pazarının iptaline rağmen, çok eski ve köklü bir müessese
olması sebebiyle köle alım-satımı son zamanlara kadar devam etmiştir.Bu
şartlar altında da köle alım-satımının tabi olduğu kaideler o zamana
kadar sürüp gelmiş teamüllerden ibaretti
Bu yıllarda 14-18 yaşları arasında bulunan bir Çerkes kızı güzelse elli-altmış
bin paradan satılmaktaydı.
OSMANLI SARAYI VE CARİYELER
Saraydaki harem, bir kültür okulu, bir nezaket yuvası idi. Cariyeler
umumiyetle şu beş yoldan geliyordu.
1.Savaşlarda alınan esirlerin beşte biri padişaha aitti. 2.Gümrük emini
tarafından satın alınıyorlardı.
3.Yüksek dereceli devlet memurları küçük yaşta cariye satın alıyorlar
ve gerekli terbiye verdikten sonra padişaha sunuluyordu.
4-Kırım'dan gemi ile geliyorlardı.
5.Komşu devlet hükümdarları hediye ediyorlardı.
Muhtelif devirlere göre saraydaki cariyelerin sayısı dört yüz ile sekiz
yüz arası değişmiştir.Buların yüzde doksanı temiziik, sofra, çamaşır,
dikiş gibi işlerle uğraşan hizmetçiler durumundaydılar Ayrıca sarayda "Acemi
Kızlar Mektebi" vardı.Buradan mezun olanlara " ıtıkname" (azadname)
denilen ferman verilirdi.Bu azadlık işine "çırak olma" denirdi.
Padişahın özel ilgisine mazhar olmuş cariyeler müstesna , bir cariyenin
sarayda dokuz yıldan fazla çalıştırılması ve alıkonulması hanedanın şerefine
aykırı sayılırdı.Cariyelerin aralarında dilsiz, maskara, zenci, cüce
ve süt nine olarak alınan yaşlı kadınlar da olurdu,Cariyelerin ekserisi
padişah evlatlığı durumundaydı.
Cariyeleri kıdemlerine göre şu şekilde tasnif etmek mümkündür:
A.Acemiler
B.Kalfalar
C.Ustalar.
1520 tarihinden sonra cariyelerle evlenme adeti kesin olarak yerleşmiştir.
Padişahtan çocuğu olan ve "çırağ" edilmeyenlere "has odalık" veya "ikbal" denirdi.
Çocuk doğuran hürriyetine kavuşurdu.Has odalıklar kıdemlerine göre baş,
ikinci ve üçüncü ikbal olarak adlandırılırlardı.Duraklama ve gerileme
devirlerinde ikballer, tahta çıkan padişahların odalıkları olan hanımlarıdır.Padişahın
genellikle dört ikbali olurdu. İkballer Tanzimattan sonra padişahın meşru
zevceleri oldular. İkballerden sonra dört gözde, dört peyk gelirdi ki,
bunlar " hanım" denilen odalıklardı.
Cariyeler, evlerde ve sarayda da aileden sayılmışlardır, eğer sahibinden
memnun değilse "beni satınız demesi yeterliydi.
AiLE HAYATI VE EĞLENCE
İstanbul'da öteden beri cülus, şehzade doğmaları, sünnetler, padişah
ve yakınlarının evlenmeleri, bir zafer haberi, yabancı bir misafirin
gelişi gibi hadiseler eğlencelerle kutlanırdı.Bu arada panayırlar kurulur,
temsili savaşlar yapılır, donanma şenlikleri icra edilir,ışıklandırma
yapılır ve havai fişekler atılırdi. Esnaf birliklerinin de katıldığı
bu eğlenceler üç gün veya daha fazla sürerdi.Bir seferinde 35 çeşit esnaf
birliği resmi geçite katılmıştı.
Aile gezileri kayık kiralanarak Boğaz, Haliç ve bunların kıyılarında
olurdu.Karadaki gezilere at, katır veya büyük , üstü kapalı ve çok süslü
öküz arabaları üstünde gidilir, piknikte erkekler ve kadınlar ayrı yerlerde
otururlardı. Asya sahilindeki mesirelerden en güzeli Sultan Çayırı denilen
yerdir ki buraya umumiyetle konaklara mensup zengin aileler gelmektedir.
Kahvehanelerde yarı taklide dayalı uzun hikayeler anlatan meddahlar o
günün önemli sanatkarlarıdır.Özellikle Ramazanlarda buralar büyük rağbet
görür, evlerde hanımlar kendi aralarında eğlenirken erkekler de bu yerlere
gelirlerdi.Bu tür kahvehaneler 20.y.y.ın başlarına kadar yaşayabilmişlerdir.Kahvehane
sahipleri meddahları angaje edebilmek için rekabet ederler ve büyük paralar
sarf ederlerdi.Zengin ailelerden de bunları kiralayanlar olurdu.
Meddahların bir “Kasideciler Loncası" vardı.
Yeniçeri kahvehaneleri bunlardan biraz daha farklı idi.Büyük, süslü,
denize nazır bu kahvehanelerin sazendeleri , hanendeleri, Kıpti veya
Rum köçekleri, meddahları ve berberi olurdu.Yeniçeri zorbalarının şerbet,
kahve içilen, çubuk tüttürülen karargahları durumundaydılar.Her kahvehanede
bir Bektaşi babası olurdu.Bunların kapısı üstünde sahibi olan zatın mensubu
olduğu Orta'nın nişanı ağır bir çerçeve ortasında camlanmış şekilde yeralırdı.Her
kahvehanede mutlaka kanarya kuşu beslenirdi.
Tanzimat döneminde İstanbul'da çoğu hem bahçe, hem de birahane olan bir
sürü basit tiyatro mevcuttu.Ekseriya İtalyan oyuncuların görev yaptığı
bu yerlerden başka , çıplak, boyalı, arsız Fransız kadınlarının bir meyhane
orkestrası refakatinde hafif meşrep şarkılar söylediği basit tiyatrolar
da vardı.Buraların müşterileri umumiyetle Türklerdi.
OSMANLI TARİHİ SAYFASI
|