BAĞNAZLIĞIN ZAFERi

BAĞNAZLIĞIN ZAFERi

Taşköprülüzâde, daha 1540’larda skolâstik ilahiyat ve matematiğin medrese ulemâsı arasında eski itibarını yitirdiğinden ve ilim düzeyinin düştüğünden yakınır. Kuramsal ilimler üzerine kitapların rağbet görmediğinden, ulemânın da yalnızca basit elkitapları okuduktan sonra kendilerini âlim saydıklarından şikâyet eder. Onlar, kelâm ve Kur'an tefsiri gibi ilimlere değil, yalnızca İslâm hukukunun dünyevî yanlarına, ya da şiir. inşa ve fıkra gibi "hoppalıklara" önem veriyorlardı. Gerçekte, bu yararlı sanat ve ilimler, kadılık gibi dünyevî makamlar elde etmek bakımından değer taşıyordu.
Galata'da 1577'de kurulmuş olan rasathanenin yazgısı, din bağnazlığının akli ilimler üzerine açık zaferini gösteren bir olaydır. Rasathane Uluğ Beg'in  Zic'ini düzeltmek amacıyla kurulmuş olup, İslâm dünyasının tek rasathanesi idi. Bu rasathaneyi sultanın baş astronomu Takiyyüddin Mehmet kurmuş ve gözlemlerinin doğruluğunu arttırmak için birtakım yeni aletler, özellikle bir astronomi saati yapmıştı. Rasathane, o zamanlar Avrupa'daki en modern rasathane olan Tycho Brahe'ninkinden daha az gelişmiş değildi; gerçekte, bu iki astronomun kullandığı aletler arasında çarpıcı bir benzerlik vardı. Takiyyüddin, Avrupa'dan getirtilen saatleri nasıl incelediği ve alet yaparken bunları örnek olarak nasıl kullandığı üstüne bir de rapor hazırlamıştır.
III. Murat, rasathanesini astronomik gayelerden daha çok astrolojik amaçlarla yaptırmışa benziyor. Sultanın gözdeleri bunu onaylıyordu ama rakipleri olan ve aralarında şeyhülislamın da bulunduğu bir grup ulemâ, astronomi ve astrolojiyle ilgilenmeyi büyücülük ve falcılık gibi dinsizlik ve uğursuzluk olarak görüyordu. Şeyhülislâm, sultana veba salgınının Tanrı'nın gizlerine nüfuz etmek için yapılan bu cüretkâr çabaların sonucu olduğu anlamında bir ariza verdi. Rasathane 1580’de bir grup yeniçeri tarafından yerle bir edildi.
Rasathanedeki beş uzman yardımcıdan birinin Selânikli bir Yahudi olduğu biliniyor. Din dışı, tatbiki bu ilim sayılan astronomide gayrimüslimleri çalıştırmak suç sayılmazdı. Osmanlılar, 15.y.y’dan beri, Avrupa coğrafya, askerî teknoloji ve özellikle tıbbini, dini bir engelle karılaşmadan benimsemiş ve taklit etmiştir. Yabancı kültürlerin yararlı yanlarını benimseme eğilimi, 18. yüzyıldaki “sözde” "batılılaşma"dan çok daha eskidir, çünkü İslâm’ın temel değerlerine bunların hiçbir etkisi olmadığı gibi, o dönemde bu çeşit uygulamaların yaşamsal önemi vardı.
Ulemâ ve medrese çevreleri, hem tatbiki hem de aklî ilimlerde yeniliklere karşıt, bir tavır almıştır. Örneğin, l767'de Ali Paşa'nın' kitaplarına el konduğu zaman şeyhülislâm kolleksiyonda bulunan felsefe, astronomi ve tarih üstüne yazılmış yapıtların kütüphanelere konmasını yasaklayan bir fetva çıkarmıştır.
