19. YÜZYIL BAŞLARINDA MİLLİYETÇİLİK FİKİRLERİ VE LAZLAR

19. YÜZYIL BAŞLARINDA MİLLİYETÇİLİK FİKİRLERİ VE LAZLAR

1700'lerin son yıllarında büyük değişimlere neden olan Fransız Devrimi'nin getirdiği milliyetçilik fikirlerini, kendi politikaları doğrultusunda çok iyi kullanıp dünyaya hakim olmaya soyunan Napolyon'un Mısır'a sahip olabilmek için imparatorluk içinde geniş çapta milliyetçi fikir akımlarını alevleme gayreti içinde olduğu görülmüştür.
 
Bazı kaynaklarda bu durumun Doğu Karadeniz yöresinde de yaşandığı; örneğin; Yavuz Selim'den beri uygulanan gelen beylik (ayan, ağa, derebeyi), sisteminin, yöre insanında aşırı bir gurur yarattığı, bunun da Lazları zaman zaman devletinin karşısına çıkan bir halk durumuna soktuğu dile getirilmektedir.
 
Şüphesiz bunda bir gerçek payı vardır ama yüzyıl başlarında yaşanan ve tarihe Tuzcuoğlu isyanları diye geçen bir seri isyanın yöreye yayılması suretiyle, insanların devlet otoritesine karşı çıkmalarına yaptığı katkı, daha büyük olmuştur.
 
19. yüzyıl başlarında ise, Doğu Karadeniz yöresinde meydana gelen bu isyanlara, yörede yaşayan insanların çoğunun karıştığını görmekteyiz.
 
Yukarıda da söz edildiği gibi; gerek imparatorluğun karşılaştığı problemlerin çözümünde rol aldığı için gerekse de Lazların yaşadığı bölgelere uygulanan beylik sisteminde gerekli olduğu için Lazistan'da bazı şahsiyetlere önem veriliyordu.
 
Böylece, yöre halkından idari basamaklarda görevli kimselerde ve etrafındakilerde aşırı bir gurur ve özgüven oluşmuştu.
 
Önceleri belirli kişilerle sınırlı kalan bu durum; "Hopalı ayan, Tuzcuoğlu Memiş Ağa İsyanı" ile değişmiş, isyanla birlikte devlete karşı çıkma eylemi hemen hemen yörenin tamamına yayılmıştır.
 
Bu olayları kısaca gözden geçirelim:
 
Tuzcuoğlu Memiş Ağa, Hopa doğumludur.
 
Yörenin en ileri gelen eşrafından Hamdi beyin oğlu ve Erzurum Valisi Ahmet Paşa'nın yeğenidir.
 
Memiş Ağa 1800'lü yılların başlarında ileri yaşına rağmen devlet hizmetinde büyük mevkilerde görev almış, kapucubaşılık ve Ruslardan geri alınmasında büyük yardımlarının dokunduğu, Faş kalesinin muhafızlığı gibi hizmetlerde bulunmuştur. Son zamanlarda da Rize ve Hopa taraflarının ayanıdır.
 
Bir taraftan da ticaret yaptığı için zengindir ve yöre halkının para ile olan ilişkilerinde yardımcı olmaktadır. Zenginliği ticaretten kaynaklanmaktadır. Adil ve saygın hareketleri ile yöre halkının gönlünde taht kurmuştur.
 
Carini Cevdet Paşa'nın ifadesi ile anlatalım:
 
"... beş on kazayı mektu'a rapt ile menafini zapt ve bu vesile ile dahi ahaliyi kendisine celbeyleymiş velhasıl bu tarik ile ol-havaliyi zir-i zaptına almıştır."
 
Bu tarihçiye göre; Tuzcuoğlu Memiş Ağa ile zamanın Trabzon Valisi Süleyman Paşa arasında bir borç para alış verişi yüzünden ihtilaf çıkar. Daha önceki devlet hizmetlerinde Süleyman Paşa ile aynı seviyede birer memur iken Süleyman Paşa'nın Trabzon valiliğine kadar yükselip "paşa" unvanını almış olması yüzünden de, aralarında çok eskilerden gelen hafif bir kıskançlık gizli gizli sürmektedir.
 
Anlattığımız para ihtilafı, bu kıskançlığı su yüzüne çıkarır ve Süleyman Paşa ile Memiş Ağa arasında kıyasıya bir mücadele başlar. Bu çekişme o kadar ileri gider ki, Süleyman Paşa bulunduğu mevkiden yararlanarak Memiş Ağa için sultandan idam fermanı almaya yönelir. Memiş Ağa son derece üzgün ve aynı zamanda da tedirgindir.
 
Süleyman Paşa'nın devamlı müracaatı üzerine II Mahmut, şu gerekçe ile Memiş Ağa'nın idam fermanının hazırlanmasını emreder.
 
Evrak üzerindeki padişahın derkenar yazısı şöyledir:

"Bir kaç defadır Vali bu şekilde yazıyor. Eğer bir gareze mebni ise günahı onun boynuna olsun. İdamı ve izalesi içun emir yazılsın."
 
