MİTHAT PAŞA

MİTHAT PAŞA

HAYATININ HAZİN VE ÇALKANTILI GEÇEN SON SENELERİNİN HİKAYESİ...

Rusçuklu mutlu bir ailenin 1822 yılında İstanbul'da nur topu gibi bir oğlu ağlayarak dünyaya geldi. Babası Hacı Hafız Eşref Efendi onu kucağına aldı, yüzünü kıbleye döndürüp kulağına ezanı Muhammedi okuduktan sonra, üç defa Ahmet Şefik diye seslenerek ismini koydu. Mithat adı ona çok sonraları mahlas (ikinci takma ad) olarak verildi.

Birçok vilayette valilik yaptıktan sonra 1864 yılında Niş, Vidin, Silistre illerinin birleştirilmesiyle oluşturulan Tuna vilayeti valiliğine atandı. 1869 yılında tayin olduğu Bağdat valiliğinde de yetenekli, dürüst ve başarılı idareci olarak saygı ve şöhret kazandı.

Onun ilerde Osmanlı İmparatorluğunun ünlü bir devlet ve siyaset adamı olacağını kim bilebilirdi. Hürriyet, adalet, eşitlik ateşi ile yanan hürriyetçi ve meşrutiyetçi Türklerin reformcu düşüncelerini Mithat Paşa da benimsedi. 23 Aralık 1876'da Abdülhamid, hürriyetçilerin zorlamasıyla, mecburen anayasayı kabul ve birinci meşrutiyeti ilan etti.

Padişah; Mithat Paşa'nın popülaritesinden, geçmişteki başarılı hizmetlerinden ve de şimdiki tutumundan hiç hoşnut değildi, aralarındaki ilişkiler gittikçe bozulmuş, hızla nefrete dönüşmüştü.

Tersane Konferansının bir sonuca varmaması üzerine, Abdülhamid 15 Ocak 1877 günü İngiliz Dışişleri Bakanı Salisbry'ye bir mesaj gönderdi; onların konferans sırasındaki tekliflerine karşı bir itirazının olmadığını ama sadrazam ve vekillerine söz geçiremediğini, tahttan indirilmekten korktuğunu ona bildirdi. Başarısızlığın sorumluluğunu Mithat Paşa'nın sırtına yıkmaya uğraştı, Salisbry'yi sadrazamın aleyhine döndürmeyi başardı. O da sadrazamı "Her zamankinden daha inatçı" bulduğunu söyledi. Fransız Büyük Elçisi de Mithat Paşa'ya karşı çok eleştirici bir tavır takındı. Avrupalı diplomatlar engellenmenin sultandan değil Mithat Paşa'dan geldiğine ikna olmuş olarak konferanstan ayrıldılar. Sultanla sadrazam her alanda çatışıyorlardı. Aralarındaki gerginlik nihayet kopma noktasına kadar geldi.

Padişah, Babıâli tarafından kendisine sunulan teklifleri kasten kabul etmemeye, sadrazamına randevu vermemeye başladı. Mithat'tan kurtulmak için sabırla beklediği günün geldiği, ortamın Mithat Paşa'ya vurmak istediği darbe için müsait olduğu kanaatine vardı. Her fırsatta "Bana tahakküm ediyor, işlerime karışıyor" diyordu. Onu yalnız sadrazamlıktan değil Türkiye'den de uzaklaştırma kararını verdi. Böylece hem ondan kurtulacak ve hem de intikamını almış olacaktı.

MİTHAT PAŞA'NIN SADRAZAMLIKTAN AZLİ, AVRUPA'YA SÜRÜLMESİ

5 Şubat 1877 günü padişah yaverlerinden biri, Mithat Paşa'ya "Tekliflerini görüşmek için sultanın kendisini saraya çağırdığını" bildirdi. Saraya vardılar, Abdülhamid onu huzuruna bile kabul etmedi.