Bu koşullar, İslâm dünyası için Batı'daki bilimsel gelişmelerden, tatbiki ilimler alanında bile yararlanmayı son derece güçleştiriyordu. Bürokratik sınıftan bir kaç kişi ile İslâmiyet’i kabul etmiş birkaç doktor Batı dillerinden coğrafya ve tıp üstüne yapıtlar çevirme yürekliliğini göstermiş, ancak bunların da çabalan yalnızca, günlük hayatta önemi olan bu konularla sınırlı kalmıştır.
Osmanlılar, Avrupa coğrafyasını erken bir dönemde benimsemişlerdir. Piri Reis seferlerinde ele geçen Kristof Kolomb'un haritasından ve en son Portekiz, portolanolarından yararlanmıştır, '''Amerika üzerine 1580'de Tarih-i Hindi Garbi adlı bir eserin Türkçeye çevrilip Sultan'a sunulduğunu biliyoruz. Bu eserde ve eklenen bir derkenarda Avrupa'nın denizaşırı ülkelere yayılmasının İslam için tehlikesi belirtilmiştir, l 7. yüzyılın ikinci yarısında dünya coğrafyasının özellikle de Avrupa coğrafyasının bilinmesi, politik ve stratejik istihbarat için gittikçe gerekli olmaklaydı. Bu durum Latince yazılmış iki önemli coğrafya yapıtının, Mercalor ve Hondius'un 1621 tarihli Atlas Minor'u ile Joan Blaeu'nun 1662 tarihli Atlas  Major’un,  mühtedîlerin yardımıyla Türkçeye çevrilmesine yol  açmıştır. Atlas Minor’un  çevirisini teşvik etmiş olan Kâtip Celebi, Batı coğrafyacılığının üstünlüğünü  kabul etmiş, Avrupa hakkında bilgisini arttırmak için  de Carion’un  Chronicle’ini  Türkçeye çevirtmiştir. Kâtip Çelebi’yi dünyanın yuvarlak olduğuna bu çeviri inandırmış ve bu görüşün dine aykırı olmadığını İslami kaynaklardan kanıtlamaya çalışmıştır. Osmanlıları, Copernikus istemiyle ilk kez tanıştıran Atlas  Major’un   çevirisini, 1685’te Ebu  Bekir  Dimeşki   desteklemiştir.
Diğer bir vazgeçilmez ilim dalı da tıptı. İslam hükümdarları ilk dönemlerden itibaren yabancı hekimler çalıştırmışlardır,  fakat Avrupa’nın tıp ve eczacılık alanlarındaki ilerlemeler,  mühtedilerin batı dillerinden Türkçe ve Arapça’ya yaptığı çevirilerle ancak 17.y.y’da öğrenilmiştir. Batılı kaynaklara dayanan Türkçe tıbbî yapıtlarıyla ünlü Hayâtîzâde, Müslüman olmuş bir Yahudi ve saray başhekimi idi. Ancak bu alıntılar, geleneksel bilgiye sadece birkaç ekleme yapmış oluyor, yanında bilimsel batı düşüncesini getirmiyordu. Nitekim Kâtip Çelebi bile bütün bilimsel araştırmalarında ilk kanıtlarını hep Kur'an'da aramıştır.
