MEDRESELERİN BOZULMA NEDENLERİ VE BOZULMA BİÇİMLERİ NELERDİR? MEDRESELERİN ISLAHINA ÇALIŞILMIŞ MIDIR?


MEDRESELERİN BOZULMA NEDENLERİ VE BOZULMA BİÇİMLERİ NELERDİR? MEDRESELERİN ISLAHINA ÇALIŞILMIŞ MIDIR?

Medreseler 16. yüzyılın ortalarında bozulmaya başladılar.
Medreselerin bozulma nedenleri:
Medreselerin bozulma nedenleri ile bozulma biçimlerinin bazan iç içe girdikleri görülür. Medreselerin bozulma nedenlerinden başlıcalar şöyle sıralanabilir:

Siyasetin bilim anlayışını baskı altında ve dar kalıplar içinde tutması.

Her şeyin ve bilimin temelinde iman esaslarının görülmesi ve "bilimin imanın temelinde olduğunun" kabul edilmemesi.

Böylece özgür düşüncenin ve arayışların hoş görülmemesi.

"Mezhepçilik" anlaşıyışına göre Fıkhın ayrıntıları üzerinde çok fazla durulup enerjilerin esas olarak bu nakilci, kuralcı alanda harcanması ve "öz"ün kaçırılması.

Batı ile karşılaştırmalar yapılmak istenmediği ve yapılmadığı için, ülkedeki eğitim öğretim ve bilimin içine yuvarlanmakta olduğu durumun zamanında ve iyi anlaşılamaması.

Medrese sisteminin kendi iç dinamiklerinin (müderrislerin yükselmesi, ezbercilik, vs.) bilimsel gelişmeyi zorlaştırıcı unsurlar taşıması.

Duraklama ve gerileme dönemlerinde Rumeli'de yenilgiler yüzünden Türk kitlelerinin gerilere doğru göç etmesi ve böylece İstanbul ve başka kentlerde sağlıksız, düzensiz bir nüfus yoğunluğu oluşması, bu kişilerin medreselerde de barındırılması yüzünden bunların hayır kurumları haline dönüşmesi.

Devletin çeşitli kurumlarının (Maliye, Ordu, vs.) da bozulmaya başlaması.

Rüşvet, hatır gönül, adam sendecilik, aldırış etmemek.

MEDRESELERİN BOZULMA BİÇİMLERİ

Medreselerin bozulmaları başlıca üç alanda görülür

ÖĞRETİM VE YÖNTEM ALANINDA BOZULMA:

Aklî ve müspet bilimler programlardan çıkarılmış, yalnızca dinî, hukukî bilimler öğretilmiştir. Kâtip Çelebi, 1656'da bu bozulmayı, özetle, şöyle açıklar: Kanunî dönemine gelinceye kadar, Hikmet ile Dinî bilimleri uzlaştıran bilim adamları vardı. Fatih, Kelâm derslerine yer vermişti. Sonra gelenler, 'bunlar Felsefedir' diye kaldırıp, yerlerine Fıkıh vs. derslerini koydular. Böylece bilim alanı fakirleşti. Kıyıda, köşede, Doğu Anadolu'da yer yer Hikmet okumayı sürdüren öğrenciler, İstanbul’a gelip tafra satar (böbürlenir) oldular...

Aklî bilimler kaldırılıp, yalnızca dinî-hukukî bilimler okutulunca, birinciler için geçerli olan tartışma, eleştiri yöntemi de terk edildi; ikincilere uygun düşen aktarmacı, kitabî, dogmatik yöntemler yerleşti. Ayrıca, âlet bilimlerine aşırı önem verildi.

MÜDERRİSLİĞE ATANMA YÖNTEMİNİN BOZULMASI:

Önceleri medrese mezunları, az sayıdaki müderrislik kadrolarına atanabilmek  için, mülâzemet usûlüne göre, bir bekleme döneminden geçerlerdi. Bu bir çeşit staj dönemi idi. Zamanla bu yol kötüye kullanıldığı gibi, müderris olmak için medreseyi bitirme şartı da aranmadı. Ders yapılmayan, harap, yanmış, adı var fakat kendisi ortada olmayan medreselere kayırma yoluyla bazı kişiler müderris atanıyorlardı. Devlet adamları ve müderrislerin oğullarına da daha çocukken müderris unvanı veriliyor, bunlar bir medresede görevli gösteriliyor, geçimleri sağlanmış oluyordu. Böylelerine, alay için, beşik ulemâsı denirdi. Bir de yüksek dereceli ulemânın ilmiye sınıfındaki oğulları, babalarının işgal etmiş oldukları mevki göz önüne alınarak, doğrudan Miftah, Kırklı, Hâriç ve Dâhil müderrisi atanırlardı. Ulemâ oğullarına, babalarının yüksek mevkileri dolayısıyla böyle bir ayrıcalık ve imtiyaz tanınması, 16. yüzyıldaki yaygın bozulmalardan çok öncedir ve onların ilk kaynaklarını teşkil eder. Bu yolda ilk imtiyaz, Molla Fenarî diye meşhur olan zatın (ölümü 1431) oğullarına ve torunlarına verilmişti. Bunlar, müderris oldukları takdirde, 40 akçe ile tayin olunuyorlardı. Daha sonraki tarihlerde, ulemâ oğulları hakkındaki bu ayrıcalık genişletilmiş ve bu gibiler, bilgi ve hak etmelerine bakılmayarak, sıralarını bekleyen mülâzımların önünde müderris atanmışlardır.

18. yüzyılın ilk yarısında, ulemânın iyi öğrenim görmemiş oğullarına, bilgisizliklerini örter düşüncesiyle sakallarını salıvermeleri emredilmiş, bu da alay konusu olmuştu.

Koçi Bey, Padişaha sunduğu 1631 tarihli lâyihada, herkesin rüşvet, hatır gönül ile müderrisliğe geçebildiğini kaydeder ve "ilim sahasının cahillerle dolduğunu, bilgili ile cahil arasında bir fark gözetilmediğini" belirtir.

DİSİPLİN ALANINDA BOZULMA:

Medreselerde disiplinin bozulmasını ikiye ayırarak incelemek gerekir:

ÖĞRENCİLERİN DİSİPLİNİNİN BOZULMASI

16. yüzyılın ortalarından itibaren medrese öğrencilerinin disiplini bozulmaya başladı ve bozulma, kısa sürede, taşrada suhte (softa ) ayaklanmaları denen büyük boyutlara ulaştı.

İ. H. Uzunçarşılı bu bozulmayı, önce, mülâzemet yönteminin bozulmasına bağlayarak açıklar:"Medrese tahsili yapmadan, rüşvet ve kayırma ile yükselenlerin durumu, kudretsiz ve kayırıcısı bulunmayan medrese talebelerini de fena yollara yöneltmiştir. Bunun sonucu olarak, Anadolu'daki medreselerin bir kısım talebelerinin kudretsiz ve yeteneksizleri, 16. yüzyılın ikinci yarısında derslerini bırakarak eşkıyalığa başlamışlar ve bu hal hükümeti epeyce süre uğraştırmış ve daha sonra, İran ve Avusturya ile uzun süre devam eden savaşlar sebebiyle softa şekaveti (eşkıyalığı) önemli bir mesele olmuştur."

Uzunçarşılı'ya göre, suhte ayaklanmalarında Şiî propagandasının da etkisi önemlidir. Özetle der ki: Akkoyunlu Devletini yıkarak Şiî mezhebinde Safeviye Devletini kuran (1502) Şah İsmail Anadolu'ya propagandacılar göndererek Alevileri kendi camiası altına sokmaya çalışıyordu. Bu propagandacılar, Sivas, Çorum, Tokat, Amasya Antalya'da... isyanlar ve facialara yol açtılar. Hatta, Yavuz Sultan Selim'in tahta çıktığı sıralarda Amasya'da binlerce suhte toplanıp pek çok insanı öldürmüşlerdi.