Bekleme salonundayken çaresiz ve üzgün Mithat Paşa'ya, Mabeyn Feriki Sait Paşa; anayasanın 113ncü maddesine dayanarak sultanın kendisini sadaretten azlettiğini bildirdi.

Mithat Paşa kararın nedenini sordu. O da anayasanın 113. maddesinde yazılı kötü halleri Zaptiye Nezaretinin tahkikatıyla tespit edilenlerin yurt dışına gönderilmelerinin padişahın yetkisinde olduğu cevabını verdi. Abdülhamid işini bilirdi, anayasa müzakereleri sırasında bu maddeyi metne bizzat kendisi koydurmuştu. Sadaret mührü Mithat Paşa'nın elinden alındı, odada hazır bulunan yeni Başbakan İbrahim Ethem Paşa'ya verildi. Böylece Mithat Paşa'nın 19 Aralık 1876'da başlayan ve bir buçuk ay kadar süren ikinci sadrazamlığı sona ermiş oldu.

Şimdi olayı bir de Abdülhamid'in ağzından dinleyelim. "19 Aralık 1876 günü Mehmet Rüştü Paşa'nın yerine Mithat Paşa'yı sadaret makamına getirdim, ama göreve geldiği ilk günden başlayarak bana bir amir, vasi kesildi. Üstelik tutumu da meşrutiyetten çok despotluğa yakındı. Amcam Abdülaziz'in, kardeşim V. Murat'ın tahttan indirilmesinde onun da rolü olduğundan şüpheleniyordum. Giderek Mithat Paşa'nın durumu güven vermemeye başladı. Bana gönderdiği bir mektupta Kanuni Esasi’nin ilanından maksat sarayın istibdadına son vermek, zat-ı şahanelerine vazifelerini öğretmektir diyordu. Artık duramazdım, Kanuni Esasinin bana verdiği hakka dayanarak kendisini sadrazamlıktan uzaklaştırdım ve sınır dışı ettim." [1]

Bu gelişmeye rağmen kurnaz sultan Kanuni Esasiye açıkça ve hemen cephe almadı, seçimleri yaptırdı, meclisleri topladı.

Mithat Paşa hemen o gün kimseyle vedalaşmasına izin verilmeden İzzettin Vapuruyla İtalya'nın Brendiz'i şehrine gönderildi. Abdülhamid hatıralarında bu sürgünle ilgili olarak: "Mithat Paşa, bilgisi ve olgunluğuyla halk üzerinde  daha  etkili  olduğu  halde  onu  Avrupa’ya  sürdüğüm  zaman   kaç adam  sesisni çıkardı”  demiştir.

Mithat Paşa Avrupa'dayken birçok ülkeyi dolaşmış sonunda İngiltere'den gördüğü sıcak ilgi nedeni ile bu ülkede kalmaya karar vermişti. Abdülhamid, onun İngiltere'de bulunmasının kendisi için daha sakıncalı ve tehlikeli olduğunu değerlendirdiğinden, onda paşaya karşı tavır ve tutum değişikliği meydana geldi. Mithat Paşa'nın geri dönmesini arzu etti. "Mithat Paşa gerçi baştan sona yanlış içinde değildi. Sadece zaman zaman yanlışlıklar yapmıştı, meziyetleri olan bir devlet adamıydı. Bazı işlerin üstesinden gelmesini biliyordu. Vali olarak iyi imtihan vermiş, gittiği yerlerde devletin yüzünü ağartmıştı. İngilizlere satılmış olabileceğine inanamıyordum. Bu nedenle kendisini Avrupa'dan İstanbul'a çağırdım. Önce Suriye sonra İzmir valisi yaptım." [2]

Mithat Paşa İngiltere'de, bulunduğu sırada Babıâli'den bir telgraf aldı. Bu telgrafta: "Padişah tarafından affedildiği, şimdilik ailesi ile birlikte Girit Adasında ikamet edeceği ve aylık 200 lira maaş ve 1000 lira harcırah verileceği" bildirildi.