Fâtih Sultan Mehmet'in İtalyan Rönesans kültürüne ilgi duyduğu, ancak daha sonra bu hareketin durdurulduğu iddia edilmiştir. Osmanlı sultanlarının en özgür düşüncelisi hiç kuşkusuz Fâtih'ti. Hıristiyan dininin ilkelerini yetkili bir kişiden öğrenmek için Patrik Gennadius'a Hıristiyanlık üstüne bir risale yazmasını emretmiş; Trabzonlu Amirutzes, İmrozlu Kritovulos ve Anconalı Ciriaco gibi Yunan ve İtalyan bilginlerini sarayında toplamış, Amirutzes'e bir dünya haritası ısmarlamış, Batlamyus'un coğrafyasını Türkçeye çevirtmiş, sarayda Yunan ve Latin klâsiklerinden bir kütüphane kurmuştur. Saray duvarlarını İtalyan sarayları gibi freskolarla bezediğini ve portresini yapması için Venedik'ten getirttiği Gentile Bellini'ye iltifatlar yağdırdığını biliyoruz. Berlinghieri, Geogrofîa'sını, Roberto Valturio da De re militari adlı önemli yapıtını Fâtih'e sunmayı arzu etmişlerdi. Giovanni-Maria Filelfo Amyris adlı kasidesinde Fâtih'i övmüştür. Bütün bunlar, bazılarının onu bir Rönesans hükümdarı olarak görmesine neden olmuştur; oysa bu gerçekten uzak bir görüştür. Fâtih'in Hıristiyan dünyaya ilgisinin tek sebebi, Roma ve İtalya fâtihi ve yöneticisi olma isteğidir. Fâtih, kültür bakımından tam bir Müslümandı; Hocazâde'ye derin bir hayranlık duyar, şeyhi Akşemseddin'in gaibi keşfettiğine inanırdı. Döneminde sanatta Avrupa stiline hayranlık duyulması ve tatbikî ilimlerden birkaç yüzeysel alıntı yapılması gibi özellikler bir yana, gerçekte yeni bir kültür yönelişi ortaya çıkmamıştır.
Hanefî mezhebi, devletin tanıdığı resmi mezhepti ve mahkemelerde hanefi fıkıhına göre karar verilirdi. İslâm hukukunda icmâ'a (consensus) önemli yer veren hanefilik, dört sünnî İslâm hukuk mezhebinden, toplum işlerinde en hoşgörülüsü ve esnek olanı idi. 10. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar hüküm süren ve Orta Asya'nın ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar’dan beri bütün Türk devletleri Hanefi mezhebini benimsemişlerdir. Türk hükümdarlarının kendi politika ve iktidarlarında olabildiğince özgür olma istekleri, bunun başlıca nedeni olmalıdır. Aynı zamanda bu, İslâm dünyası içinde Türk toplumlarına, ayrı bir toplumsal ve kültürel özellik veren başlıca etmenlerden biridir. Bütün İslâm toplumları içinde yabancı kültürel etkilere en açık olanı Osmanlı imparatorluğu olmuştur; fakat 16. yüzyılın başlarından sonra dinî bağnazlık akımları gittikçe güçlenecektir. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi, serhat geleneklerinin azalmasıyla birlikte devletin temel özelliğinin bir İslâm hilâfeti olduğu bilincinin yerleşmesi, bu gelişme üzerinde etkili olmuş olmalıdır.Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Safevi İran’ın ölümcül silâhı Şiî'lik de (Kızılbaş hareketi) bunda başlıca etmen olmuştur. Dinî bağnazlık, imparatorluğun düşünce hayatında matematik gibi aklî ilimlere, skolâstik ilahiyata ve tasavvufa karşı gittikçe güçlenen karşıtlıkta kendini göstermiştir. Bu eğilim, günlük yaşamda şeriat adına yapılan kaba bağnazlık eylemleriyle gün yüzüne çıkmıştır.
Aynı eğilimler devlet işlerinde de göze çarpar. Kanunî Sultan Süleyman, "Yeryüzü Halifesi" unvanını tam bir ciddiyetle benimsemiştir. İslâm fıkıhını incelemiş ve devlet yasalarının şeriata uygunluğunu sağlama işini Şeyhülislâm Ebus-su'ûd'a (1490-1574) havale etmiştir. İran'la her çatışma sırasında "râfizîlere" karşı alınan sıkı önlemler, tüm yeniliklere karşı bir bağnazlık akımının yükselmesiyle sonuçlanmıştır.
Molla Kâbız'ın (ö. 1527) yargılanması, bu bakımdan çok ilginçtir. Molla Kâbız, Anadolu'da Kızılbaş Kalender Çelebi ayaklanması sırasında, peygamberlikte İsa'nın Muhammed'e üstün olduğu görüşünü savunan ulemadan biriydi. Divan-ı Hümayun’daki ilk yargılanmasında kazaskerler, idamını sağlamaya yeterli kanıt gösterememişlerdir. Duruşmadan sonra sultan, "Peygamberin şanına gölge düşüren bu kâfirin serbest bırakılmasına öfkelenerek, Şeyhülislâm Kemalpaşazâde ile İstanbul kadısının huzurunda ikinci bir duruşma emretmiştir. Molla ile şeyhülislâm arasında bir tartışma olmuş, Şeyhülislâm Mollayı susturabilecek kanıtlar göstermiştir; fakat molla görüşlerini değiştirmemiş, kadı da idamına hükmetmiştir.
