ENVER PAŞA'NIN KARAKTERİ

ENVER PAŞA'NIN KARAKTERİ

Onu yakından tanıyan herkesin üzerinde birleştiği nokta Enver'in bir insan olarak mükemmel ahlaki değerlere sahip olduğudur. Bir gün bile hiddetlendiğini, ağzından çirkin ve kaba bir sözün çıktığını gören olmamıştır. Sevinmek ve öğünmekten nefret eder, kızıp öfkelendiği zamanlarda bile ölçülü konuşmasını bilir, sır saklamak ve niyetini dışa vurmamak hususunda olağan üstü bir kudreti vardır. Sulh ve sükûn onun nazarında yoklukla eşittir. Bir insanın çıkabileceği en yüce makamlara yükseldiği halde samimiyetini ve mahviyetini kaybetmemiştir. Keskin bir zekâ, salim bir muhakeme, muhatabını iyi tanıma gibi yaşından beklenilmeyen yaratılıştan edep ve terbiye sahibidir. İffet ve namus timsali, feragatin en üst sınırında, hayat ile ölüm arasında fark görmeyecek derecede idealist olarak yaşamıştır. Hiçbir engel ve tehlike kabul etmeyen kalbi ona bir an bile korkunun heyecanını tattırmamıştı. Ruhunda o kadar inatçı bir azim ve sebat vardı ki bunu yenmek mümkün değildi. Hayatında attığı adımların hiçbirini geri çektiği görülmemiştir. Daima şahsî cesaretin zirvesinde yaşamış, hayatı savaştan ibaret kabul ederek her zaman tehlikenin en önünde bulunmuştur. Makedonya'daki çete savaşlarındaki haklı ününü de bu şekilde en az on kere ölümden dönerek kazanmıştır. Trablusgarp'ta gülleler arasında dolaşır, Başkomutandır yine avcı hattındadır. Nihayet, Belcivan'da ölüme giderken bir avuç atlının en önündedir.

Enver Paşa, İmparatorluğun geleceğini eline almak üzere Trablusgarp'tan yola çıktığı günlerde yazdığı mektuplarda içinde bulunduğu ruh halini berrak bir şekilde ortaya koyar.

"Bu genç ve idealist subayın bir tek düşüncesi vardır, vatanının refahı için çalışmak ve onun menfaatlerini korumak. Bunu gerçekleştirmek için feda etmeyeceği hiçbir şey yoktur. İstediği her şeyi söyleyebilmek için bazen şair olmak ister, en büyük kararları şairane hisleri tuttuğunda, zihni günlük hayatın küçüklüklerinden kurtulduğunda alır. İşte bir yıl boyunca Trablusgarp'ın yiğit insanlarıyla savaşarak kurduğu krallığı utanç verici bir sulhtan sonra, tarif edilmez acılar içinde terk etmektedir. O yeni bir yolculuğa çıktığının farkındadır ve güçsüz değildir. İmkânsız zannedilen bütün projeleri tek başına gerçekleştirmeye yeterlidir. Devleti ve vatanı kurtarmak için ya çok güçlü bir kabineyi işbaşına getirecektir, ya da tarafsız bir hükümet ile orduyu siyasetten kurtaracaktır. Akıntıya karşı kürek çekecektir ya da uçurumdan aşağıya yuvarlanacaktır.

İstanbul'a geldiğinde şerefsiz de olsa yaşamak isteyen bir sürü insanın, memleketi onu yutacak olan yıkıntıya doğru götürmekte olduğunu görür. Şu anda titrek elleriyle birkaç ihtiyar her şeyden çok sevdiği sevgili vatanının vasiyetnamesini imzalamaktadır. Bu sınırsız sevgi bir gün onu, nasıl neticeleneceğini bilmediği bir çılgınlığa atacaktır. Etrafında dost olsun düşman olsun korkak ödlek, tedbirli, kendi menfaatini düşünen insanları gördükçe kahrolmakta, bütün dünyası alt üst olmaktadır. Herkes ondan bir şeyler beklemektedir. Oysa o genç insanlar ve hakiki vatanseverlerden başka herkesi hatalı ve düşman görmektedir. Keşke hayatı vatanın hayatının yerini tuta bilse de o, hayatını feda etse. Şayet kabine Edirne'yi hiçbir çaba göstermeden bırakmaya kalkarsa o, orduyu terk edecek, açıktan açığa harp çağrısında bulunacak, vatanı kurtarmak ya da şerefiyle ölmek için her şeyi alt üst edecek, daha iyisini kurmak için yıkacak!. Kendini bütün bir Bulgar ordusuna karşı koyacak kadar güçlü hissetmektedir."

"Ah savaş çıksa! Kabine nota hazırlıyor, O müttefiklerin kabul etmemesi için Allah'a dua etmektedir. O zaman harp çıkar harp, yani Türkiye için hayat. Ah şu lanet olası sulh yaklaşmaktadır.
Alınan bütün yaraları çok daha derinden hissetmek, çok daha şiddetli bir intikama hazırlanmak için gelecek nesiller bu günlerde yaşanan utancı hissetmeli ve düşmanlara bunu çok daha ağır bir şekilde ödetmelidirler."