Ayrıca ailesinin de özel bir vapurla Girit'e hareket etmek üzere olduğu ve kendilerine elli bin kuruş verildiği duyuruldu. (Bu sıralarda oğlu Ali Haydar herhalde 20/25 yaşlarındadır.) Mithat Paşa, sultanın bu ihsanına teşekkür eder, ailesine ve memuriyetine kavuşacağının sevinci içinde yola çıkar. (1 Şevval 1295) 28 Eylül 1878 günü Girit'te, Hanya şehrine gelir, orada sevgili ailesini de bulma mutluluğunu yaşar. İki ay sonrada ona Suriye Genel Valiliği'ne atandığı tebliği edilir.

İstanbul'daki muhalifleri Mithat'ın Suriye'de bağımsız bir devlet kuracağı, hıdiv olacağı şeklinde iftira kampanyasına girişirler, acaba Mithat Paşa yeni bir Mehmet Ali mi olacaktır şüphesini uyandırırlar. Yabancı gazetelerde bile bu çeşit haber yayınlatırlar. Mithat Paşa'ya yapılan hücumların ardı arkası kesilmez, gelişen olaylar karşısında tekrar İstifa eder. Bu defa İzmir valiliğine atandığı bildirilir ve Ekim 1880'de İzmir'e hareket eder.

MİTHAT PAŞA'NIN SURİYE VALİLİĞİ

Mithat Paşa Suriye'de imar ve Islahat ile uğraşırken payitahtta devlet üst kademelerinde bazı değişiklikler olmaktadır. Mithat Paşa'nın İstanbul'dan ayrıldığı günden bu yana üç yıl geçmiştir. Eski düşmanı Mahmut Nedim Paşa, Mithat Paşa aleyhine iftira ve suçlama kampanyasını sürdürür. Gazeteci Mithat Efendi'ye bir dergide paşa aleyhine yazılar yazdırır. Bu sırada paşanın düşmanlarından Ahmet Cevdet Paşa, adliye nazırlığına atanmıştır. Mithat Paşa, Tuna'da vali iken Rusçuk'taki görevinden aldığı Sururi Efendi de Cevdet Paşa'ya muavin olmuştur.

İstanbul’daki  muhalifleri Mithat  Paşa’nın  Suriye’de  bağımsız  bir  devlet  kuracağı,  hidiv  olacağı  şeklinde   iftira   kampanyasına  girişirler,  acaba  Mithat  Paşa  yeni  bir  Mehmet  Ali  mi   olacaktır  şüphesini  uyandırırlar.Yabancı  gazetelerde   bile  bu çeşit  haber   yayınlatırlar. Mithat  Paşa’ya  yapılan  hücumların  ardı   arkası  kesilmez,  gelişen  olaylar  karşısında   tekrar  istifa  eder. Bu  defa  İzmir   valiliğine   atandığı   bildirilir  ve  Ekim  1880’de  İzmir’e  hareket  eder.

MİTHAT PAŞA'NIN İZMİR VALİLİĞİ

Mithat Paşa İzmir'de öncelikle asayişin tesisi, huzur ve sükûnun sağlanması gerektiğini tespit eder. Polis ve Jandarma teşkilatını düzeltme ve disipline sokma faaliyetine girişir, aynı zamanda şehrin imarı çalışmalarına hız verir. Paşa İzmir'de valinin görevi alanına giren her türlü konu ve hizmetlerle canla, başla uğraşırken Dersaadet'te de düşmanları, onu yıpratma kampanyasının çapını ve şiddetini artırırlar. Mithat Paşa aleyhinde yazılar yazan gazetelerden biri bizzat başvekil Sait Paşa'nın himayesi altındadır.

İşi o kadar azıtırlar ki Nisan ayında yayınlanan bir gazetenin verdiği habere göre Sultan Abdüllaziz'in ölümü intihar olmayıp bir cinayettir. Cinayeti işleyenlerden bazıları sorgulamalarında suçlarını itiraf etmişlerdir. Aradan beş sene geçtiği halde Mithat Paşa da bu olayda suçlular arasında gösterilir.

