|
ERTUĞRUL FIRKATEYNİ'NİN JAPONYA YOLCULUĞU
I. HAZIRLIK
A. YOLCULUĞUN SEBEBİ
II. Abdülhamit, Japonya ile ilişkilerde somut bir gelişme sağlamak için
harekete geçerek öncelikle İmparator'un gönderdiği nişana, Osmanlı Devleti'nin
en büyük nişanı ile karşılık vermek istemiştir. Ancak, bunun pek fazla
duyulmaması için başka bir ad altında yapılması gerekiyordu. Görünürdeki
sebep de Deniz Harb Okulu öğrencilerinin, okulda teorik olarak gördükleri
ve aldıkları bilgileri denizde uygulamalarıydı.
1854'ten sonra, dış ülkelerle ticari ilişkiler kurmaya başlayan Japonya,
1880 yılında İstanbul'a ticari amaçlı bir heyet göndermişti. II. Abdülhamid
buna karşılık bir heyet göndermek istiyordu. Ancak Rusları da kuşkulandırmak
istemiyordu. Bu sebeple gidecek olan heyete resmi bir hüviyet vermek istiyordu.
Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa'ya 1863 yılında Hüdavendigar Okul Gemisi'nin
Trablus ve Tunus'a, 1873 yılında Muhbir-i Sürür Fırkateyni'nin Basra'ya
yaptığı seyahatler göz önüne alınarak, Ertuğrul Fırkateyni'nin de okul
gemisi olarak Japonya'ya gönderilmesini emretmiştir.
Abdülhamid'in tahta çıktığı günlerde, 1878 yılında, "Seiki" adlı
Japon harp gemisi Avrupa gezisi sırasında iken İstanbul'a uğramıştı. Abdülhamit
bu geminin kaptanı Yarbay İnoue'ye ve yine 1881'de İstanbul'a gelen Yoshida
Masaharu'ya da Avrupalılar ile aralarında durum düzelince mutlaka Japonya'ya
bir harp gemisi göndereceğini söylemiştir.
"Yoshida:...harp geminizin ülkemize gönderilmesini ve devletinizin
dev bayrağının Doğu'da parlatılmasını istiyoruz.
Padişah: Ben de uzun zamandır bunu düşünmekte olmama rağmen biliyorsunuz
son zamanlarda Avrupa ülkeleriyle meşgul olduğumdan isteğimi yerine getiremiyorum.
Umarım ileride sakin günler gelirse mutlaka harp gemimizi göndermekle İmparator
hazretlerinizin keyfini sorduracağım".
Ertuğrul Fırkateyni, Japonya yolunda iken, Alman İmparatoru II. Wilhelm,
2 Kasım 1889'da İstanbul'a gelmiş ve 6 Kasım'da da ülkesine dönmüştü. 8
Kasım tarihli "Times" gazetesi, bu ziyaret sonucunda Almanya
ve Osmanlı Devleti arasında kesin bir anlaşma olmadığını, ancak Alman İmparatoru'nun
elde ettiği maddi ve manevi semerelerin ileride Almanya'nın Osmanlı Devleti'nde
etkili olacağını gösterdiğini yazıyordu.
Bu ziyaretten önce 26 Ağustos 1889'da iki ülke arasında yeniden bir ticaret
anlaşması imzalanmıştı. 1890'dan itibaren Abdülhamit, Almanya ile bir uyuşma
dönemine adım atmış oluyordu. Başka bir ifadeyle Almanya'yı İngiltere'ye
karşı bir tedbir olarak düşünüyordu.
Alman İmparatoru'nun 1889'daki İstanbul'u ziyareti, İngiltere tarafından
memnunlukla karşılanmıştır. Son yıllardaki Osmanlı-Rus yakınlaşmasına karşı
dikkatli olan İngilizler, bu ziyaretten çok hoşlanmışlardı. Çünkü bu durum
hem Çar'ı rahatsız edecekti, hem de Padişah Alman-Rus muhalefetinin Osmanlı
Devleti'nin tarafsızlığını sürdürmesi için faydalı olduğunu görecekti.
Alman İmparatoru'nun ziyaretinden sonra daha da gelişen Türk-Alman yakınlaşmasının
asıl amacı İngiltere'ye yönelikti. Ancak böyle bir hareket, Türklerin Alman-İngiliz
taraftarı olmasını istemeyen Rusya'yı, aksi yönde kışkırtabilirdi. Rusya
tehlikesini yumuşatmaya uğraşan Padişah'ın, bu devlete, Osmanlı Devleti'nin
İngiltere ile bir ittifaka girişmeyeceğini göstermesi gerekiyordu.
Ayrıca İngiltere ile Osmanlı Devleti'ni karşı karşıya getiren bir mesele
daha vardı ki o da hilafet idi. 1877'de, Hindistan'da imparatorluk kuran,
1882'de Mısır'ı işgal eden, Arabistan'ı da işgal etmek isteyen İngiltere
için, İslam siyaseti büyük önem taşıyordu. Sadece unvan olarak kalmış gibi
görünse de Osmanlı Padişahı'nın bütün Müslümanların emiri yani halife olması
İngiltere için tehlikeliydi. Bu sebeple İngilizler "Arap hilafeti" konusu
üzerinde çalışmaya başlamışlardı. 19 Ekim 1876'da Londra'da yayına başlayan "Mir'at-al-Ahval" gazetesi
Osmanlı hilafetini kabul etmeyen Arapların sözcüsü durumundaydı.
İngilizler bu gazeteye para yardımında bulunuyorlardı. İngiliz basınının
önde gelenlerinden "Times" hilafetin Osmanlılara kanuna uygun
olarak geçmediğini, zorla alındığını yazıyordu. Böylece İslam dünyasını;
Türkler ile Arap¬ları bölmek istiyorlardı.
Abdülhamid de İngilizlerin bu hareketlerine karşı birtakım tedbirler düşünmüştür.
Ertuğrulun resmi amacını Japonya'ya iadeyi ziyaret ve Deniz Harp Okulu
öğrencilerinin tatbikatı olarak göstermiş, Panislamizme karşı endişeli
olan Avrupalı diplomatlara ve basına bu işe karışma fırsatını vermemiştir.
Süveyş, Aden, Bombay, Kolombo, Singapur, Saygon, Hong Kong gibi Panislamizm
propagandası bakımından uygun yerleri de seyahat programı içerisinde tutmuştur.
Ertuğrul’un bu seyahati hakkında çıkan yazıların büyük bir çoğunluğunda,
Türk-Japon dostluğunun gelişmesini istemeyen, Rusları kışkırtmamak için "talim
gemisi" ifadesinin özellikle kullanıldığı belirtiliyordu. Ancak bu
görüş, 1904-1905 yıllarındaki Rus-Japon harbinden sonra ortaya çıkmıştır.
O zamanki Rusya ise daha çok, Türk-Alman yakınlaşmasından endişeleniyordu.
Türk-Japon ilişkileri Rusya için fazla bir önem taşımıyordu.
Zamanın Rus Sefiri A. I. Nelidov, Dış İşleri bakanı Giers'e gönderilen
raporda şöyle diyordu:
"Bu kere gönderilecek olan Ertuğrul Fırkateyni'nin asıl amacı, Kızıldeniz
ve Arabistan sularında, Osmanlı bayrağının dalgalandırılması, bir de çok
sayıda Müslümanların bulunduğu Hindistan'da da aynı gösterilerin yapılması
üzerindeki sultanın emelidir... Ertuğrul Fırkateyni, Hindis¬tan'ın bazı
limanlarında, yerli Müslümanların (İngilizler ise onların Sultan'a olan
manevi itaatlerini kırmak için durmadan çalışmaktadır) manevi güçlerini
ve Sultan'a olan bağlılıklarını artırmak için duracaktır..."
Ertuğrul’un Japonya'da kaldığı sürede buradaki Ruslar, gemi mürettabatına
çok iyi davranmışlardır. Kazadan sonra ise Alman kruvazörü Wolf'un olay
yerine gidip kurtarma çalışmalarına girişmesi üzerine Japonya'daki Rus
sefiri, Japon hükümetine, kazazedelerin Rusya aracılığıyla Türkiye'ye gönderilmesi
teklifinde bulunmuştur.
Netice olarak diyebiliriz ki Ertuğrul’un Japonya'ya gönderilmesi, Rusları
rahatsız etmemiştir. Öyleyse Ertuğrul’un gönderilmesinin tek amacı İngiltere'ye
karşı bir tedbirdir. Bunda iki fayda vardır: Birincisi, o zamanki uluslararası
ilişkilerde, İngiliz-Rus dengesinin bozulmaması; ikincisi de İngilizlerin
Osmanlı Devleti aleyhindeki hilafet kampanyasına karşılık verilmesiydi
Yukarıda belirttiğimiz gibi Ertuğrul’un Japonya'ya gittiği 1889-1890 yılı
Avrupa açısından dünya sömürgecilik haritasının çizildiği bir dönemdi.
Almanya bu sömürgecilikten pay almak istiyordu. II.Abdülhamid, İngiltere-Rusya
ilişkisine karşı denge politikası izlemeye çalışıyordu. Bu yüzden 1870'li
yıllarda Avrupa'ya açılmaya çalışan Japonya ile ilişki kurmayı, bu denge
politikası çerçevesinde değerlendirmiş olabilirdi.
Ertuğrul’un Japonya'ya ulaşmasının on bir ay sürmesi, bu ziyaretin amacının
yalnız, Prens Komatsu'nun İstanbul ziyaretini iade etmek değil, ayrıca
başka sebeplere de bağlı olduğu tartışmasına yol açmıştır. II. Abdülhamid,
Ertuğrul'un seyahatiyle iadeyi ziyarette bulunduğunu belirtirken, Osmanlı
sancağını, Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Japonya sularında sallandırarak
Müslüman halkların Osmanlı Devleti'ne olan sempatisini Batı'ya göstermek
istemiştir.
B. GEMİNİN SEÇİMİ
Bir harp gemisinin Japonya seferi
için hazırlanması haberinin duyulması üzerine, bu geminin hangisi olacağı
hakkında, çeşitli söylentiler ortaya atılmıştır. Mesela "Asar-ı Tevfik'"in bu sefer için hazırlandığı
haberleri alınıyordu. Bu görev için bir ara "Hamidiye" ve "Avnullah"'tan
da söz edilmiştir. Bu gemiler içinde "Asar-ı Tevfik", yenilik,
sağlamlık ve makina kuvveti yönüyle Ertuğrul'dan üstündü. Bahriye Nazırı
da bunun farkındaydı. Ancak, Paşa'nın sefere, Ertuğrul'un gitmesini zorunlu
kılan endişeleri vardı: Girit ve Sisam adaları karışıktı. Arnavutluk
tarafında ayaklanmalar oluyordu. Ermeniler de özellikle şark vilayetlerinde
isyan çıkarıyorlardı. Kürt aşiretlerinden Hamidiye alayları teşkil edilmişti.
Bu alayın zabıtan ve ümerası da kendi içlerinden seçilmişti. Yemen, Arabistan
işleri de iyi değildi. Özellikle adalarda çıkabilecek bir isyan anında
donanmanın harekete geçirilmesi için Bahriye nazırına tebligatta bulunulmuştu.
Eldeki gemilerin durumları da pek iyi değildi.
Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa her ihtimale karşı elde birkaç işe yarar
gemi bulundurmak istiyordu. Asar-ı Tevfik'i göndermemesinin sebebi de
buydu.
Neticede Ertuğrul Fırkateyni'nin gönderilmesi artık kesinlik kazanıyordu.
Basında da bu konuyla ilgili haberler çıkıyordu. Japonya'ya gidecek olan
bir "heyet-i mahsusa"dan ve bu heyetin Ertuğrul Fırkateyni
ile gideceğinden bahsediliyordu.
Bahriye Mektebi'ni bitiren öğrencilerin denizde daha iyi yetiştirilmeleri
için, donanmadan uygun bir talim gemisi ile Hind-i Çin ve Japon denizlerine
gönderilmek istenmesi üzerine bu iş için ahşap Ertuğrul Fırkateyni'nin
elverişli olduğu ve Mart sonunda yola çıkarılmasının uygun olacağı 21
Şubat 1888 tarihli tezkere ile bildirilmiştir.
C. YAZIŞMALAR
Meselenin aslı şu idi; Mikado'nun amcası,
1887 senesinde İstanbul'a gelmişti. Padişah bu ziyarete karşılık vermek
istiyordu. Padişah'ın Mikado'ya hediyelerini götürecek olan bir harp
gemisi ile o yıl Mekteb-i Bahriye'den mezun olanların bilgi ve becerilerini
artırmaları uygun görülmüştü. Bunun devletin idare kademesince de onaylandığını
Sadrazam Kamil Paşa'nın 14 Şubat 1889 tarihli tezkeresinden öğreniyoruz.