1537'de imparatorluktaki tüm beylerbeylerine, peygamberin sözlerinin doğruluğuna karşı şüphe gösteren herkesin kâfir sayılıp idam edilmesi hakkında bir ferman yollanmıştır. Başka bir ferman da her köyde bir cami yapılmasını ve Cuma namazında tüm halkın cemaate katılmasını emretmekteydi. Bu, sünnî cemaatle namaz kılmak istemeyen "sapkınlara" karşı alınmış bir önlemdi.
Osmanlı toplumunda aklî ilimleri, tasavvufu, musikiyi, raksı ve şiiri dinsizlik olarak gören bağnaz bir ulema sınıfı, karşılarında da bunların din alanına girdiğini savunan bir sınıf her zaman olmuştur. Camilerde vaizlik yapan ve ders veren şeyhlerle ulema genellikle bağnaz davranmakta idi. Önemli medreselerdeki ulema ya da devlet hizmetinde çalışanlar ise ikinci grubu oluşturmakta idi. Bunlardan biri olan Taşköprülüzâde'nin Osmanlı ulemasında seçkin bir yeri vardı. Halkın cahilliğini kullanarak onları yanlış yola sürükleyenlerden, o "Tanrı bizi din bağnazlarından korusun", diye acı acı yakınırdı. Taşköprülüzâde, Mevzuâtu'l Ulûm adlı kitabında her kişinin kendi mezhebini seçmekte özgür olduğuna, kendi mezhebini tartışmasız doğru, başkalarınınkini yanlış olarak görmenin ve herhangi bir Müslümana küfür yakıştırmanın gerçek Müslümanlığa aykırı olduğuna inananlardandı. Ona göre gerçek mümini yalnız Tanrı seçebilirdi, bu bakımdan, fıkhın uygulamasındaki bağnazlık da tutarsızdı, çünkü bu konularda kimse yanılmazlık iddia edemezdi.
Öteki yüksek ulemanın yanı sıra Taşköprülüzâde de Gazâlî'nin ılımlı görüşlerini kabul ederek dinde bağnazlar gibi bâtınîlerle filozofların da hatalı olduğuna inanmakta idi. Ona göre Kur'an'da gizli manalar arayan ve yanlış yorumlara giden Bâtınîler şeriatı yok etmeye çalışıyor, filozoflar ise İslâm'ın kabul edemeyeceği ilkelerden yola çıkıyorlardı.
Osmanlı medrese ulemasından birçoğu, ilk zamanlardan beri tasavvufi inançlarında Gazâlî'den bir adım daha ileri giderek Îbnü'l-Arabî, Râzî ve Suhreverdî geleneklerini takip etmişlerdi. Taşköprülüzâde de tasavvufun hem ilâhî irfana giden tek tarîk olduğunu kabul eder, hem de ancak kendi terminolojisinin ışığı altında eleştirilebileceğini ileri sürmüştür. Örneğin, mutasavvıfın "Ben Hakkım" deyişini kendi tasavvufi anlamında yorumlamamak, mutasavvıfa haksızlık etmektir. Kanunî Sultan Süleyman saltanatının ilk yıllarında bağnaz ulemânın, halkı tasavvufa karşı kışkırttığını Taşköprülüzâde'den öğreniyoruz.