II. Mahmut'un, evlere şenlik bu gerekçesinin temelinde, Sultan Selim'den beri süregelen bu beylik sisteminin kaldırılmasında, sultanın kararlı olduğunun ilk işaretleri görülmektedir.
 
Memiş Ağa pozisyonundaki bir kişinin bu fermana karşı yapabileceği tek şeyin, dağa çıkmak olacağında kuşku olmasa gerektir.
 
O da öyle yapar.
 
Bu Mücadeleler sırasında Memiş Ağa kendine taraftar bulur. Bu suretle isyan haline dönüşen eylem, Memiş Ağa'nın devletten korunması ekseninde odaklanır.

Batum'dan Vakfıkebir’e kadar bütün sahil şeridindeki halkın ezici çoğunluğu bu isyan zincirine katılır.

Olaylar birbiri ardı sıra gelişirken ve yörenin bütün dengeleri alt üst olurken, imparatorluğun dışında hoş olmayan bazı olaylar gelişmektedir.
 
II. Mahmut, Memiş Ağa'yı affeder. Dış ilişkilerde durum Osmanlı aleyhine göründüğü bir dönemde, içte böyle bir problemin bitmesini istemektedir.
 
Affın gerekçesini ve uygulanış biçimini II. Mahmut’un gizli emrinden izleyelim:
 
"Rus tehlikesi ve Selim Paşazade Ahmet Bey'in tehlikesi mevcut iken Çıldır valisinin buraya tayin olunması muvafık değildir. Ali Paşa da teklifi, (Memiş Ağa'nın teslim olma teklifi) gizli yapsın. Halk duyarsa çok fena te'sir eder."
 
İsyanın bütün yöreye yayılmış olması ve Memiş Ağa'nın savunmasına ilişkin olarak, yöre halkında gelişen güvensizlik nedeniyle halk, ayanlarının teslimini uygun görmez.
 
Süleyman Paşa'nın ihtirası uğruna yöreye yayılmış bulunan bu son derece önemli durumun düzeltilmesine karar veren Babıâli, etraftan topladıklarıyla 30 bin kişiye varan bir kuvvetle asileri dağıtır ve Memiş Ağayı da yakalayarak 26 Ekim 1817 tarihinde 100 yaşında olmasına rağmen boynunu vurdurur.
 
Bu ilk isyan, 1814'te başlamış ve görüldüğü gibi Memiş Ağa'nın idam edilmesi ile bitmiştir.
 
Ancak, bu son derece haksız uygulama yöreyi etkilemiş zamanın idaresine karşı biriken kin ve nefret özellikle, Memiş Ağanın ahfadı tarafından çıkarılan isyanlarla 1834 yılma kadar sürmüştür.
 
Memiş Ağa'nın katledilmesinden sonra damadı Kalcıoğlu Osman Bey ile Memiş Ağa'nın oğlu Ahmet Ağa'nın çıkardıkları ve 1818–1821 yılları arasında süren benzer bir isyana tanık oluyoruz.
 
Bu da; yaşanmış olaylar nedeniyle halkın devlet yönetimine karşı duyduğu güvensizlikten ortaya çıkmıştı.
 
Osman Bey ikamete mecbur kılındığı yerden, Trabzon'a gelmek istemesinin reddi üzerine çıkan bir ikinci isyanın asıl nedeni, Memiş Ağa isyanının yarattığı güvensizlik ve psikolojik çöküntü idi.
 
Uzun mücadelelerden sonra Babıâli tarafından Trabzon'a gönderilen, Dergâhı-Ali Kapucu-Başılarından Mehmet Ağa tarafından ikna edilerek isyan durdurulmuş ve Osman Ağa ile taraftarları af edilmişlerdir. (Ocak 1822)
 
Memiş Ağadan sonra çıkan isyanların üçüncüsü ve sonuncusu Tuzcuoğulları'ndan Tahir, Abdülkadir ve Abdülaziz isyanlarıdır. 1832–1834 yıllan arasında sürmüştür. 1832'ye gelindiğinde, devletle Tuzcuoğlu ailesi arasındaki güven tamamen kaybolmuştur. Bunu, o zamanlar Babıâli’de bu şahıslar hakkında oluşmuş olan kanaatten izleyelim:
 
İsyan halindeki bu üç asi, Asakir-i Mansure-i Muhammediye Seraskeri Hüsrev Mehmet Paşa'ya, kurtarılmalarını dileyen bir mektup gönderirler.
 
Bu mektup üzerine Hüsrev Mehmet Paşa'nın sadrazama verdiği mütalaa şöyledir.
 
"... Bunlar pek sağlam ayakkabı değildirler, ancak hasbel vakt şu aralık kullanmak münasip görülüyor. Çünkü şimdilik donanma için askere ihtiyaç vardır. Hazeriye yetiştirilmek şartı ile onları da İstanbul’a çağırıp muvakkat bir zaman için bu işi idare edelim."
 
Bu şekilde gelişen olaylar üzerine Trabzon Valisi Osman Paşa harekete geçer.
 