"İşte düşmanın İstanbul'un burnunun dibinde yaptığı vahşetler!. Bunlar tam olarak anlatılabilseydi uzaktaki zavallı müslümanların başlarına neler geldiği daha iyi anlaşılırdı. Ama kin kuvvetleniyor İntikam! İntikam! İntikam! Başka kelime yok."

O, Sultan Reşat’ın tahta geçiş gününü kutlama şenliklerindedir. Bandonun sesleri bir an, Edirne önlerinde ölen kahraman askerlerin, hunharca kesilen çocuk, kadın ve ihtiyarların çığlıklarını ve kanlı manzaralarını hayalinde canlandırır. Kendini kaybetmiştir. "Ey Avrupa milletleri!" der. "Ben Allah adına yemin ediyorum ki bu zavallıların intikamını alacağım.'". Yumruklarını sıkar "Ah kalbimi parçalayan bu şeyleri bir an olsun unutabilseydim!.

Enver Paşa'nın kendi mektuplarından derlenen bu satırlar onun ruh dünyasını ortaya koyması yönüyle önemlidir. Savaşta hayat bulan bu şiirsel dünya hiçbir güçlüğü hakiki zorlukları ile tartmak zahmetine katlanmamıştır. Talih çok geçmeden dualar ederek beklediği fırsatı önüne çıkarır. Başkumandan Vekili, Harbiye Nazırı Enver Paşa çılgın bir savaşla karşı karşıyadır. O bütün gücünü savaşa girmek için kullanacak, mazlum müslümanların intikamını alacak, her şeyin üstünde tuttuğu aziz vatanını kurtaracaktır. Bununla beraber bu düşüncelerde o yalnız değildir. O ardında feveran eden bir ruhun temsilcisidir. O artık bir liderdir ve en önde olmalıdır.

HARBİN BAŞINDA ENVER PAŞA

Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olan Enver Paşa, padişahın vekili olmak sıfatıyla "umumen kara ve deniz ordularının en büyük amiri, padişaha ait hak ve yetkilerin temsilcisi ve uygulayıcısı ve bütün nazırların da üstünde” bir makam sahibi olarak harbin başında siyasi ve askeri prestijinin zirvesine çıkmıştır. Gerek İttihat ve Terakki'nin ona yüklemek istediği imaj, gerekse Türkiye'de çalışmak isteyen yabancı güçlerin ondan daha iyi birini bulamamaktan gelen takdirkâr tavırları Enver Paşa'nın karizmasını her geçen gün biraz daha artırmıştır.

"Anarşi kangrenini dağlayan kızgın demir", "Ölüm meleği", "Enerji Kaynağı" ve "Korkulan adam" gibi ifadeler, dış basında kullanılırken Ziya Gökalp’ın onun hakkında söylediği "Melekler bu milletin kurtulacağını ona fısıldadılar" türünden övgülerin Enver Paşa'nın sorumsuz davranışları üzerinde etkili oldukları açıktır. Vakıa bir büyük harbe girerken millete kahramanlar lazımdır. Çok defa moral değerlerin maddi imkânlar kadar etkin oldukları buhran dönemlerinde görülmüştür. Yeter ki kahramanlar, kendilerini tek başlarına bir milletin yerine koymasınlar.

Milliyetçi fikir akımlarının, genç Türk aydınlarının ruhunu ateşlendirdiği yeni bir dönemin başında bir kahramana ihtiyaç vardı. Henüz fikir seviyemiz devletin ve toplumun bünyesini kemiren hastalıkları teşhis edecek bir noktaya gelmemişti. Milletin ve ordunun beklediği bir büyük liderdi, onu bulduğu gün Fatihlerin, Yavuzların şanlı günlerine geri dönecektik. Enver Paşa daha 11 Nisan 1913 tarihli bir mektubunda "Bu ordu mağlubiyet için yaratılmamıştır. Sadece başlarında büyük bir kumandanları yok. Demir gibi bir irade ile dünyaya hakim olunur." diyordu. Acaba Enver Paşa bu beklenen lider olabilir miydi? Hiç değilse bir asırdır bizi her taraftan kuşatan işgaller, anlaşmalar, imtiyazlar yırtılıp atılamaz, memleketin kaderi "titreyen elleriyle sevgili vatanın vasiyetnamesini imzalayan ihtiyar vezirler"den kurtarılamaz mıydı. İttihat ve Terakki, Enver Paşa'yı Türk efkârındaki bu ihtiyaca cevap vermek için hazırlamıştı. Hürriyet kahramanının, ahlaki faziletlerine Trablusgarp'taki başarıları ve Edirne fatihliği de eklenince bu rolü üstlenmesi için hiçbir engel kalmadı.

Ne var ki Enver Paşa'ya yüklenen misyon da Enver Paşa'dan beklenenler de bilimsel düşüncenin temel kuralı olan illiyet prensibine aykırıdır. Altı asırlık bir devleti içten içe çökerten hastalıklar teşhis edilmeden ve bütün müesseseleri içine alan doğru tedavi usullerini uygulayacak kadrolar yetişmeden devlet adrese yazılı kahramanlar ile kurtarılamazdı.

Dr:Ramazan  BALCI:Tarihin  Sarıkamış  Duruşması 
S:131-135   Tarih  Düşünce  Kitapları İstanbul

OSMANLI  TARİHİ  SAYFASI