Taşköprülüzâde, tasavvufi tarikatların ayinlerindeki semâ'ı, musiki ile raksı dine aykırı bulmaz; ona göre bunlar, ruhta Tanrı aşkı ve ilâhî bir vecd uyandırır; müzik ve ruh arasındaki ilişki tanrısal bir sırdır ve semâ ile uyanan ruh, ilâhî irfana kavuşur. Musiki ve semâ ancak dünyevi arzular uyandırmak için kullanıldığında yasaklanmalıdır. Tutucu ulemâ, gene de, semâ'ı küfür olarak görmüş, aynı zamanda camilerin süslenmesi, Kur'an'ın tecvidli okunması ve din bilgisi verenlere para ödenmesi gibi şeylere karşı çıkmışlardır, Tasavvuf kadar aklî ilimler ve skolâstik ilahiyata da, dinî inancı zayıflatıyor diye hücum etmişlerdir.
Bu bağnazlık hareketleri çok geçmeden kamu düzenini tehlikeye sokan ve devleti kaygılandıran biçimlere bürünmüştür. Kur'an ve Peygamber sünnetinin dışında olmamakla birlikte, İslâm toplumunun benimsemiş olduğu inanç ve adetleri "bid'at" diye damgalayan ve halkı bunlara karşı kışkırtan küçük bir vaiz grubu Osmanlı toplumunda yüzyıllardır vardı. Kızılbaşlar üzerindeki baskının doruğa ulaştığı 1558'le 1565 yılları arasında ün salan Mehmet Birgivî (1522–1573) bu ulemâdandır. Birgivî, sultanın hocası Atâullah efendinin himayesinde idi. "Tanrının haram kıldıklarından halkı kalemim ve dilimle korumak benim üzerime farz, susmam ise günahtır", diyerek bir yandan skolâstik ilâhiyatçılarla mutasavvıflara, öte yandan da devlet hizmetindeki yüksek ulemâya saldırıyordu. Hanbelî mezhebini izleyen Birgivî, ölüleri anmak için yapılan ayinleri, şefaat istemek için mezar ve türbeleri ziyaret etme gibi âdetleri İslâm’ın ruhuna aykırı buluyordu. El sıkma, selâmlaşırken eğilme, el ya da gömlek öpme gibi yerleşmiş alışkanlıkları,
peygamber zamanında olmadıklarından sünnete aykırı diye reddederdi. Din hizmetinde çalışanlara para verilmesi, para ve taşınır malların vakıf olarak vasiyet edilmeleri gibi Osmanlı toplumunun bazı temel kurumlarına saldırması kurulmuş düzen için bir tehdit oluşturuyordu. Bu yüzden Şeyhülislâm Ebussu'ûd bu kurumların yasallığını pekiştiren bir fetva çıkarmak gereği duymuştur. Mehmet Birgivî, fetvaların hatalı olduğunu iddia ederek, şeyhülislâma doğrudan doğruya saldırmakta tereddüt etmemiş, onu küfürle suçlamıştır. Öte yandan, dinî törenlerde zikir ve semâ'a karşı yazıları tarikat üyelerini derin kaygıya düşürüyordu.