Mustafa Akdağ ise, öğrenci disiplinsizliği ve softa ayaklanmalarını sosyal sebeplere dayandırır ve özetle der ki: 16. yüzyılın ortalarında bir yandan nüfusun hızla artması, öte yandan toprak kazandıran savaşların ve zaferlerin durması, vergilerin de giderek ağırlaşması yüzünden, köylerden kentlere ve zengin yörelere nüfus akını başlamıştı. Bu fazla nüfusun eritilebileceği, yararlı hale getirilebileceği bir alan yoktu. Hemen tümüyle gençlerin oluşturduğu bu insanlara çift bozan, garip, garip yiğit, levent denir. Bu işsizler takımı ülkenin birçok yerinde güvenlik ve huzuru sarsıyordu. Köyde geçimi zorlaşan ailelerden birçoğu da çocuklarını, ileride çift bozan olacağına henüz yetişmekte iken medreselere göndermeyi tercih ediyorlardı. Bu gençlerin bir kısmı, okumak, düşüncesinden çok, sığınmak amacıyla medreselere doluşuyorlardı. Böylece, medreselerde, ihtiyacın çok üzerinde öğrenci birikti. Ülkede çift bozanların çoğalması ile zaten oluşmuş bulunan huzursuzluk ve kargaşa ortamından yararlanan bir kısım medrese öğrencileri, medreseli olmanın ve medreselerde beraber yatıp kalkmanın verdiği bir dayanışma ruhu ile 10'ar, 20'şer kişilik gruplar halinde köyleri, mahalleleri basmaya, her türlü ahlâksızlığı yapmaya, halkı haraca kesip soymaya başladılar. Onların taşrada giriştikleri silâhlı eylemlerin en yoğun olduğu bölgeler, medreselerin yoğun olduğu kentler ve civarları ile dağlık yörelerdi. Bu kentler arasında Edirne,  Bursa, Balıkesir, Manisa, Isparta, Muğla, Bolu, Kastamonu, Tokat, Amasya, vs. ön plânda geliyordu. Müderris, kadı gibi ulemâdan bazı kişiler de bu softa isyanlarını gizli açık destekliyorlardı. Zaman zaman softalar, celâli denen daha büyük eşkıya gruplarına da katılıyorlardı. Akdağ da, bu olaylarda Şiî propagandasının 
etkisinden söz eder.

Softaların ayaklanmalarına bir örnek de, 1574'te, İskilip’te Eğri Sapık adında birinin başkanlığındaki harekettir.

Medrese öğrencilerinin silâhlı ayaklanma ve soygunları 17. yüzyılın başından itibaren azaldı ise de hiç bir zaman sona ermedi. Talebe-i ulûm, yani medrese öğrenciliği ile ilgisi olmayan kişiler her zaman medreselere doluşup disiplini ve öğretimi bozdular, kentlerin huzurunu kaçırdılar. Örneğin, III. Selim dönemine ait 1794 tarihli bir belgede. Bursa medreselerine "yobaz" denen ve "alât-ı harb" ile gezen kişilerin öğrenci kılığı altında sokuştukları yazılıdır. Bu ifadeden, bu kişilerin tepeden tırnağa silâhlı oldukları anlaşılıyor. Çeşitli "fesatlar" çıkarıp kötülük ve ahlâksızlıklar yapan bu yobazlar yakalanıp, cezalandırılmaları için İstanbul’a gönderilmişlerdir.

Mısır ve başka Arap bölgelerinden Anadolu'nun çeşitli yerlerine zaman zaman "cahil softalar" gelmiş, vaaz etmişlerdir. Bunlar da "bozguncu" unsurlar olmuş ve Devlet tarafından önlenmeye çalışılmıştır.

MÜDERRİSLERİN DİSİPLİNİNİN BOZULMASI

Müderrislerin bir kısmı görevlerini savsaklamaya, ya da hiç görev yapmamaya başlamışlardır. 1570'lerde, Edirne Üçşerefeli müderrislerinden birisi, medresesini bırakıp 4–5 ay İstanbul’da gezip tozmuş, görevi olmayan işlere karışmıştır. Yine aynı medreseden bir müderris, 1590'larda iki yıl görevine gitmemiştir. 1575'lerde Bursa'da, görevine son verilen bir müderris, eşkıyaları toplayarak evini mahkeme haline getirmiştir.

Yukarıda görüldüğü gibi, bazı müderrisler, softa ayaklanmalarını gizli açık desteklemişlerdir. Bozulmanın başladığı dönemlerde bir tarihçi şöyle yazmıştır: "Müderris vardır ki ayda bir kez derse varmaz. Nice varsın ki okutacak talebe bulunmaz; bulunsa da kendisi ders vermeğe kadir olmaz."