Kamil Paşa, Bahriye Nezareti'nden eldeki harp gemilerinden hangisinin
eğitim gemisi olarak seçileceği ve hangi mevsimde yola çıkarılmasının
uygun olacağı hakkında bilgi istemiştir. Bunun üzerine Bahriye Nazırı
Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa tarafından yazılan 25 Şubat 1889 tarihli
tezkerede Ertuğrul Fırkateyni'nin bu işe uygun olduğu, gerekli tamiratın
yapıldığı, mevsim olarak da Mart ayı sonunda yola çıkarılabileceği bildirilmiştir.
Kamil Paşa'nın 26 Şubat 1889 tarihli Sadaret tezkeresinden öğrendiğimize
göre, Bahriye Nezareti cevap olarak, daha önce de, Mekteb-i Bahriye'den
mezun olan talebenin öğrendiklerini uygulayabilmeleri için Mehmet Selim
Fırkateyn-i Hümayunu'nun eğitim gemisi olarak kullanıldığını ve Bahr-i
Sefid'de bulunduğunu örnek olarak göstermiş ve bahriye talebelerinin
bu kez Hind, Çin ve Japonya taraflarına gönderilmesi için ahşap Ertuğrul
Fırkateyni'nin seçildiğini, yola çıkış tarihinin de Mart sonu olarak
belirlendiğini bildirmiştir. Ayrıca daha önceleri de 1863'te Hüdavendigar
Okul Gemisi'nin Trablus ve Tunus'a, 1873'te de Muhbir-i Sürür Fırkateyni'nin
Basra'ya gittiği göz önüne alınmalıydı.
Buna karşılık Sadaret makamından gönderilen l Nisan 1889 tarihli tezkerede,
belirtilen geminin ve mevsimin uygun olduğu, Padişah tarafından Japonya
İmparatoru'na gönderilecek olan hediyeler ve İmtiyaz Nişanı'nın firkateyn
komutanı ile ulaştırılacağından komutanın dil bilmesi gerektiği belirtiliyordu.
Bunun üzerine Bahriye Nezareti, 6 Nisan 1889 tarihli tezkeresinde;
Padişah'ın gönderdiği nişanı takdim etmek görevine ve gemi komutanlığına
birkaç dil bilen ve denizcilikte yetenekli olan Osman Bey'in atanmasına,
Yolculuk sırasındaki masraflar ve subayların ailelerinin geçimini sağlamak
için 12.000 kuruşun tahsisine,
Yirmi kişiden oluşan mızıka bandosunun bulundurulmasına,
Komutana kendisinin ve subayların davranışlarına ve yolculuğa dair (nerelere
uğranılacağı vs. gibi) talimat gönderildiği bildiriliyordu.
Bu talimat Bahriye Nezareti tarafından Ertuğrul Fırkateyni komutanına
hitaben yazılmıştı ve on bir maddeden oluşuyordu. Geminin uğrayacağı
yerler ile mürettebatın yapması gerekenler belirtiliyordu. Talimatın
birinci maddesinde Ertuğrul'un yol güzergahı şöyledir:"Mezkur fırkateyn-i
hümayun Dersaadet'ten hareketle Marmaris'e uğrayarak oradan Port Sait'e
gidecek ve kanaldan ba'del-mürur icab eder ise Bahr-i Ahmer'e Cidde veya
Kameron limanlarına dahi uğrayarak Aden'e muvasalatla oradan Bombay veya
doğruca Serendib Adası'nda Kolombo'ya, Gale ve Trinkomali limanlarına
gidecektir. Mahall-i mezkure Hindistan'ın meşhur iskelelerinden olmak
hasebiyle burada görülmeye şayan olan mevaki ve mümkün olduğu halde istihkamat
şakirdana gösterildikten ve icabı kadar aram edildikten sonra hareketle
mevsim rüzgarları gözetilerek Hindistan'ın taraf-ı şarkisinde bulunan
Madras, Pondişeri ve icabında Kalküta limanlarına dahi uğranılarak şayan-ı
temaşa olan mahaller şakirdana gezdirilerek ve lüzumu kadar aram olunarak
buradan dahi kıyam edildikten sonra Akyab nam limana teveccüh edilecek
ve mahal-i mezkure muvasalatta dahi lüzumu görüldüğü kadar oturulduktan
sonra kıyam ile Malaka Boğazı'na müteveccihen seyr ü hareket ve boğaz-ı
mezkurda Penan ve Malaka ve Singapur limanları gibi meşhur limanlar görüldükten
sonra cihet-i şimale teveccüh ile Saygon limanı dahi görülerek Çin'in
meşhur iskelesi olan Hongkong limanına azimet olunacaktır. Burası Çin
ikliminin en meşhur memleketi olmak hasebiyle me-vaki'-i mu'tena ve müstahkem
görülüp icabı kadar aram edildikten sonra kıyam birle lüzumu görüldüğü
ve heyet-i sefinece tensip kılındığı halde Svatov ve Amoy ve Şanghay
limanlarına uğranılarak Çapon'da vaki' (Nagasaki) limanına teveccüh edilecek
ve oradan da Çapon Devleti'nin makarr-ı hükümeti iskelesi olan Yokohama
limanına azimet olunacak ve bi-mennihi teaia şehr-i Teşrin-i evvel'de
Dersaadet'e avdet edilecektir. Mezkur limanlardan başka isimleri ta'dad
olunmayan sair bir mahalle gidilmek ve bu limanlarda ne müddet durulmak
veyahud hın-i hacette es-bab-ı mani'a-i bahriyye hayluletiyle zikr olunan
mersaların bazısı terk olunmak veyahud havaların müddet-i medi-de muhalif
gitmesi hasebiyle limanlarda mu'taddan ziyade durmak gibi hususat kumandan
olan zatın heyet-i sefine ile bil-istişare vuku' bulacak karar ve tedbir-i
makule menut olup ancak bu gibi halatın esbab-ı mucibe ve kavi-yesi sefine
jurnaline dere ve tezbir edilerek Dersaadet'e hin-i muvasalatta Bahriye
Nezaret-i Celilesine izahen arz ve beyan edilecektir".
11 Nisan 1889 tarihli tezkerede Sadrazam Kamil Paşa, yukarıdaki konulara
ilişkin Padişah iradesinin çıktığını, ayrıca Fırkateynin eksiklerinin
olup olmadığının tespitini, eğer varsa giderilmesini ve bir aksilik çıkmazsa
Ramazan Bayramı'nın beşinci günü (4 Haziran 1889) hareket edileceğini,
hareket gününe kadar da eksikliklerinin tamamlanıp hazırlanmasını emrediyordu.
Bahriye Nezareti, bu konuda Sadaret'e bir cevap vermemiştir, 13 Nisan
1889'da Mabeyn Başkitabeti'ne bir maruzat göndermiştir. Bu maruzatta,
Mekteb-i Fünun-u Bahriye'den mezun olan öğrencilerin Ertuğrul Fırkateyni
ile Hind, Çin ve Japonya sularına gönderilmesi, hükümetin emri olduğu
için bu firkateyne bilgili ve yetenekli bir komutan ile muavin (ikinci
komutan) gerekli olduğu, bu görevlere Tekfurdağlı (Tekirdağlı) Ali ve
Cemil Efendi kaptanların atanmasının uygun görüldüğü, rütbelerinin kaymakamlığa
(yarbaylığa) yükseltilerek, Ali Efendi Kaptan'ın komutanlığa, Cemil Efendi
Kaptan'ın ikinci komutanlığa atanmalarının uygun görüldüğü bildiriliyordu.
Mabeyn Başkitabeti'nin bu teklifi kabul ettiği 14 Nisan 1889 tarihli
cevabından anlaşılmaktadır.
Ertuğrul'un gönderilmesi konusunda Padişah iradesinin geç çıkmasının
sebebi, geminin bu kadar uzun bir seyahate çıkmaya elverişli olmadığı
görüşünün yaygın olmasıdır. Japonya'dan gelen bir mektup sözü edilen
nişanın ne zaman gönderileceğini soruyordu. 24 Nisan'da Hariciye Nazırı
bu mektuba nasıl cevap verileceğini Sadaret'e sorduğunda, Kamil Paşa
konuyu Padişah'a bildirmiş, 30 Nisan'da buna cevap olarak yazılan iradede; "...zikrolunan
Nişan-ı Ali'nin vapur-ı mahsus ile gönderilmesi mukarrer bulunmasından
neş'et eylediği..." şeklinde karşılık verilmiştir. Buna dayanarak,
Ertuğrul'un gönderilmesinden bir ara vazgeçilmiştir diyebiliriz. Ayrıca,
3 Nisan 1889 tarihli "Times" gazetesindeki "...Osmanlı
Deniz Kuvvetlerinden bir savaş gemisinin Japonya'ya gönderilmesi düşünülmekteydi.
Ama vazgeçmişler..." şeklindeki haberden anlaşıldığı kadarıyle,
Ertuğrulun Japonya seferi hakkında ortalıkta birtakım söylentiler de
dolaşıyordu.
Sadaret tezkeresi ile emredilen Ertuğrul'un incelenmesi tamamlanarak, "...Fırkateyn-i
Hümayun-u mezkurun Japonya sularına kadar azimet ve avdete ve şan-ı celil-aza-met-i
delil-i saltanat-ı seniyye-yi i'fa için rayet-i zafer-ayet-i Osmani'nin
münteha-yı şark sularında kemal-i muvaffakiyetle temevvücüne vasıta olabilecek
bir hali haiz bulunduğu kemal-i şükran ve memnuniyetle görülmüş..." şeklinde
bir rapor, 9 Mayıs 1889'da hazırlanmış ve Bahriye Nezareti’ne sunulmuştur".
Raporun altındaki imzalar arasında Ertuğrul'un başçarkçısı olan Harty'nin
imzası dikkat çekmektedir. Çünkü Harty'nin daha sonra bu raporu nakzeden
bir başka rapor sunduğu bilinmektedir.
Ertuğrul'un durumu ile ilgili olarak üç rapor verilmiştir. Bunlardan
birincisi yukarıda bahsi edilen inceleme heyetinin hazırladığı rapordur.
Diğer ikisi de İmalat Komisyonu ve Fabrikalar Komisyonu'na aittir.
İmalat ve Fabrikalar Komisyonu'nun hazırladığı raporlarda, Ertuğrul'un
her yönden bu yolculuğu tamamlayabilecek güçte olduğu belirtiliyordu.
Her iki komisyon da raporlarını, 27 Mayıs 1889'da Bahriye Nezareti'ne
sunmuşlardır. Bahriye Nezareti bu raporları, Sadaret'e 28 Mayıs 1889'da
takdim etmiş ve geminin mükemmel bir halde olduğunun anlaşıldığından,
hareket zamanının da yaklaştığından görevinin icrasına; ayrıca on bin
liranın tahsisine emir ve müsaadesini istemişti. Ardından Maliye Nezaretince
gemi komutanlığına maaş, ta'yinat ve kanal rüsumuna ait olmak üzere on
bin adet Osmanlı altınının gönderildiği ve hazineden 14 Temmuz 1889 tarihiyle
Bahriye Dairesinin 1889 senesi tahsisatına geçirildiğini öğrenmekteyiz.
Bu raporların 28 Mayıs'ta Sadrazam'a takdim edilmesi bazı şüpheleri de
ortaya çıkarmaktadır. Çünkü Ertuğrul'un hareket tarihi 4 Haziran 1889
olarak belirlenmişti. İnceleme sonucunun bu tarihe yetişmesi gerektiği
halde, raporlar ancak 28 Mayıs'ta verilebilmişti. Bu gecikmenin sebebi
tam olarak bilinmemekle birlikte Ertuğrul'dan vazgeçme düşüncesi olabilir.
Çünkü Japonya yolculuğu için seçilen Ertuğrul'un bu seyahati tamamlayabileceği
üzerinde şüpheler vardı. Hatta Ertuğrul'un bu yolculuk için uygun olmadığını
belirten Harty bile daha önce Japonya'ya Ertuğrul'un gitmesinde bir sakınca
görmeyen raporun altına imza atmıştı. Komisyonların hazırladıkları raporlar
da gecikince, hareket tarihi 4 Haziran olarak belirlenen Ertuğrul, ancak
14 Temmuz'da Japonya'ya doğru yola çıkabilmiştir.
Ertuğrul'un başçarkçısı olan İngiliz Harty, bir rapor hazırlamış ve raporunda
geminin kazanının hiç değiştirilmemiş olduğunu, kazan yerinden oynatılmadığı
için de kazan altının gözden geçirilmemiş ve onarım görmemiş olması sebebiyle
makinadaki haraplığın, o koca tekneyi 8-9 milden fazla götüremeyeceğini,
hava ne kadar elverişli olursa olsun, yelkenle, bu büyük yolculuğu hiçbir
zaman gerçekleştiremeyeceğini söylemişti. Harty, bu raporu yüzünden görevinden
alınarak, adalar arasında çalışan vapurlardan birine çarkçıbaşı olarak
atanmıştır.