Mehmet Birgivî'nin öğrencisi Kadızâde (ö. 1635) ile ona bağlı "fakı" denen bir grup vaiz tartışmayı tırmandırıp sürdürmüşlerdir. İstanbul camilerinde vaiz olarak açtıkları din savaşı, derin bir toplumsal karışıklığa yol açarak halkı ikiye bölmüştü. Fakılar, Peygamber zamanından sonra çıkmış bütün âdetlere, İslam’a aykırı "bid'at", bunları yapanlara kâfir damgası vurmakta idiler. Tütün, kahve ve her türlü türkü ve raksın şerîata aykırı olduğunu ilân etmişler, matematik ve aklî ilimlerin medrese eğitiminden kaldırılmasını istemişlerdir. IV. Murat, çocukluk çağı sona erdikten (1632) sonra padişah olarak iktidarını pekiştirmek isteğiyle, İslâm’ın savunucusu görünerek fakıların desteğini kazanmayı denemiştir. Tütün ve içki yasağı türünden yasalar çıkarmış, bunlara uymayanları acımasızca cezalandırmıştır,
Fakıların mücadelesinin sosyal bir yönü de vardı; fakılar yalnız yaygın dinî bağnazlığı körüklemekle kalmamış, aynı zamanda da lükse ve yönetici sınıfların savurganlığına da hücum ediyor, haksızlıklardan ve çağın gevşek ahlâkından da şikâyet ediyorlardı. 1656'da, İstanbul tekkelerine bir saldırı düzenleyip genel bir kıyımla dinî sapkınlığın köküne darbe vurmayı planladıklarında, destekçilerinin çoğu yoksul medrese öğrencileri ve sıradan esnaf idi. Bunların halk yığınları üzerindeki güçlü etkisinin bilincinde olan bazı saray görevlileri fakılardan yana olarak onları kendi iktidar oyunları için kullanmışlardır. Fakıların devlet otoritesini ve toplum ahlakını zayıflattıklarını ve halk arasına fitne soktuklarını iddia eden yüksek makamlardaki ulemâ ve genelde tüm bürokrat sınıf fakılara karşıydı. Diktatörce yetkilerle işbaşına gelen Köprülü Mehmet Paşa (ö. 1661) vezir-i âzam olduğunda, kışkırtıcı fakıları İstanbul'dan sürerek durumu sakinleştirmiş ve iç savaşı önleyebilmiştir.
Bu muhalefetin kuramsal temeli, tüm Osmanlı kültür ve toplumunu etkileyen bir sorun olan İslâm'daki "bid'at" sorunudur. Yüksek ulemânın bu konudaki kanısını, İslâm toplumunun büyük bir bölümünün benimsediği örfî alışkanlıklarla bid'atların güç kullanılarak kaldırılamayacağını ve kaldırılmaması gerektiğini yazan Kâtip Çelebi özetlemiştir. Ona göre, herhangi bir yenilik şerîata uygun olmayabilir, ama Tanrı kulu insan, çaresiz ve eksikleri olan bir varlıktır, Tanrı ise rahîmdir. İslâm hoşgörüyü, affı, güç kullanmaya yeğ tutar; üstelik, karşı dirence sebep olduğu ve devlet ve toplumu kargaşaya sürüklediği için güç kullanmak yanlıştır. Ayrıca, kanunlar zamanla değişir; Tanrı, insan ilişkileri konusunda belli nedenlerden ötürü birtakım kanunlar koymuştur ama, o nedenler ortadan kalkınca o kanunların geçerliliği kalmaz. Kâtip Çelebi, başta İbnü'l-Arabî olmak üzere, mutasavvıfları savunmuştur. Bağnazlığın gerçek tedavisini, II, Mehmet zamanında olduğu gibi, aklî ilimlerin eğitiminde görmüştür. Mehmet Birgivî'nin tarih ve felsefe okumadığı için örf ve âdetlerin toplumsal rolünü anlamadığını ileri sürer. Tartışmanın her zaman yararlı olduğuna inanırdı; ancak, dinî sorunları halk değil, yalnız ulemâ tartışmalıydı.
Resmî Osmanlı çevrelerinin bid'at hakkındaki genel görüşü, hoşgörülü Hanefiliğin icma kavramının dinî ve hukukî kanılara kaynak olması yönündeydi. Karşılarındaki Mehmet Birgivî ve fakılar ise, Hanbelîlerin gelenekçiliğini benimsemişlerdi. Bunlar, yüzeysel bir Kur'an ve sünnet yorumunun kabul edemeyeceği her yeniliği İslâm’a aykırı görmüşlerdir. Tasavvufa ve din ilkelerinin her türlü bâtınî yorumuna karşıydılar. Günümüzde, İslâm toplumlarının modernleşme çabaları bu iki karşıt görüşün bir kez daha çatışmasına neden olmaktadır.

Halil  İNALCIK :Osmanlı  İmparatorluğu Klasik  Çağ (1300-1600) S:187-193 Çeviren: Ruşen  SEZER  Yapı  Kredi Kültür  Sanat  Yayınları 3.Baskı   İstanbul, 2003

OSMANLI  TARİHİ  SAYFASI