Müderrislerin disiplininin bozulmasına, kısmen, ekonomik durumlarının kötüleşmesi neden olarak gösterilmektedir. 1640'larda yazılan bir eserde, ulemâ için şöyle  denir: "Nicesi fakirlikten kitaplarını satıp kara cahil olurlardı."

MEDRESELERİN ISLAHI:

Padişahların zaman zaman Kanunnameler çıkararak medreseleri yoluna koymaya çalıştığı görülür. Bunlardan Kanunî Sultan Süleyman dönemine ait bir Kanunname, böyle erken bir çağda bozulmadan söz ettiği için çok düşündürücüdür. Burada, öğrencilerin "pek az kitap ve ders okuyup bir an önce üst makamlara çıkmayı amaçladıkları" eleştirilmekte ve müderrislerin öğrencileri ciddî çalıştırmaları, kitapları eksiksiz okutmaları, süreleri kısaltmamaları istenmektedir.

III. Murat tarafından 1577'de Veziriazama gönderilen bir fermanda medreselerin Fatih zamanındaki gibi yoluna konması, haksız yere çeşitli makamlara getirilen müderrislerden bu mevkilerin geri alınması ve makamların "ehline", yani "ilmi ve fazileti olanlara" verilmesi istenmiştir. III. Mehmet döneminde, 1598'de hazırlanan bir lâyiha gereğince de, mülâzemet yönteminin ve ilmiye sınıfının düzeltilmesine çalışılmıştır.

Daha sonraları, Koçi Bey, Kâtip Çelebi ve başka düşünürler medreselerin ıslahına ilişkin fikirler ortaya atmışlardır. I.Ahmet, IV. Murat, III. Ahmet, I.Mahmut, III. Selim zamanında da medreselerin ve ilmiye sınıfının ıslahına çalışılmışsa da başarı sağlanamamış, bozulma ve yolsuzluklar sürmüştür.

19. yüzyılın ikinci yarısında medreselerin ıslahı tekrar düşünülmeye başlanmış, özellikle II. Meşrutiyet yıllarında ciddî ıslahat girişimleri yapılmıştır. Bu konu o dönemde ele alınacaktır.

MEDRESE SİSTEMİNİN 20. YÜZYIL EĞİTİM DÜŞÜNCESİ İLE KARŞILAŞTIRILABİLECEK YÖNLERİ VAR MIDIR?

Medreseler 16. yüzyıl ortalarından itibaren bozulmaya başlamakla beraber bazı özellikleri ile 20. yüzyılda benimsenen eğitim ilkeleri arasında tutarlılık vardır.

BİNA DÜZENİ:

Medreselerin olumlu yönlerinden biri bina ve yerleşme düzenleridir. Onlar, başka sosyal kurumlarla beraber, bir cami etrafında külliye oluştururlardı. Böylece, kent mimarisinin de güzel ve önemli bir parçası idiler.

BURS VE SOSYAL YARDIMLAR:

Öğrencilerin tüm ihtiyaçları karşılıksız sağlanırdı. Bu, çok ileri bir sistemdir.

PROGRAMLAR:

Medrese dersleri arasında uyum ve öncelik sonralık bakımından tutarlılık vardı. Sınıf değil ders geçme sisteminin esas alınışı da çağdaş görüşlerle uyuşur.

KENDİ İŞİNİ KENDİSİ YAPMA:

Medrese öğrencileri hücrelerinde yemek de yaparlar, odalarını ısıtır, temizler, yataklarını düzenler, çamaşırlarını yıkarlardı. Öğrencilerin bazı işlerini kendilerinin yapmaları çağdaş görüşlerle de uyum halindedir.  

HALKTAN KOPMAMA:

Medrese öğrencilerinin cer sistemi ile her yıl en ücra köylere kadar dağılıp halkla kaynaşmaları, halkı aydınlatmaları, mezun olunca da yadırgamadan her yerde göreve koşmaları ilginç bir yanlarıdır. Bu durum,  Tanzimat'tan sonra açılan bazı mekteplerin öğrencilerinin genellikle fikir ve davranış bakımından halktan kopuk yetişmeleri ile karşılaştırılmış ve medrese öğrencileri daha "memleketçi" olmakla değerlendirilmişlerdir.

Yahya  AKYÜZ:Türk Eğitim  Tarihi  s:66–73  İstanbul, 1999

OSMANLI  TARİHİ  SAYFASI