Ancak Harty'nin raporu bir şekilde saraya ulaşmış olmalı ki, Başkatip
Süreyya Paşa imzasıyla, 3 Haziran 1889 tarihli resmi yazıda, Ertuğrul'un
yolda kalmasının pek ayıp ve çirkin olacağı, bu takdirde, başka uygun
bir geminin bu yolculuk için hazırlanmasını ya da Ertuğrul'un mükemmel
bir şekilde tamir edilmesini emreden iradenin çıktığını görmekteyiz.
Bu iradenin aslı bulunamamıştır. Ancak, 6 Haziran 1889 tarihli ve Sadrazam
Kamil Paşa'ya hitaben yazılan ve Ertuğrul'un Japonya'ya gidip gelecek
kadar mükemmel olmadığının duyulduğu, bu sebeple ya Ertuğrul'un iyi bir
şekilde tamiri, ya da yeni bir geminin hazırlanmasının istendiğine dair
üç gün sonra yazılan bir iradeye ulaşabildik.
Harty'nin görevden alınmasına karşılık Bahriye Nezareti, Fırkateynin
eski çarkçısı Harty Bey'in ne sözlü ne de yazılı bir müracaatı olmadığını,
kendisinin gemiden çıkarılmasının sadece Ertuğrul'un bünyesinde yabancı
işçi bulundurulmasının uygun olmadığından ve Adalar Vapuru'na tayinin
ise Londra'dan yeni gelmiş olan bu vapurun yeni sistem makinasını tanıyıp
kullanabilecek bir eleman olmasından kaynaklandığını açıklamıştır. Harty'nin
yerine de Miralay İbrahim Bey, başçarkçı olarak atanmıştır.
Harty yeni görevine gitmeden önce nezarete bir dilekçe takdim ederek,
bu dilekçede Girit seferinde Gamsız Hasan Bey'in yanında çarkçıbaşı olduğunu,
Arkadi Vapuru'nun yakalanmasında büyük bir hizmeti olduğunu, nişanla
ödüllendirildiğini, miralaylığa kadar yükseldiğini belirterek, samimi
olarak bildiklerini söylediğinden dolayı, küçük bir geminin çarkçıbaşılığına
getirildiğini, ancak, Çin veya Hind denizlerinde bile bile ölmektense,
bu vazifede kalmanın kendisine bir lütuf olduğunu ifade etmiştir.
Bahriye subayları arasında da Ertuğrul'un bu seferi tamamlayıp tamamlayamayacağı
hakkında tartışmalar sürüp gidiyordu. Japon Denizi'nde çok büyük tayfunların
olduğu, Ertuğrul'un bu tayfunlara dayanamayıp, bir Karamürsel kayığı
gibi kalacağı ve ayrıca bu yolculuğa yeni mezunların gitmesinin de bu
seferi gerçekleştirmenin zorluğunu daha da arttıracağı söyleniyordu.
Ancak buna rağmen, Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa'nın bu seferi gerçekleştirmekte
ısrarlı olduğu iddia ediliyordu.
Yine Şura-yı Bahriye azasından olan ve İstanbul Vapuru komutanı Şükrü
Paşa da II. Abdülhamid'e dört rapor takdim etmiştir. Paşa raporlarından
birisinde Bahriye Nezaretinin mazbatasını niçin imzalamadığını açıkladıktan
sonra, Ertuğrul'un tekne ve kazanlarıyla diğer bölümlerinin açık denizlere
dayanamayacağını bildirmiş ve bu geminin Japonya'ya gönderilmesinden
vazgeçilmesini istemiştir.
Ayrıca Bahriye Erkan-ı Harb dairesinde ferik rütbeli İngiliz Amirali
Vodz da Padişah'a takdim ettiği arizada; "Ben, bu memleketin ekmeğini
yemiş bir memurunuzum. Doğruyu söylemek ve bu memleketin hayır ve menfaatine
çalışmak vazifemdir. Zat-ı şahanelerine hakikati olduğu gibi arz etmezsem,
vazifeme, vicdanımın emrine ihanet ve küfran-ı nimet etmiş olurum. Ertuğrul
gemisi, gerek makinaları, gerek bünyesi itibariyle açık denizlere tahammül
edecek metaneti haiz değildir. Japonya'ya gidip gelebilecek kudret ve
kuvvette olduğu hakkındaki bütün iddialar ve mazbatalar yalan ve yanlıştır.
Bu hususta zat-ı şahaneleri iğfal ediyorsunuz. Bu hakikati huzur-u şahanelerinde
ve bütün bahriye mütehassıslarının muvacehesinde izah ve isbata muktedirim.
Bu geminin Japonya'ya gönderilmesinden vazgeçilmesini istirham ederim" diyordu.
Bu gibi görüşler sadece Ertuğrulun yolculuğu ile ilgili değildir. Japonya
yolculuğu hakkında da söylenenler dikkati çekmektedir. Mesela Japonya
seferinin Bahr-i Sefid seferleri ile asla kıyaslanamayacağı söyleniyordu.
Bahr-i Sefid yolculuklarında bir limana iltica etmek mümkündü. Halbuki
Aksa-yı Şark seferinde bu o kadar da kolay değildi. Bu sebeple bu yolculuk
sırasında uğranılacak limanlar, geçilecek denizler ve özellikle geminin
karşılaşacağı mevsim rüzgarları hakkında bilgiler veriliyordu.
l Temmuz 1889 Pazartesi günü, Bahriye Nazırı, Sadrazam tarafından çağrılmıştır.
Bunun sebebi de Padişah'ın Ertuğrul'un yetersizliği üzerine çıkan dedikodular
hakkında geminin Japon seferini yapıp yapamayacağı konusunda kesin karara
varmak istemesiydi. Bunun için de 23 Haziran 15 Temmuz'da Cuma selamlığında
Ertuğrul mürettebatı Padişah tarafından teftiş edilecekti. Neticede Padişah
mürettebatı beğenmiş ve geminin 2 Temmuz/14 Temmuz 1889 Pazar günü Japonya'ya
hareketini emretmişti.
D. ERTUĞRUL FIRKATEYN-İ HÜMAYUNU
Ertuğrul Fırkateyni Sultan Abdülaziz döneminde yaptırılmıştır ve 19 Ekim
1863 Pazartesi günü Padişah huzurunda denize indirilmiştir.
Sultan Abdülaziz, 25 Haziran 1861'de tahta geçmiştir. Bu dönem dünya
gemiciliğinde mühim yeniliklerin başlangıç yıllarıdır. Gemilerde yelkenlilerden
buharlılara, ahşap teknelerden saç teknelere geçilmekte ve gemiler zırhla
kaplanmaktadır. Bundan sonraki otuz yılda meydana gelen gelişmeler, büyük
bir hıza ulaştı. Bilimdeki ilerlemeler, gemilere tatbik edildi. Dretnot
icat edildi. Denizaltı, mayın, infilaklı mermiler ve diğer deniz araç
ve silahları bu dönemde bulunmuştur.
Osmanlı Devleti denizciliğinde de ilk kıpırdanışlar Sultan Abdülaziz
döneminde görülmektedir. Abdülaziz 29-30 Mayıs 1876'da tahttan indirilmiştir.
Arkasında 25 zırhlı, yüzden fazla ahşap gemiden kurulu, sayıca dünyanın
ikinci büyük donanmasını, top fabrikalarıyla birlikte modern bir tersane
ve batı ayarında birkaç askeri fabrika bırakmıştır.
II. Abdülhamid ise tahta geçtikten sonra, donanmayı Haliç'e demirletmiştir.
Bunun sebepleri şöyle sıralanabilir:
Donanmanın kendisini de amcası Abdülaziz gibi tahttan indireceği korkusu.
Donanmayı yenilemek ve yaşatmak borçlanmak demektir. Osmanlı Devleti'nin
eski borçlarını temizlemek, yeniden borçlanmamak arzusu.
Ruslara taviz vermek.
İngilizlerle dost geçinmek.
Bunların hepsi doğru olabilir. Ancak en geçerli sebep borçlanarak kurulan
donanmanın Osmanlı-Rus harbinde (93 Harbi) hiçbir varlık gösterememiş
olmasıdır. Bu dönemde, saraydaki Paşalar da donanmaya yabancı olunca,
donanma kaçınılmaz olarak Haliç'e demirlenmiştir. II.Abdülhamid bu konuyla
ilgili şunları söylemektedir: "İstanbul Konferansı göstermişti ki,
Abdülaziz Han'ın orduyu ve donanmayı güçlendinme yoluna girmesi, büyük
devletleri telaşlandırmış ve bu teşebbüs hayatına mal olmuştu. Daha sonra
kopan Rus muharebesi ordunun güçlendiğini ortaya koymuştur. Eğer hanedana
baş kaldıran subaylar ve hanedana bağlı subaylar meselesi olmasaydı Rus
ordularını durdurabilecek ve zaferi kazanabilecektik. Demek orduya verilen
emekler boşa gitmemişti.
Buna karşılık bu muharebe, donanmanın sayı üstünlüğüne rağmen bir iş
göremediğini de ayrıca ortaya koymuştur. Çünkü bizim gemilerimizin hemen
hepsinde İngiliz çarkçıbaşıları vardı. Bu, donanma İngilizlerin elindeydi
demektir. Bu çarkçıbaşıların bazılarını muharebenin başında değiştirmek
istediğimiz zaman, İngiltere elçisi saraya koşmuş ve bu teşebbüsün İngiltere'ye
itmadımız olmadığı biçiminde yorumlanacağını açıkça söylemekten çekinmemişti.
Öyleyse, bir donanmamız yok demekti. Çünkü bu donanına, hem Fransızlarla
İngilizleri bize düşman ediyor, hem savaşta bir işe yaramıyordu. Faydası
olmayan, fakat mazarratı olan bir şeyi muhafaza etmek aklın icabı dışındadır.
Donanmayı Haliç'e çektirdim ve böylece Fransız ve İngilizlere, Akdeniz'de
kendileri ile boy ölçüşmeye niyetimiz olmadığını anlatmış oldum. Gerçekten
bu tedbir uzun süre İngilizleri ve Fransızları bizimle uğraşmaktan uzak
tutmuştur".
Ertuğrul daha önce de belirtildiği gibi 1863 yılında İstanbul-Kasımpaşa
Tersanesi'nde inşa edilmiştir. Makina ve kazanları 1864'te İngiltere'de
monte edilmiştir, 1865'te Kosova ve Hüdavendigar gemileriyle birlikte
İngiltere'den yurda dönerken Cherburg, Toulon ve bazı İspanyol limanlarına
uğramış, İstanbul'a gelişinde de Beşiktaş Sahil Saray-ı Hümayunu (Dolmabahçe
Sarayı) önünde demirli kalmış, bir süre sonra da Haliç'e kapatılmıştır.
Ertuğrul'un ölçüleri ise şöyledir:
Boyu 250 kadem,
Genişlik 50 kadem,
Umk (Derinlik) 25,6
Çektiği Su 20.6 kadem
Tonu 2344
Makinası 600 beygir gücünde, adi konderserli, ufki çift silindirli
Kömürlükler 450 ton kömür alır
Sürati 10 mil
SİLAHLARI
8 adet 15 santimlik Krupp topu, 5 adet 150 librelik Armstrong topu, 2
adet 4, 2 adet 3 fontluk Krupp, 2 adet 5 namlulu Hockins, 2 adet 5,
4 adet namlulu Nordenfeld, l adet 12 ve l adet 6 librelik roket kovanı,
l torpido atış kovanı, 2 torpido, 100 Martin Henry tüfeği, 100 Wenchester
tüfeği ve 40 adet tabanca.
Yani Ertuğrul 79 metre boyunda, 15,5 metre genişliğinde idi ve 8 metreye
yakın su çekiyordu. 60 ton su alıyor, aldığı kömürle de 10 mil süratle
9 saat seyredebiliyordu. Gemi zamanına göre modern araçlarla donatılmış,
elektrikle aydınlatılmıştı. Bunlar göz önüne alınarak teknenin çürüklüğünden
başka kusuru yoktu denilebilir.