Asilerin, Mısır Valisi M. Ali Paşa'dan yardım aldıklarını iddia ederek etraflarına topladıkları 10.000 kişilik bir kuvvetle Vali Osman Paşa arasında meydana gelen çarpışmalar sonunda, asilerin 30 Mart 1834 gecesi Rize'yi terk ettikleri anlaşılır.
 
Ardından, Bayburt'un Kırzıy-ı Sufla köyünde yakalanan Tuzcu zade Abdülkadir Ağa, Erzurum Valisine teslim edilir ve boynu vurulur. Diğer fertlerin de Rumeli'nin değişik bölgelerine sürgün edilmeleri suretiyle isyanlar noktalanır.
 
Bu durum ile ilgili olarak yaygın bir kaç anı, dilden dile zamanımıza kadar ulaşmıştır. Bunlardan en ilginci, Opurmole (Kuzey Anadolu dağlarının eteklerinde bir tepe). Çzkaristi (Lazca ismi Çzkaristi ve Borçka ile Hopa arasındaki Kuzey Anadolu dağlarının uzantısı olan tepelerden en yüksek ve ihtişamlısının ismi Sultan Selim tepesidir. Çaldıran seferinden sonra Yavuz Selim buraya karargâh kurup, Doğu Karadeniz'in Sinan Paşa tarafından fethini izlediği rivayet olunur. Bir söylentiye göre de; bölgenin en görkemli tepesi olması dolayısı ile burada fetihlerde bulunan yüce padişahın anısına bu ad verilmiştir), Uskuvat (Pilarget, Üçırmak arasında bir tepe) mevkilerinde bu ıslahat hareketlerine karşı çıkmış üç derebeyinin idamları ile ilgili olarak anlatılan yarı masal niteliğindeki bir hikâyedir.
 
Tur kabilesine mensup bir babanın biri Çorbacı, biri Günbeyaz, biri de Tuzcu kabilesinden olan üç karısı da oturdukları evlerine yakın ayrı ayrı sözünü eltimiz üç tepede inek otlatırlarken, aynı günlerde üç erkek çocuk, yani üç kardeş doğururlar. Birbirlerinin varlıklarından haberdar olmayan bu üç kardeş büyür. Babaları; Tuzcuoğulları isyanlarından ilkine karışmış yörenin en ileri gelen kişilerindendir. Bu nedenle de takibata maruz kalmış ve hiç evine uğrayamayarak çocuklarının hiçbirini tanıyamamıştır.
 
Sultan Mahmut yönetiminden af dilemesine, derebeyliğe devam etmeyeceğini anlatmasına ve bunu yazılı yeminlerle pekiştirmesine rağmen yönetim, ilk Tuzcuoğlu isyanına karışmış üç mahalli asinin kendisi tarafından öldürülmesi halinde ancak affı şahaneye mazhar olabileceğini tebliğ etmiştir. Asi, Bahta tepesinin üstünde, bir ormanlıkta karargâh kurarak adamlarını etrafa salmış, onlar da yakaladıkları üç genç asiyi karargâha getirmişlermiş. Asi üçüne de doğdukları yeri sormuş. Çzkaristi, Uskuvat ve Opurmole demişler. Ağa, onlara doğum yerlerine götürüleceklerini söyleyerek adamlarına orada öldürüp kafalarını getirmeleri emrini vermiş. Henüz bu emir uygulanmadan; ağanın üç karısı kocalarının karargâhını öğrenip nefes nefese kocalarını görmeye gelmişler.
 
Böylece idama gönderilen üç derebeyinin, aynı zamanlarda doğan çocukları yani ağanın çocukları oldukları anlaşılmış. Bir an şok geçiren üç kadın ve kocaları, Sum Mzçipu-yi Steyi, Sum Bere (Üç gürgen gibi, üç çocuk) naralarını dördü birden tekrarlaya tekrarlaya ormanı inletmişler. Ancak, anneler asaletleri gereği hemen idamların infaz edileceği yerlere koşarlar... Çocuklarını kurtarırlar... Ağa hikâyeyi aynen Osman Paşa'ya iletir (Bu Trabzon Valisi Osman Paşa'dır) Padişahtan dördü hakkında da affı şahane çıkar.
 
Şu anda, bu olayın cereyan ettiği yer Sum Mzçipuyi (Üç gürgen) ismi ile anılmaktadır.
 
Osmanlı İmparatorluğu'na dönüp baktığımızda, bu dönemde "büyük olma" özelliğini kaybetmiş, Avrupa devletlerinin etkisi altına girmiştir. Rusya ve Avusturya ile yaptığı savaşlardan yorulmuş, yenik düşmüştü. Bu oluşumlarda başrolü oynayanlardan; Rusya'nın, Doğu Karadeniz’de o doğrultuda bir ışık görmesi halinde, bu ışıktan faydalanmamasına imkân olur muydu?
M.Recai ÖZGÜN:Lazlar S:95-101

OSMANLI  TARİHİ  SAYFASI