MÜRETTEBAT
Ertuğrul'a komutan olarak Miralay Osman Bey'in
tayin edildiği daha önce ifade edilmişti. Bahriye Nazırı Bozcaadalı
Hasan Hüsnü Paşa, daha önce Ertuğrula komutan olarak Osman Bey'in büyük
kardeşi Albay Mehmet Raşit'i seçmişti. Ancak kendisi geminin durumunun
berbat olduğunu söyleyerek bu görevi kabul etmemişti. Nitekim Albay
Osman Bey Süveyş'ten kardeşi Albay Mehmet Raşit'e yazdığı mektupta; "Ertuğrul'un komutanlık vazifesini
kabul etmemekte çok haklısın, Japonya'ya gitmek şöyle dursun bu gemi
ile şuradan şuraya gidilemez... Ben de bunu kabul etmeyecektim ama! Hem
kayınbabamın sözünden çıkmak istemedim hem de bir türlü geçinemediğim
karımdan kurtulmak istedim. Ölürsem de gam yemeyeceğim" diyordu.
Ertuğrul'un mürettebat sayısı kaynaklarda farklı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Süleyman Nutku, subayların ismini ve sayısını ayrıntılı olarak verirken
erlerin sadece sayısını vermekle yetinmiştir. 54 subay ve 553 er olmak
üzere toplam 607 kişiden bahseder.
Bazı çalışmalarda da, Ertuğrul'un mevcudu toplam 609, 61 subay ve memur,
548 er ve erbaş olmak üzere toplam 609 kişi; 56 subay 537 er toplam 593;
62 su¬bay 547 er ve erbaş, toplam 609; 61 subay ve memur 548 er toplam
609; 56 subay 537 er ve erbaş, 6 sivil personel olmak üzere toplam 599;
toplam 607; 56 subay, 591 er ve bazı sivil teknisyenler olmak üzere toplam
655; 44 subay, 14 mühendis (yüzbaşı), 591 er, 5 sivil ve l şair olmak
üzere toplam 655 olarak verilmektedir.
Burada kazanhane işçilerinden Sürmeneli Osman bin Mehmed Usta'nın 750
kuruş aylıkla Ertuğrul'un kazancılığına Fabrikalar Komisyonu tarafından
atandığını belirtmekte gerekir.
Japonya yolculuğu sırasında nerelere uğranılacağı hakkında bir talimat
Ertuğrul'un komutanına verilmişti. Bu kez ise gemi personelinin uyması
gereken kuralları açıklayan bir talimat daha açıklanmıştır. 13 maddeden
oluşan bu talimat mürettebatın düzen ve asayişinin sağlanması içindi.
Personelin limanlarda çok güzel ve tek tip kıyafetlerle görülebilmesi
için yeni kıyafetler ısmarlanmıştı. Tüm personele ikişer tane fes, ikişer
takım kışlık, dörder takım yazlık elbise ve üçer çift ayakkabı verilmesi
emredildi. Ancak bunların bir bölümü satın alınabildi. Feslerin kalıplanabilmesi
için de top ambarlarında mangal kömürü ile çalışan bir kalıphane yaptırıldı,
gemiye de bir fes ustası tayin edilmişti.
II. JAPONYA SEFERİ
A. YOLCULUĞUN BAŞLAMASI (İSTANBUL)
Ertuğrul'un hareket tarihi daha önce de belirtildiği gibi Ramazan Bayramı’nın
beşinci günü(4 Haziran 1889) olarak belirlenmişti. Ancak firkateyn 14
Temmuz 1889'da yola çıkabilmiştir. Bunun sebebi daha önce belirtildiği
gibi, inceleme raporlarının Sadrazam'a geç ulaşması ve Ertuğrul hakkında
ortaya çıkan şayialardı.
Gemi hareketinden sonra Ahırkapı önlerine gelince yelken açmıştı. Bahriye
Liman Komutanı Hasan Paşa, tekneyi Yeşilköy'e kadar uğurlamış ve buradan
bir istimbotla geri dönmüştü.
Hasan Ali Yücel, anılarında annesinin ağzından büyükbabası kumandan Ali
Bey, Ertuğrul ve yolculuk hakkında bilgiler vermektedir. Ertuğrul'un
İstanbul'dan ayrılışını da annesinden şöyle aktarmaktadır; "Sultanselim'den
Haliç tabak gibi görünürdü. Ertuğrul da Kasımpaşa'da Divanhane önünde
duruyordu. Hasta, lohusa döşeğinde yatan annemden başka bütün ev halkı,
pencerelerde gemiyi seyrediyorduk. Öğle üzeri bir de baktık, gemi hareket
etti. Bütün askerler güvertede, mızıkalar ey gazileri çalıyor. Yelkenleri
açılmamış gemi, çarkını işleterek yürüyordu. Bayraklarla donatılmıştı.
Zannettik ki Beşiktaş önünde duracak. Halbuki Sarayburnu önünde kıvrılınca
işi anladık. Hepimizde bir ağlama... Böyle gittiler. O zaman halk köprüye,
deniz kenarlarına toplanmış, sesler, bağrışmalar bizim konağa kadar geliyordu:
Besmeleyle Ertuğrul'um demir aldı
Hep ahali sahillerde bakakaldı
Çoluğun çocuğun feryadı arşa vardı
Hak selamet versin şanlı Ertuğrul'a.
Üç direkli firkateyndir gemimiz
Kimimiz, bekarız, evlidir kimimiz
Gayret edin çocuklar Capanya’dır yolunuz
Hak selamet versin şanlı Ertuğrul'a".
B. SÜVEYŞ
İstanbul'dan yola çıkan Ertuğrul, Marmaris limanına, oradan Süveyş'e
gelmiş, Port-Sait'te bir gece kalmıştır. Port-Sait'ten ayrıldıktan sonra
kanalda iki kez kazaya uğrayan Ertuğrul (27-28 Temmuz 1889), burada havuza
alınmıştır. Bu kaza üzerine Bahriye Nezareti, Osman Bey'in yanına bir
iki subay alarak posta vapuruyla Japonya'ya gitmesini ve İmparator'a
takdim edilecek nişan ve hediyeleri teslim etmesini kararlaştırmıştı.
Ancak bu karardan, Osman Bey'den gelen telgraftan, geminin havuza girdiği
takdirde onarımının birkaç gün içinde tamamlanacağının öğrenilmesiyle
vazgeçilmiştir ve Ertuğrul'un 27 Ağustos'a kadar hazırlanması için gerekenin
yapılması istenmiştir.Ancak Ertuğrul 30 Ağustos'ta havuza girmiştir.
Onarımı 10-12 gün içinde tamamlanarak Ağustos'un sonuna doğru yola devam
edeceği gemi komutanından Bahriye Nezareti'ne bildirilmiştir.
Ayrıca Ertuğrul Süveyş'te iken Rus vapuru ile 3 subay, 3 er ve 20.000
okka eşya navlunu ve kamara ücreti olarak 3387 kuruş gönderilmiştir.
Süveyş'ten hareket tarihinin belli olması üzerine, Almanya bahriye rasathanesi
müdürü profösör Neumar tarafından Ertuğrul'un Süveyş-Japonya güzergahı
hakkında bir muhtıra yazılmıştır. Profösör burada, uğranılacak yerlerin
iklimi, geminin gücüne göre nasıl hareket edebileceği v.s hakkında bilgi
vermektedir. Ertuğrul 23 Eylül 1889'da Süveyş'ten ayrılmıştır. Ertuğrul'un
süvarisi Ali Bey eşine gönderdiği mektupta, geminin güzelce tamir olduğunu,
hatta İstanbul'da yapılmayanları dahi yaptıklarını, sadece kazanların
biraz aktığını yazmaktadır.
C. CİDDE-ADEN-BOMBAY-KOLOMBO
Süveyş'ten ayrılan Ertuğrul, Cidde'ye uğrayarak 7 Ekim 1889'da Aden'e
varmıştır. Bu arada, Bahriye Nezareti'nden Ertuğrul gemisi komutanlığına
Aden'den kömür almasının uygun olacağı bildirilmiştir.
Yolculuğun yapıldığı tarihlerde Kızıldeniz'in doğu kıyıları Osmanlı İmparatorluğu'na
aitti. Bahriye Nezareti emrinde olmak üzere Cidde ve Kameron'da bir askeri
liman, Konfide'de bir üs, Hüdeyde'de bir komodorluk bulunuyordu.
Gemi komutanı Osman Bey'den gelen 7 Ekim 1889 tarihli telgrafta, Aden'e
gelindiği, 10 Ekim tarihli diğer telgrafta da Kolombo'ya doğru hareket
edildiği, 21 Ekim tarihli telgrafta Bombay'a uğranıldığı ve 27 Ekim tarihli
telgrafta da Singapur'a doğru Bombay'dan hareket edildiği bildirilmiştir.
Buna göre firkateyn, Kolombo'dan geçip Singapur'a gidecektir.
Buna göre 20 Ekim'de Bombay'a uğranılmıştır ve burada halk Ertuğrul’a
ve mürettebatına büyük ilgi göstermiştir. Bombay'da yayınlanan iki gazete
Ertuğrul hakkında makaleler yayınlamışlardır. Bunlardan "Gücerat
dilinden" Kasıdı Bombay, 28 Ekim 1889 tarihli nüshasında gemiye
karşı olan büyük ilgiden genişçe söz etmektedir. Mürettebatın Cuma günü
camilerde namaz kılması, kıyafetleri ve ahlaklarının güzelliği halk üzerinde
büyük etki bırakmıştır. Gazete özellikle de mürettebatın ahlaken İngilizler’den
çok daha iyi olduğunu yazıyordu. Gazete, Hindistan Müslümanlarının sultana
olan yakınlık ve sevgilerinin bu gemiyi ziyaret için yaptıkları hücumlardan
anlaşıldığını belirtiyordu.
Diğer gazete de İngilizce olarak yayınlanan Avocat of India'dır ve 29
Ekim 1889 tarihli nüshasında Ertuğrul ve mürettebatına geniş yer vermiştir.
Ertuğrul Fırkateyni'nin Hobart Paşa'nın komutasında 1877-1878 Osmanlı-Rus
harbine katıldığı belirtilmiştir. Bu makalede özellikle dikkatimizi çeken,
İngiliz subaylarının Türk subaylarına verdikleri yemektir. İngilizler
(buradaki Glochster Alayı ve subayları) Ertuğrul'un subayları ile Bombay'daki
Osmanlı başkonsolosu Kadri Bey'i yemeğe davet etmiştir. İngilizler'in,
Osmanlı Devleti'nin gemisini sıcak karşılamasının sebebi, halk üzerinde
iyi bir izlenim bırakmak içindir. Çünkü gemiye sadece Müslümanlar değil,
ateşperestler, putperestler de akın ediyorlardı. Buradaki Müslüman¬ları
kendi aleyhlerine çevirmemek isabetli olacaktı.
Bombay'dan ayrılan Ertuğrul, l Kasım'da Kolombo'ya gelmiş ve burada bir
hafta kadar kalarak Singapur'a doğru yola çıkmıştır. Burada da halkın
yakın ilgisini görmekteyiz. Mesela gemi subaylarından birisi (adı verilmemiş)Ceride-i
Bahriye'ye gönderdiği bir mektupta Kolombo hakkında bilgi vermektedir.
Halkın özellikle de Müslümanların giyinişleri, İslam'ı yaşayışları, yemekleri,
evleri vs. hakkında tafsilatlı bilgi bulabilmekteyiz. Bu subay burada
da, yoğun ilgiyle karşılaştıklarını, gemiye yapılan ziyaretlerde izdiham
oluştuğunu anlatmaktadır. Gemiye bir günde gelen kişi sayısının yirmi
bin civarında olduğunu, geminin çevresinin kayıklarla dolu olduğunu da
bildirmektedir.
Bunun yanında Serendib ya da Seylan adasında, Hazret-i Adem'in gökyüzünden
indiği yer vardır ve Hazreti Adem buradan yürüyerek Hindistan'a gitmiştir.
Bu sebeple burası kutsal sayılmaktadır.
Bombay'da olduğu gibi Kolombo'da da sultanın adı hutbelerde okunuyordu.
Gemi Bombay'dan yola çıktığında bir kaza daha geçirmişti, Ancak Kolombo'da
tamir edilmedi. Çünkü burada havuz ve gerekli tamir malzemesi yoktu.
Bu sebeple Singapur'a varmak için acele edilmeliydi. Ertuğrul Singapur'a
varınca da "geri dönün" denilemeyecekti. Zaten İstanbul'a dönecek
güce sahip olan gemi daha yakın mesafede olan Japonya'ya gidebilirdi.
D. SİNGAPUR
15 Kasım 1889'da Singapur'a ulaşıldı. Albay Osman Bey, gemiyi salimen
Singapur'a getirmeyi başardığı için, terfi ettirilerek mirlivalığa (tuğgeneral)
getirilmiştir. Ayrıca Fırkateynin sağkol ağası Ömer Kaptan da binbaşılığa
terfi ettirilmiştir. Ancak Ömer Kaptan'ın neden dolayı binbaşılığa getirildiğine
dair herhangi bir bilgi elde edilememiştir.
21 Kasım 1889 tarihli mazbatada, Bahriye Nezareti tarafından Ertuğrul'un
ya Japonya'ya gitmesi (bunun için de Haziran'a kadar Singapur'da, dönüş
için de Ekim'e kadar Japonya'da kalması gerekiyordu), ya da Osman Bey'in
gemiyi Singapur'da bırakıp yanına birkaç subay alarak o sulara ait posta
vapurları ile Japonya'ya gitmesi, nişan ve hediyeleri İmparator'a sunması,
bir ay içinde Singapur'a ve oradan da İstanbul'a dönülmesi şeklinde öneride
bulunulmuş ve Şura-yı Bahriye'den bu bahiste kesin bir cevap istenmişti.
Şura-yı Bahriye de Babıali'ye bildirdiği kararda eğer Fırkateynin Japonya'ya
gitmesi istenirse mevsim rüzgarlarının esmesine kadar Singapur'da, sonra
da Japonya'da kalmak ve dönüş masrafı için de 40.000 lira kadar miktarın
tahsis edilmesi ya da Osman Bey'in posta vapurları ile Japonya'ya gidip
görevini yerine getirmesi, bu arada Fırkateynin Singapur'un civarındaki
Cava adası ve diğer Müslüman halkı fazla olan yerlere uğrayıp Osmanlı'nın
şanını dalgalandırıp azametini yükseltmesi ifade ediliyordu.
Mektuplarından Ertuğrul'un yolculuğunu takip edebildiğimiz
kumandan Ali Bey, bu kez 15 Kasım 1889 tarihli mektubunda "...buraların gemileri
acayip, yani denizlerine göre yapılmış. Bizim geminin iki veya üç misli
cesametinde olup, bizim mahut ise ekmekçi sepeti gibi gıcırdıyor.Bakalım
gemimiz tahammül ederse ileri, olmazsa geri hareket olunacak zannederim" diye
yazarak buradaki belirsizliği o da ifade ediyordu.
Şura-yı Bahriye'nin kararı hakkında saraydan bir cevap çıkmamış, yaklaşık
bir ay kadar sonra da Bahriye Nezaretinden Osman Paşa'ya 30 Aralık'ta
bir emir gönderilmiştir. Burada bu konuya ilişkin herhangi bir iradenin
çıkmadığı dikkate alınırsa, geminin Japonya'ya kadar gitmesinin düşünüldüğü
anlaşılabilir.
Bu arada Osman Paşa'nın mürettebat için istediği elbiseler de İdare-i
Mahsusa vapuru ile Port Sait kömür memuruna, buradan da, posta vapurlarından
biriyle gemiye ulaştırılmıştır. Ayrıca Bahriye Nezareti tarafından, Ertuğrul'un
Singapur'dan hareket zamanının yaklaşması üzerine, 5.000 liranın gönderilmesinin
de Babıali tarafından Maliye Nezareti'ne emredildiği, Ertuğrul kumandanlığına
bildirilmiştir. Şöyleki;
"... Singapur'da bulunmuş olan Ertuğrul Fırkateyn-i Hümayununun
oradan hareketi zamanı hulul eylediğinden kumandanı canibinden vuku'
bulunan iş'ara nazaran lüzumu acil görünmesiyle beş bin aded İngiliz
lirasının Bank-ı Osmani marifetiyle veya vesait-i saire ile şimdiden
mezkur firkateyn kumandan-ı mumaileyhe ifasıyla...". Ayrıca Osman
Paşa, mürettebatın yemek masrafı için ayrılan paranın yetmediğini de
merkeze bildirmiştir. Bunun üzerine Bahriye Nazırı 15 Mart 1890'da bu
durumu arzetmiş ve Bahriye Şurası tarafından da Fırkateynin subaylarının
yemek masrafları için ayrılan tahsisatın 2.000 kuruş arttırılmasının
kararlaştırıldığı bildirilmiştir. Osmanlı Devleti bir devlet olarak vatandaşı
Banker Ohannes Efendi'den Ertuğrul'a gönderilecek olan paranın gemiye
ulaştırılmasını istemiştir;
"Banker Ohannes Aşiyan Efendi'ye
Japonya'ya doğru İstanbul'dan hareket eden Ertuğrul Fırkateyni'ne ödenmesi
gereken 2.000 adet İngiliz lirasının Bahriye Şurasınca kararlaştırıldığı
gibi, Londra'da bulanan şubeniz aracılığıyla Singapur'da bulunan, adı
geçen firkateyn komutanına teslimi rica olunur.
Paranın orada teslim günü, borsa piyasasına göre yapılmış olan masraflar
her ne İngiliz lirası tutarsa tutsun Osmanlı lirasına çevrilmek suretiyle
ödenecektir. Bu miktar Osman Paşa'ya gönderilecek telyazı üzerine Bahriye
bütçesinden ayrılmıştır.
Yukarıda belirtilen hususlar çerçevesinde gerekli olan paranın hemen
gönderilmesi işleminin tarafınızdan yürütülmesi hakkındaki yazı, Bahriye
Şurasınca hazırlanmış olup, keyfiyyet Osman Paşa'ya bildirilmiştir".
Geminin Japonya'ya nasıl gideceği hakkında görüş alış verişleri böyle
devam ederken, Ertuğrul ve mürettebatı, Singapur'da bulunulduğu süre
içerisinde, halk tarafından son derece samimi karşılanmıştır'. 29 Ekim
1889'da Singapur'dan İstanbul'a çekilen telgrafta, Bombay ve Kolombo'da
30.000'den fazla Müslümanın gemiyi ziyarete geldiği, Singapur'a gelindiğinden
itibaren de Malaka, Sumatra ve Cava'dan Müslümanların, prenslerin ve
ileri gelenlerinin ziyaret akınlarıyla karşılaştıkları bildiriliyordu.
Mürettebat hergün ziyafetlere davet ediliyordu. Hatta Sumatra, Cava ve
Siyam Müslümanları, Felemenklilerin yaptığı mezalimi dile getiren iki
adet yazıyı Osman Paşa'ya vermişler ve Osmanlı Devleti'nden yardım istemişlerdir.
Bunun üzerine bölge Müslümanlarına mümkün olan yardımın yapılması gerektiği,
bu konuda da Avrupa devletlerinden bazılarına, özellikle de İngiltere'ye
müracaat edilmesinin uygun olacağı ve bu ahali için ne gibi teşebbüslerde
bulunulmasını kararlaştırmak üzere konunun Meclis-i Vükela'da görüşülmesinin
kararlaştırıldığı bildirilmiştir.
Bunun yanında halk Ertuğrulu kutsal bir yer olarak görüyor hatta şükranlarını
sunmak için gemide secdeye varıp dua ediyordu. Singapur sularındaki gemilere
de Osmanlı sancağı çekiliyordu.
Ertuğrul, Singapur'da yolculuğa çıkmak için uygun havayı beklerken, dört
aydan fazla bir süre burada demirlemek zorunda kalmıştı. Bu bekleyiş,
sadece masraf bakımından değil, başka hususlar açısından da sakıncalar
ortaya çıkarıyordu.
Mesela, "Times" gazetesi, 5 Aralık 1889 tarihli nüshasında, "...Türk
Fırkateyninin gene arıza sebebiyle Singapur'da yola devam edemeyerek
durduğu, taşınan nişan ve sairenin ise posta vapuruyla gönderileceği..." yazıyordu.
Bunun üzerine Hariciye Nezareti, Bahriye Nezaretinden bu konuyla ilgili
olarak açıklama istemiştir. Bahriye Nezareti de bu makalenin asılsız
olduğunu açıklamıştır. Yine Kolombo konsolosluğundan Londra elçiliğine
oradan da İstanbul'a gönderilen gazete haberinde, Ertuğrul Fırkateyni'nin
Singapur'da beklemesinin sebebinin kömürü ve onu alacak parasının olmamasından,
liman vergisini de verememesinden dolayı olduğunu yazıyordu. Adı geçen
gazete, Kolombo'da yayınlanan "Ceylon Observer" adlı gazeteydi
ve bu gazetede çıkan makale "Novosti" adlı gazetede yayınlanmış,
buradan da Krunştadski ve Stanik ile Journal de St. Petersburg gazetelerine
naklen alınmıştır. Bu konu ile ilgili olarak Osman Paşa ile Singapur
valisi arasında görüşme olmuş ve vali gerçeğe uygun olarak davranılacağı
cevabını vermiştir.
Bahriye Nezareti de Hariciye Nezareti’ne Ertuğrul’un Singapur'da durmasının
sebebinin gerekli olan levazımatı sağlamak ve yelken kullanmak için uygun
havanın beklenilmesinden kaynaklandığını, bu nedenle Ceylon Observer
gazetesinde yayınlanan makalenin taraflarınca tekzip ettirildiğini bildirmektedir.
Singapur'da yayınlanan "Free Press" gazetesi ise Ertuğrul Fırkateyni'nin
arıza sebebiyle yola devam edemeyeceğini, bunun için de nişanın posta
ile gönderildiğini yazıyordu. Bu gazeteye de yazısı tekzip ettirilmiştir.
Bu kez de "Free Press" gazetesinin, Ertuğrul'un mürettebatı
hakkında müsbet fikirler taşıyan bir makalesini görmekteyiz. "Singapur'da
Filika Yarışı" adlı bu makalede Ertuğrul'un mürettebatından övgüyle
söz eden gazete, geminin bandosunun kraliçe hazretlerinin marşını çalmaya
başlayınca hazır bulunanların şaşırdığını ve ardından da Osmanlı Sultanı
ve İslam Halifesi Abdülhamid Han hazretlerinin ömür ve saltanatının devamı
için dua okunduğunu ifade etmektedir.
E. SAYGON – HONGKONG
Ertuğrul 22 Mart 1890'da Singapur'dan hareket etmiş, ancak rüzgarın
şiddetinden ve Singapur'dan alınan kömürün yetmemesinden dolayı Fransız
sömürgesi olan Saygon'a uğrayarak kömür tedarik edilmiştir. 3 Nisan'da
buradan hareket edilmişse de, aksi rüzgardan dolayı geri dönüp 20 Nisan'a
kadar beklenilmiştir. Burada Fransız subayları tarafından gemi mürettebatına
ziyafetler verilmiştir.
Hongkong'a 26 Nisan'da varan Ertuğrul, buradan kömür almıştır. Burası
da İngiliz sömürgesidir.
F. NAGASAKİ-KOBE-YOKOHAMA
5 Mayıs'ta Nagasaki'ye doğru yola çıkmış ve yine kötü hava yüzünden
Foçu'da beklemek zorunda kalmış ve burada yine kömür alarak 18 Mayıs'a
kadar beklemiştir. 22 Mayıs'ta Nagasaki'ye dört gün sonra da Kobe'ye
gelmiştir. Ertuğrul, 7 Haziran 1890'da son durağı olan Yokohama limanına
ulaşmıştır. Ertuğrul limana yaklaşırken, burada beklemekte olan Japon,
İngiliz ve Fransız donanmalarına ait gemiler tarafından karşılanmıştır.
Osman Paşa, 13 Haziran 1890'da İmparator'a Padişah'ın mektubunu, nişanı
ve diğer hediyeleri takdim etmiştir. İmparator Meiji de, o gece verilen
yemekte, Osmanlı nişanını takmıştır. Ayrıca Osman Paşa'ya "Sulilövan" nişanının
büyük kordonu ve yanındaki subaylara da aynı nişanın üçüncü ve daha sonraki
rütbeleri hediye edilmiştir. Türk heyeti ayrıca İmparatoriçe'ye de taç
ile murassa gerdanlığı sunmuştur.
Heyet burada bulunduğu süre içinde karşılaştıkları muameleden son derece
memnun kalmıştır. Türk heyeti, orada kaldıkları süreyi gerektiği gibi
kullanmıştır. Mesela Japonların ve İngilizlerin de katıldığı filika yarışına
iştirak etmişler ve Türk heyetinin bu yarışlardaki olumlu tutumu gazetelere
yansımıştır. Osman Paşa da Tokyo'da yabancı devlet elçileriyle resmi
temaslarda bulunmuştur. Bunlardan Rusya elçisi ile yaptığı görüşmede,
elçi kendisini, görevini başarıyla tamamladığından dolayı tebrik etmiş,
pederi Osman Paşa'nın namını bir kat daha yücelttiğini, böyle bir aile
evladı olan kendisiyle görüşmesini de bahtiyarlık saydığını söylemiştir.
Osman Paşa ise kendisinin Sinop'ta vatanına aynı hizmeti gören Amiral
Osman Paşa'nın torunu olduğunu söyleyerek, tebriki için teşekkür etmiştir.
Rus elçisi bu kez, büyük yanlışlık yapmadığını, bu şerefle de gerçek
dedesini saygı ile anarak Osman Paşa'yı tebrik ettiğini söylemiştir.
Osman Paşa Rus elçisinin aralarında olan bu konuşmayı her yerde anlattığını
söylemektedir.
Burada yine Banker Aşiyan Efendi tarafından Londra'dan Ertuğrul kumandanlığına
27.673 dolar gönderilmiştir. Aşiyan Efendi 7 Ağustos 1890 tarihli istidasında
da, bu paranın 549.390 kuruşa karşılık geldiğini, alacağı komisyonu ve
diğer masraflarıda belirtmiştir.
III. YOKOHAMA-İSTANBUL
A. DÖNÜŞ İÇİN HAZIRLIK
Osman Paşa, Bahriye Nezareti'ne gönderdiği yazıda, Ertuğrulun Japonya'daki
görevini yerine getirdiğini ancak dönüşte güney rüzgarına rastlayacağını
ayrıca Ekim’e kadar olan zamanın da tayfun mevsimi olduğundan, değil
Aden'e, Singapur'a kadar bile gitmesinin zor ve tehlikeli olacağını belirtiyordu.
Bu sebeple, Japonya'nın Uraga, Hyogo ve Nagasaki ve hatta Çin'in Şangay
gibi limanlarına uğranarak, buralarda birer ay beklemenin ve bu zamanın
bu şekilde geçirilmesinin, o zaman esmeye başlayacak rüzgarlarla dönmenin
uygun olacağını ifade ediyordu. Nezaret, Mabeyn'e gönderdiği tezkerede,
Osman Paşa'nın birer ay bekleme önerisinin, geminin Singapur'da uzun
süre kalmasından dolayı çıkan asılsız söylentileri önlemek için olduğunu
ve ayrıca kalabalık bir Müslüman ahalisi bulunan Kalküta'ya da uğramalarının
münasip olacağını bildirmiştir.
15 Haziran'da Osman Paşa'ya bildirilen talimatta, belirlenen limanlara
uğranılıp buralarda belirlenen sürelerden fazla kalınmaması, uygun rüzgarlardan
yararlanarak, kömürden tasarruf ederek bir an evvel İstanbul'a varılması,
dönüş masrafı için de beşbin lira gönderileceği ve bundan başka para
istenmemesi bildiriliyordu.
Bahriye Nazırı bu kez geminin hareket ettiği takdirde Uraga ve Nagasaki'den
sonra, hava müsait olursa güneye yönelerek Batavya'ya gitmesi, burada
Osmanlı Konsolosu ile görüşmesi ve Felemenk limanlarına uğraması halinde
bu durumun önceki güzergahına nisbeten dört yüz milden fazla yol gitmesini
gerektireceğini, bunda bir mahsur yoksa da siyasi olarak bir sakıncasının
olup olmadığını 23 Temmuz'da Hariciye Nezareti'nden sormaktadır. Bunun
üzerine Kamil Paşa iki gün sonra, Ertuğrul'ıın buralarda dolaşmasının
siyasi bir sakıncasının olmadığını, aksine Müslüman halkı memnun edeceğini
bildirmiştir. Dönüş yolculuğunda Ertuğrulun Felemenk limanlarına uğraması
gerektiğini, Osmanlı Devleti'nin Lahey Sefareti de belirtiyordu. Lahey
Sefiri Karaca Paşa, geminin Japonya'ya giderken, Hint Denizi'nden geçtiği
sırada Sunda adalarındaki Müslüman ahali arasında, Hollandalıların Hindistan'daki
limanlarından bazılarında Osmanlı sancağının dolaşacağı haberinin duyulması
ile, hilafete bağlı olan yerli halkın Osmanlı sancağını görmeyi ümit
ettiğini, ancak geminin uğramaması üzerine, bütün hayallerinin boşa çıktığını
yazmaktadır. Müslüman ahali, Ertuğrulun limanlarına uğrayacağı haberine
kendilerini o kadar kaptırmıştı ki Hindistan'daki Hollanda Deniz Kuvvetlerinin
amirali Ertuğrul'u karşılamak için büyük bir özenle hazırlanmıştı. Ertuğrulun
buralara uğramaması, halk üzerinde hayal kırıklığına sebep olmuş, Hollandalıların
ise bu durumdan memnun olmalarına yol açmıştır. Hollandalılar bunu Osmanlı
Devleti'nin aleyhine kullanmışlar ve aleyhte pek çok yazılar yayınlamışlardı,
Lahey'deki Osmanlı Sefiri Karaca Paşa, bu yayınlara karşılık başkonsolos
Rıfkı Bey'in ilişkilerinin iyi olduğu gazetelerle cevap verildiyse de
pek başarılı olamadıklarını, bu sebeple dönüşte geminin buralara uğramasının
iyi olacağını da ifade etmektedir. Karaca Paşa, geminin Sunda Adası'nı
ziyaret etmesini savunurken, Açe'ye uğramasını istememektedir ve bu fikirden
vazgeçilmesini önermektedir. Çünkü Açe'nin yerli hükümdarı, Hollanda
idaresinde olmayı kabul etmediğinden, Hollandalılarla muharebe ve İslam
Halifesine bağlılığını ifade etmektedir. Bu sebeple, Osmanlı sancağının
burada görünmesi, Açe hükümdarına destek vermek gibi anlaşılabilirdi.
Bu da devlete zarar verebilirdi. Yani Hollanda ile ilişkilerimizi bozabilirdi.
Ayrıca, Hollandalılar gemiyi iyi karşılayarak, Müslüman halk üzerinde, "...Sultan,
Hollandalıların Müslümanları, daire-i itaate almasına manen yardım ediyor..." diye
halifenin manevi desteğinin kendilerinden yana olduğu şeklinde propaganda
yapabileceklerini, bu yüzden Ertuğrul'un Açe'ye uğramamasının daha iyi
olacağını söylemektedir.
Geminin Açe'ye gelmesi Osmanlı Devleti ile Hollanda arasındaki ilişkileri
bozabilirdi. Ancak, Hollanda'nın bu bölgedeki hakimiyeti zaten Almanlarca
tehdid ediliyordu. Hollanda'nın bir savaşa girmesi mümkün değildi. Ayrıca
Hollanda ile Osmanlı Devleti'nin sınırı da yoktu. Halife de savaş istemediğine
göre, mesele bir iki diplomatik protesto notasından ileri gitmeyecektir.
Diğer taraftan daha Abdülmecid ve Abdülaziz devirlerinde kendilerini
Hollanda esareti yerine dini reis ve hamileri Osmanlı Devleti'ne ve İslam
Halifesi'ne bağlamak isteyen ve bunun için müracaat eden bu insanlar
lehine küçük bir manevi destek, askeri yardımdan daha etkili olacaktı
ve Hollanda'nın bir iki protestosu da pek bir şey ifade etmeyecekti.
Osmanlı Hariciyesi'ndeki bu tutum, ancak meselenin mahiyetini idrak edememe,
basiretsizlik ve kendine güvenin olmayışı ile izah edilebilir. Zira Osmanlı
Devleti bu bölgede hakimiyet için diğerinin açığını kollayan Almanya
ve Fransa'yı devreye sokabilirdi. Böyle bir ortamda da burada manevi
hakimiyet kurmak mümkün olabilirdi. Bu da askeri bir başarıdan daha etkili
olurdu. Ancak II.Abdülhamid ve devlet erkanının prensibi buna mani olmuştur.
Bu da başta İngiltere olmak üzere sömürgeci devletlerle problem çıkarmama
prensibidir.
Dönüş için yol güzergahı bu şekilde hazırlanırken, Ertuğrul'u bir şanssızlık
daha yakaladı. Burada kolera salgınına yakalandılar. Nagaura'da Ertuğrul
ile birlikte mürettebat da karantinaya alınmıştır. Mürettebattan otuz
altı kişi hastalanmış, on iki kişi vefat etmiştir. Bu rakam Ceride-i
Bahriye'de hastalanan otuz beş, vefat eden on bir kişi olarak verilmektedir.
Karantinadan dolayı hareket tarihi yine ertelenmiştir. Ertuğrul, Eylül'de
hala Yokohama'da bulunuyordu. Burada bir ay kalınması planlandığı halde
üç ay olmuştu.
Bütün bu gelişmelerin neticesinde Ertuğrul, 15 Eylül 1890'da Yokohama'dan
İstanbul'a hareket etmiştir.
B. FACİA
14 Temmuz 1889'da İstanbul'dan ayrılan Ertuğrul altı ayda gitmesi planlanan
yolu on bir ayda tamamlayabilmiş ve yukarıda belirtildiği gibi 15 Eylül
1890'da dönüş yolculuğuna başlamıştı.
Ancak Yokohama'dan Kobe'ye giderken Kashinozaki fenerini geçtiği sırada
kayalıklara çarparak batmıştır. Bu bilgiyi Ceride-i Bahriye'den alan
Süleyman Nutku kaza tarihi olarak 18 Eylül akşamını vermektedir. Japonya
İmparatoru'nun saray nazırı tarafından ve Japonya Hariciye Nezaretinden
Osmanlı Hariciye Nezareti’ne gönderilen telgraflarda 16 Eylül tarihi
verilmektedir. 23 Eylül 1890 tarihli Sadaret tezkeresinde de, Japonya
Bahriye Nezaretinden alınan telgrafa dayanılarak, Ertuğrul'un batış tarihi
19 Eylül gecesi olarak verilmektedir. Japonya Bahriye Nezaretinden Osmanlı
Bahriye Nezareti’ne gönderilen telgrafta ise 16 Eylül verilmektedir.
Kazanın kesin tarihi 16 Eylül 1890 olmalıdır. Çünkü bu tarihten sonra
kaza ile ilgili telgraflar gönderilmiştir. Aradaki bir iki günlük fark,
facia haberinin ulaştırılması sırasında geçen zamandan kaynaklanmaktadır.
Kaza İstanbul'da duyulunca bunun halka nasıl açıklanacağı düşünülmüş
ve Ceride-i Bahriye’de ilan edilmesine karar verilmiştir. Dergide çıkan
yazıda Ertuğrul'un her gittiği yerde yerli Müslüman ahali tarafından
coşkunlukla karşılandığı, Osmanlı sancağını dalgalandırdığı yazılmış
ve övülmüştür. Kaza hakkında da biraz bilgi verilmiş ve kazadan hiç kimsenin
sorumlu olmadığı anlatılmaya çalışılmıştır.
Kaza hakkında Japon gazetelerinde de pek çok yazı çıkmıştır. Bu yazılarda
geminin kazanının patlamasının sebebi olarak Japon kömürü gösteriliyordu.
Yokohama'da iken çarkçıların Japonya kömürünün kullanılamayacağını söylemelerine
dikkat çekiliyordu. Bunun yanında geminin karaya çok yakın seyretmesinin
kazaya sebep olduğunu söyleyenler de vardı. Asıl tehlike buydu ve geminin
kazanı patlamasa bile zaten bu sebeple kayalıklara çarpacaktı.
Deniz Müzesi'nin kurucusu, Ceride-i Bahriye ve Mecmua-i Fünun-ı Bahriye
dergilerinin naşiri Süleyman Nutku, "bu sefer için tedbirde kusur
eden nazır suçludur' demektedir. Yapılan uyarılara rağmen işi takdire
bırakmak büyük bir hatadır. "Nazır Paşa kızının hatırı için damadını
ölüme gönderdi" diyenlere karşı da, "Altı yüz güzide bahriyelinin
ne kabahati vardı?" demektedir. Nutku, II. Abdülhamid'e de gemiyi
gönderme konusunda çok yükleniyorsa da, bu konuda Padişah'tan çok Bahriye
Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa'nın raporları yanıltıcı olmuştur.
II. Abdülhamid, geminin arızaları hakkında duyum aldığını ve onarımın
gerekli olduğunu belirtmiş olmasına rağmen Bahriye Nazırı bunların dedikodu
olduğunu öne sürerek sarayı yanıltmıştır.
Kaza ile ilgili haberler sadece Türk ve Japon basınında yer almıyordu. "Times"'ın
20 Eylül 1890 tarihli nüshasında bu kazaya yer verilmiştir. Bu makalede
Ertuğrul ve mürettebat övülmüştür. Hatta İngiliz gemilerinden bu şekilde
batanlar da örnek olarak verilmiştir.
Yine Londra'da neşredilen "Standart" gazetesi bu olaya yer
vermiştir. Bu makalelerde bir Japon posta vapurunun battığı ve bir kişinin
de öldüğü yazıyordu.
Hyogo'daki Lloyd Acentası da gönderdiği telgrafta kazadan bahsetmiş ve
tarihten benzer olayları örnek vermiştir.
Bu olayı Osmanlı Devleti'nin aleyhine kullanmak isteyenler de vardı.
Bunlardan biri Paris'te çıkmakta olan "Tan" gazetesiydi. Bahriye
Nezareti, bu gazetenin yurda sokulmamasım istemiştir.
C. ŞEHİTLER VE KURTULANLAR
Geminin mürettebat sayısı hakkında, daha önce de belirtildiği gibi,
verilen rakamlar farklıdır. Bu kez şehit olanların sayısı da karşımıza
farklı çıkmaktadır.
Ertuğrul'un mürettebat sayısının 685 olduğu, kazada ise 586 kişinin öldüğü,
99 kişinin de kurtulduğu Japonya Bahriye Nezaretinden bildirilmiştir.
Kurtulanlara ait sayının abartılı olduğu açıktır. Çünkü elimizdeki belgeler
kurtulanların sayısını daima 69 olarak vermişlerdir.
Kaynaklar şehitlerin sayısını 587, 580, 581, 540 olarak vermekle birlikte,
kurtulanların sayısının 69 olduğu hususunda hemfikirdirler. Şehitlerden
56, kurtulanlardan da 6 subayın isimleri mevcuttur. Bunlardan başka şehitlerin
isimleri toplu olarak hazırlanmıştır. Deniz Arşivinden alınan bu listede
531 şehitin adı zikredilmektedir. Kurtulan 6 subayın adı da bilinmektedir.Sadece
faciadan kurtulan erlerin isimlerine ulaşılamamıştır.
Şehitler arasında Şehremaneti Mektubi Kalemi (Belediye Yazı İşleri)’nden
Padişah emriyle, seyahat hakkında not tutmakla görevlendirilen Ali Ruhi
Bey vardı. Ali Ruhi Bey, Padişah'a takdim olunmak üzere bir seyahatname
yazacaktı. 13 Temmuz 1889 tarihli tezkerede, Ali Ruhi Bey'in bu iş için
görevlendirildiğinin belirtilmesinin yanında ayrıca, aldığı maaşın, Japonya'dan
donünceye kadar Ertuğrul Fırkateyn-i hümayunu sandığına aktarılması ve
kendisine buradan her ay maaşının verilmesi gemi komutanlığına bildirilmiştir.
Kendisinin Singapur'da hastalanarak burada öldüğü veya geminin batması
esnasında boğulduğu söylenmektedir.
D. OSMANLI DEVLETİ'NİN JAPONLARA TEŞEKKÜRÜ
Osmanlı Devleti, şehitlerin denizden çıkarılması ve yaralıların da tedavi
edilmeleri konusunda Japonların gösterdikleri ihtimama karşılık vermek
istemişti. Kazazedelere yardım eden köylülere üç bin yen gönderilmiştir.
Japonya'dan yardım edenlerin isimleri tek tek istenmiş ve bunlara çeşitli
rütbelerden nişan ve madalyalar verilmiştir.
E. ERTUĞRULUN EŞYASI
Ertuğrul'a ait eşyayı çıkarmak için Japonya Hariciye Nazırı, Osmanlı
Devleti'nden izin istemiştir. İzin verilmesiyle yapılan çalışmalar tamamlanmış
ve gemi mürettebatının ruhları için de bir ayin düzenlenmiştir. Geminin
enkazı arasından çıkarılan eşyalar, Yokahama'ya, oradan da Mesajeri Kumpanyası
vapurlarından biriyle İstanbul'a getirilmiştir. Bu kumpanya memurlarına
da hizmetlerinden dolayı nişan verilmiştir. Ertuğrul'a ait toplar ise
elde fazla top bulunmaması sebebiyle Osmaniye Fırkateynine konulmuştur.
Bu çalışmalara katılanlara da çeşitli rütbelerden nişanlar ve madalyalar
verilmiştir. Japonya Salib-i Ahmer (Kızılhaç) Cemiyeti'nin Başkanı Prens
Komaço'ya da tahlisiye madalyası gönderilmiştir. Bu madalyanın yerine
ulaştığını, daha sonra kazazedeleri İstanbul'a getirecek olan Japon gemilerinden
Hiyei'nin komutanı Tanaka İstanbul'a bildirmiştir.
Osmanlı Devleti, Ertuğrul'un batmasından sonra Ertuğrul'un mürettebatının,
eşyalarının denizden çıkarılması ve sonrasında, Japonların gösterdikleri
yakın alaka karşısında daima memnuniyetini ifade etmiştir. Bu ifade şekli
para yardımı, genellikle de yararlılıkları olan Japonların isimlerinin
tek tek öğrenilmesi ve onlara nişanlar verilmesi şeklinde kendini göstermiştir.
Başta Japon İmparatoru'nun saray nazırı (başbakan) Nagasaki ve Japon
İmparatoriçesi olmak üzere Japonya devlet erkanı (harbiye, bahriye, hariciye
nazırları gibi) ve diğer memurlara çeşitli rütbelerden nişanlar gönderilerek,
Osmanlı Devleti'nin bu konudaki hassasiyeti ortaya konulmuştur. Bunlara
karşılık Japonya da, bu münasebetlerde yararlılıkları görülen Osmanlı
devlet erkanı ve bazı memurlara nişanlar göndermiştir. Japonya da gönderilen
nişanları, derecelerini ve kimlere verildiğini ayrıntılı olarak Osmanlı
Devleti'ne bildirmiştir.
F. KURTULANLARIN İSTANBUL'A GETİRİLMESİ
Kazazedelerin İstanbul'a getirilmeleri işini Ruslar ve Japonlar üstlenmek
istemiştir. Ancak her iki devletin de teklifi Osmanlı Devleti tarafından
reddedilmiştir. Japonların gemisinin harp gemisi oluşu, Ruslar açısından
da mevsimin uygun olmaması redde sebep teşkil etmiştir. Netice olarak
kazazedelerin İstanbul'a posta vapuruyla getirilmelerine karar verilmiştir.
Ancak daha sonra Japonya'nın ısrarı üzerine, Japon harp gemileri ile
getirilmeleri uygun görülmüştür. Osmanlı Devleti, Japonların, kazazedeleri
İstanbul'a getirme hususundaki isteklerini kabul etmiş olmakla birlikte,
gemilerin Çanakkale Boğazı'ndan geçmesine müsaade etmeme kararı almıştır.
Hiyei ( komutanı Tanaka ) ve Kongo ( komutanı Hideka ) adlı bu iki Japon
harp gemisi kazazedeleri alarak yola çıkmıştır. Türk hükümeti, kazazedeleri
alarak, İstanbul'a getirmesi için İngilizce bilen İzzeddin Vapuru Ko¬mutanı
Rıza Bey'i Port Sait'e göndermişti. Rıza Bey, Japonlara kazazedeleri
İstanbul'a kendilerinin götürmek istediklerini söylemiş, ancak Japonlar
imparatorlarından kendilerinin götürmeleri konusunda emir aldıklarını
ifade etmişlerdir. Birlikte Beşike'ye gelmişlerdir. Gemilerin Çanakkale
Boğazı'ndan geçiş izni yoktu. Bu izin çıkıncaya kadar Beşike'den İzmir'e
gelmişlerdi ve İzmir'de beklemişler, izin çıkınca da kendilerini karşılayan
Talia ve İzzeddin Vapurları ile birlikte İstanbul'a hareket etmişlerdir.
Japon subayları ve erlerinin karaya çıktıklarında Rum, Ermeni ve İtalyan
serserileri tarafından rahatsız edilmemeleri için de bahriyeden subaylar
ve erler görevlendirilmiştir. Bunlar İngilizce bilenler arasından seçilmiştir.
Japonların kentteki gezileri sırasında, tercümanlar, dellallar ve tüccarlar
tarafından rahatsız edilmemeleri ve uygunsuz kişileri yanlarına yaklaştırmamaları
için, özellikle Ertuğrul'dan kurtulmuş olanlar arasından yardımcılar
da görevlendirilmiştir. Öyle sıkı önlemler alınmıştı ki, sadece bir kez
Yahudi bir sarrafın para değiştirirken hile yaptığı şikayetinin alınması
üzerine bu işi kapatmakla hahambaşı görevlendirilmiştir.
Yine bir defasında da Fındıklı'da şeker satın alan Japon erleri bunları
ceplerine sığdıramayınca artanı sebilin üstüne bırakıp gitmişlerdi. Bunun
üzerine derhal karakola haber verilmiş ve şekerlerin başına bir zaptiye
neferi yerleştirilmiştir. Japonlar akşama döndüklerinde, şekerlerini
bıraktıkları gibi bulup almışlardır.
Bu iki Japon gemisi mürettebatına çeşitli rütbelerden Osmani ve Mecidi
nişanları, tahlisiye, iftihar ve zayi madalyaları verilmiştir. Madalya
verilen Japon subaylarının isimleri ilgili belgelerde kayıtlıdır.
Japon gemilerinin kumandanlarına ayrıca Padişah tuğralı, elmas işlemeli,
altın sigara kutusu hediye edilmiştir. Japon İmparatoru'na verilmek üzere
de II. Abdülhamid'in teşekkürlerini ihtiva eden bir mektup da hazırlanmıştır.
Hiyei ve Kongo'nun İstanbul'u ziyareti Türk kamuoyunu etkilemiştir. Buna
örnek olarak Tercüman-ı Hakikat gazetesinde "Japonya Medeniyeti" başlığıyla
yayınlanan Mustafa Refik'in makalesindeki şu bölüm verilebilir:
"Bugünkü Avrupa uygarlığını kabulde bir sürat-ı fevkalade ile hareket
eden milletlerin en birincisi Japonlardır. 'Münteha-yı Şark (Uzakdoğu)
Fransızları olan Japonlar, Fransızlar kadar nazik, dostluğu ve misafirperverliği
sever bir kavimdir. Cihanın dikkat-ı nazarını ve teveccühünü artık tamamıyla
çekmeye başlamış olan işbu 'Doğu Fransızları' ile biz de yeni bir şekilde
iyi ilişkiler kurmakta bulunduğumuzdan dolayı ne kadar iftihar etsek
yine azdır".
"Kaya Alp" müstearı ile "Genç Kalemler"de bir Japon'dan
tercüme ettiği, Japonya ile ilgili bir makalesi yayınlanan Ziya Gökalp
de, iki Japon gemisinin ziyareti ve Japonlar hakkında oluşan Türk kamuoyu
ile ilgili şunları yazmaktadır: "Rüşdiye mektebinde coğrafya okurken
Japonya'yı da diğer memleketler gibi öğrenmiştim. Bu sırada idi ki Japon
sularında gark olan Ertuğrul gemisinin bahtiyar bir tesadüfle kurtulan
mürettebatını hamil iki Japon gemisi İstanbul'a gelmişti. Coğrafya kitabındaki
o kelimeler, Japon kelimeleri, bu iki gemi ile canlanmıştı. O bize hiçbir
mana ifade etmeyen satırlar gözümüzün önündeki iki gemi ile bariz bir
şekil almıştı.
Herkes onları, dünyanın öbür ucundan gelen ve avam lisanındaki (Yecüc
Mecüc) ifadesine canlı birer kahraman teşkil eden küçük boylu, sarı benizli
adamları görmeye, gemilerini gezmeye gidiyordu. Gemileri görmeye gidenler
o küçük adamların misafirperverlik eseriyle dönüyorlardı: Tütün içenlere
ince, sarı bir tütün, yahud ince kağıtlar hediye ediyorlardı.
Bir gün birkaç Japon zabiti, bulunduğum mektebe gelmişti. Bütün arkadaşlarım
gibi bende o zabitlere hayretle, hayretten ziyade onlarda bize benzemeyen
bir şeyler aramak, görmek gayretiyle bakıyordum. Fakat hayrete, taaccüb-ü
şayan bir şey görememiştim. Bunlar küçük, bellerindeki kılıçlar da bir
bıçak kadar ufak idi. O zaman Japon ismi küçüklüğe, inceliğe delalet
eden bir sanat olmuştu. İşte ilk hatıralar bundan ibaret idi.
Japonya'yı yeniden meydana çıkaran Çin harbi oldu. Japon-Çin harbi, herkesi
yeniden Japonya'ya göz attırdı. Pek az zaman içinde Çin'in payitahtına
kadar muzafferen yürümeleri herkesin dikkat-i gözlerini kendilerine çevirecek
mühim bir hadise idi. Bundan sonra Japonya'yı ve Japonları bu kadar iğtişaşında,
daha sonra Rus-Japon harbinde görüyorduk. O küçücük adamlar buralarda
büyümüş, pek büyümüştü.
İlk tanıdığımız zaman nasıl küçük, ince, zayıf görüyor ve insanlardan,
bizden başka bir mahluk gibi telakki ediyor idiysek sonra da büyük, pek
büyük, kavi, korkunç ve yine de insanlardan, bizden pek başka bir mahluk
olmak üzere tanıyorduk. Hala bu büyük Japonya'nın terakkiyatını hayretle,
fakat ibretle görmeliyiz.
Garbın en müterakki, en mütemeddin milletlerini kıskandıracak derecede
ileri giden, en kuvvetli, en müthiş hükümetleriyle boy ölçüşen bu aksa-yı
şark İngilizlerinin nasıl ilerlediklerini öğrenmeliyiz".
Görüldüğü üzere artık Japonya, kimine göre "Münteha-yı Şark Fransızları",
kimine göre de "Aksa-yı Şark İngilizleri" idiler.
İki Japon gemisi yirmi gün kadar İstanbul'da kalmış, 10 Şubat'ta buradan
ayrılmış, Yunanistan'ın Pire limanına da uğrayarak 10 Mayıs 1891'de Shinagawa
koyuna varmışlardır.
IV. ŞEHİT AİLELERİ İÇİN YAPILAN YARDIMLAR
JAPONYA'DAN GELEN YARDIM
Japonya'nın ünlü gazetelerinden "Yiji Şimbun"un topladığı 18.907
frank, 1890'da gazetenin muharrirlerinden Şotara Noda tarafından İstanbul'a
getirilmiştir. Bu gazetenin sahibine üçüncü rütbeden Mecidi nişanı verilmiştir.
Daha sonra da Yakın Doğu Ticaret Komitesi Şefi Torajiro Yamada, Tokyo
zenginlerinden toplanan parayı 1891'de İstanbul'a getirmiştir. Bu iki
kişi Abdülhamid'in isteği üzerine, Türk subaylarına Japonca öğretmek
için kalmışlardır. Kendileri de Türkçe öğrenmişlerdir.
Ayrıca İmparatoriçe ve Japon prensesleri ile diğer kişilerin verdikleri
hediyeler de şehit ailelerine verilmek üzere İstanbul'a gönderilmiştir.Yine
Hebyo, Şadinci Şimpo gazetelerinin topladığı 13.862 kuruş da yardım komisyonuna
verilmiştir.
Afadülhamid, 1891'de yaverlerinden yüzbaşı Mehmet Bey'i teşekkür için
Japonya'ya göndermiş ve Meiji'ye bir Arap atı hediye etmiştir. Hüsrev
Gerede, saklavi cinsinden olan bu atın, bugünkü imparatorun askeri törenlerde
bindiği güzel kır atın ceddi olduğunu da Tokyo'da iken duyduğunu ifade
etmektedir.
OSMANLI DEVLETİ'NDE TOPLANAN YARDIM
Padişah'ın isteği üzerine İstanbul'da bir "Askeri İane Komisyonu" kurulmuş
ve yapılan bütün yardımlar bu komisyon bünyesinde toplanmıştır. Mesela,
Girit'te toplanan yardım, yukarıda bahsedilen Japonların gönderdikleri
yardımlar, hep bu komisyona verilmiştir. Komisyon da tespit ettiği şehit
ailelerine bu miktardan dağıtmıştır. Bu konuyla ilgili, şehitlerden sağkolağası
çarkçı Mehmed Arif Efendi'nin oğlu Rasim Efendi'nin ayağından ameliyat
olması sebebiyle çalışamadığından, babasının vefatından dolayı tahsis
edilen yüz yetmiş dört buçuk kuruş maaşın kendisine verilmesi hususuna
dair Bahriye Nazırı'nın tezkeresi örnek olarak verilebilir.
Yapılan yardımlara bakıldığında, her kesimden kişilerin güçleri nisbetinde
bu komisyona katkıda bulundukları görülmektedir. Ertuğrul'un yabancı
sularda batması halk üzerinde çok etkili olmuş, şehit ailelerine yardımı
milli bir görev addederek ellerinden geleni yapmışlardır.
ERTUĞRUL ŞEHİTLİĞİ
Şehitler için üç anıt dikilmiştir. Birincisi Oshima halkı tarafından
yapılmıştır. Buraya taştan bir kitabe dikilmiştir. Wakayama valisine,
burada bir kabristan yapılmasındaki çalışmalarından dolayı ikinci rütbeden
Osmani Nişanı verilmiştir. 1900 yılında da şehitlere ve şehitliğe ait
fotoğrafları Yamada getirmiştir.
Anıt ikinci kez ise, 1929 yılında Türk-Nippon Ticaret Derneğinin yardımıyla
düzeltilmiştir. Ertuğrul Anıtı'nın üçüncü kez düzenlenmesi de 3 Haziran
1937'de olmuştur.
YOLCULUĞUN ETKİLERİ
Ertuğrul Fırkateyni'nin Japonya'ya giderken yol güzergahındaki Müslüman
ülkelerinin limanlarına uğrayacak olması, Halife bayrağını taşıyan bir
elçi durumuna sahip olması demekti. Nitekim yol boyunca uğradığı İslam
ülkelerindeki yerli Müslüman halk tarafından büyük ilgi ve sevgiyle karşılanmıştır.
İlk defa bir Türk gemisinin buralara gelmesi ve Türk bayrağının dalgalanması,
askerlerin Cuma günleri halk ile beraber namaz kılmaları, halk tarafından
coşkuyla karşılanıyordu. Halk, Ertuğrul'a "bağımsız Müslüman toprağı" diye
namaz kılmaya geliyor, bandonun verdiği konserleri dinlemek için ağaçların
tepelerine kadar tırmanıyorlardı. En önemlisi de Cuma günleri hutbelerde
halifenin adının okunmasıydı. Bu coşku sömürge yöneticilerini de etkilemişti
ki, Türk subay ve erlerine büyük saygı göstermişlerdir. Bazı Avrupa çevreleri
tarafından Abdülhamid'in Japonya ile ilişki kurma teşebbüsü Japonları
İslama davet şeklinde yorumlanmıştır. Bunun sebebi halkın gösterdiği
coşkulu davranışlardır. Avrupalılar bir pan-İslam hareketinden korkuyorlardı.
Yine halktaki bu coşkunun sebebinin ne Abdülhamid'in ne de Türk subaylarının
rolü olmadığını, içlerinden gelen bir davranış olduğunu görüyorlardı.
Onları asıl korkutan da buydu.Ertuğrul yolculuğunu tamamlayabilseydi
bu anlamda yaratacağı etki daha büyük olacaktı.
Yolculuk boyunca yerli halk Müslüman oldukları için Türk askerlerine
gösterdikleri yakın ilgiyi, onlara yardım ediyorlar diye Japonlara da
gösteriyorlardı.
Japonya'daki Fransızlar ve Ruslar, Ertuğrul'un bu ziyaretini samimi karşılamışlardı.
Memnun olmayan ise İngilizlerdi. Çünkü yol güzergahındaki Müslüman limanlarını
ziyaretleri İngilizlerin Asya siyasetine ters düşüyordu. Onlar bu ziyaretleri
Aden, Hindistan ve Güney Asya'da Osmanlı Devleti'nin propagandası olarak
mütalaa ediyorlardı. Bu sebepledir ki İngilizler, İngiltere'nin Asya'daki
nüfuzunun kırılacağı düşüncesiyle Ertuğrul'un faaliyetlerini yakından
izlemişlerdir. Onları endişelendiren Panislamizmin buralarda yayılmasıydı.
Hollanda ise geminin yolculuğu sırasında duruma göre hareket etmiştir.
Gemi Japonya'ya giderken, Osmanlı hariciyesinin Hollandalı sömürgecileri
fazla rahatsız etmemesi için Sunda Adası'na uğramamasını istemesiyle
buraya uğranılmamıştı. Bunun üzerine burada hemen Osmanlı Devleti aleyhine
yazılar yayınlanmıştır. Halbuki başta, geminin uğrayacağını zanneden
yöneticiler, halkı kontrol edebilmek için, Hollanda'nın Hind denizinde
idaresi altında bulunan limanlara, Türk temsilcilerine gereken saygının
gösterilmesi için emirler göndermişti.
Nitekim, Osmanlı Devleti'nin, Lahey Sefareti Maslahatgüzarı'ndan Hariciye
Nezareti’ne gönderilen 18 Mayıs 1899 tarihli ve 44 numaralı ve "Felemenk
müstemlekatında bulunan Avrupalıların haiz bulundukları imtiyazatı Japonyalılara
da bahş ve ita eden kanun lahiyasmın bu kere meclis-i mebusan tarafından
kabul ve tasdik edilmiş olduğu..." şeklindeki telgraftan Hollanda'nın
daha sonraki yıllarda Japonya ile ilişkilerine daha fazla önem vermeye
başladığını söyleyebiliriz.
Rusya için ise, Ertuğrul'un Japonya'ya gitmesi Türk-Japon ilişkileri
açısından çok önemli görünmüyordu. Bu konu ile ilgili olan yazıların
çoğunda "talim gemisi" ifadesinin Türk-Japon dostluğunun gelişmesini
istemeyen Rusları kışkırtmamak için bir bahane olduğu söyleniyordu. Oysa
daha önce de belirtildiği gibi Ruslar, bu geziden zararlı çıkacak tarafın
İngiltere olacağını düşünüyorlardı.
Ertuğrul'un Japonya'da kaldığı zaman içinde buradaki Rusların Ertuğrul'un
mürettebatına çok iyi davrandığı Osman Paşa'nın mektubundan anlaşılmaktadır.
Kazadan sonra ise Rusya, Almanya'nın yardım ettiğini görünce, yardım
etmek bir yarışmış gibi bu yarışa katılmıştır. Almanlar kazazedelerin
taşınması için "Wolf "adlı harp gemisini göndermişlerdi. Ruslar
bunun üzerine harekete geçmişler, Japonya'daki Rus sefiri kazazedeleri
İstanbul'a götürmeyi Japon hükümetine teklif etmiştir. Japonlar bunu
Osmanlı hükümetine bildirmişlerdir. Osmanlı hükümeti tarafından bu sakıncalı
bulunmuştur. Daha sonra Japonların ısrarı üzerine, Japon İmparatoru'nun
kazazedelerin Japon gemileriyle götürülmesi teklifi kabul edilmiştir.
Rus sefirine bu teklifinden dolayı da Osmanlı Devleti tarafından madalya
verilmiştir.
Fransa'nın da Ertuğrul'un denizden çıkarılan eşyasının İstanbul'a getirilmesi
konusunda bir girişimde bulunduğu görülmektedir. Mesajeri Kumpanyası'nın
İstanbul temsilcisi Martin de Palyer, Hariciye Nezareti’ne gelerek, eşyanın
kumpanyaları aracılığıyla İstanbul'a getirilmesini teklif etmiştir.
Görüldüğü üzere Ertuğrul'un Japonya yolculuğu Ruslar'ı pek de fazla rahatsız
etmemiştir. Ancak yine de Abdülhamid, Ruslar’ı kuşkulandırmak istememiştir.
Mesela, kazazedeleri İstanbul'a getirmekte olan iki Japon harp gemisini,
Çar'ı kuşkulandırmamak için ilk önce İzmir'e göndermiştir. Bununla birlikte,
bu yolculuk en çok İngiltere için tehlike arzediyordu. Çünkü Osmanlı
İmparatorlu’ğu bu yolculuk sayesinde İngilizlerin Osmanlı Devleti aleyhindeki
hilafet kampanyasına karşılık veriyordu. Bir anlamda Avrupalı devletlerin,
özellikle İngiltere'nin sömürgesi altındaki Müslüman ülkeleri ziyaret
ederek, halkın bu Türk gemisine karşı olan coşkusunu ve ilgisini göstererek
onları uyarıyordu. Bir diğer yandan da Uzakdoğu'da emelleri olan Rusya'ya
karşı kendine bir müttefik arıyordu.
F.Şayan Ulusan ŞAHİN:TÜRK-JAPON İLİŞKİLERİ (1876-1908)
OSMANLI TARİHİ SAYFASI
|