1881 yılı başında Mithat Paşa'nın Sultan'a karşı bir suikast hazırlığı içinde olduğu dedikoduları yayılmaya başlar. Kim bilir belki de Abdülhamid, kısa bir süre önce terörist saldırıda ölen Rus Çarı II.Aleksandr'la aynı kaderi paylaşmaktan korkmaktadır. Önce eski sadrazamın İzmir'de tutuklanması kararlaştırılır. 17-18 Mayıs 1881 gecesi vali konağını asker kuşatır. Ama Mithat Paşa'yı sevenler zamanında onu uyarırlar. Paşa Fransız konsolosluğuna sığınmayı başarır.

Konsolos ona hemen sığınma hakkı tanır. Ancak amirleri kendiliğinden valiye bu hakkı tanıdığı için onu kınarlar. Çünkü bu sırada Fransa Tunus'a el koymak için büyük dolaplar çevirmektedir. Osmanlı hükümeti ile siyasi ilişkilerinin gerginleşmesini istemez.

Babıâli'nin, Mithat Paşa'ya sığınma hakkı tanınmaması ve Türk yetkililere teslimi hususunda Fransa'ya yaptığı müracaat üzerine; o sıralarda Tunus'a el koymak maksadıyla büyük dolaplar çeviren Fransa için bu hadisenin Osmanlı-Fransız ilişkilerini bozmaması çok önemlidir. Bu nedenle Babıâli'nin isteğine uyarak Mithat Paşa'nın diplomatik sığınma isteğini reddederler. Onu, halka açık bir mahkemede yargılanacağı güvencesini aldıktan sonra, Mithat Paşa'yı almak için İzmir'e gelen adliye nazırı tarihçi Ahmet Cevdet Paşa'ya teslim ederler. Çaresizlik ve ızdırap içinde tutuklanıp İzzettin Vapuru'yla İstanbul'a getirilen Mithat Paşa bir ay boyunca gözaltında tutulur ve sorgulanır.

YILDIZ MAHKEMESİ, DURUŞMA VE HÜKÜM

Abdülaziz'i öldürmekle suçlanan sanıkları yargılayan mahkeme Yıldız Sarayındaki çadır köşkünde kuruldu. Mahkeme heyeti şu üyelerden oluşuyordu:
Başkan Ali Sururi Efendi,
2. Başkan Hiristo Forides Efendi,
Üye Mehmet Emin Bey (Alman dönmesi Herman Schulenz),
Üye Nikola Godban (Katolik Ermeni), Üye Dikran Yusufyan Efendi,

Ölüm kararını onaylayan Temyiz Mahkemesi üyeleri ise: İlyadis Efendi ile Yorgi Yorgadis (ikisi de Rum) idiler.

(Mahkeme heyetinin yedi üyesinden altısının Gayri Müslimlerden seçilmiş olması dikkat çekicidir. Yıldız Sarayında saltanattan düşürüldüğünü Abdülhamid'e tebliğ eden heyet içinde iki Gayri müslim vatandaşın bulunmasını çok eleştirenler, Mithat Paşa'yı yargılayan mahkemenin bu oluşumunu her nedense hiç yadırgamazlar. S.Ç)

Adliye nazırı tarihçi Ahmet Cevdet Paşa mahkeme safahatını yargıçların arkasındaki koltuğuna oturmuş olarak takip etti. Tabii bu durum yargının bağımsızlığı ile bağdaşmazdı.

Duruşma iki günde, sanıklar gerçek anlamda savunma imkânı bulamadan sona erdi. Mahkeme Mithat ve Damat Mahmut Paşaları, Abdülaziz'in katline fiilen iştirakten idama mahkûm etti. Abdülhamid, arzusuna göre seçilen üyelerden kurulan bu kukla ve düzmece Yıldız Mahkemesinin verdiği kararlardan çok memnun olduğu için Ahmet Cevdet Paşa'ya, Bebek'te şahane bir yalı verdi. Mahkeme üyelerinin nerede ve nasıl ödüllendirildiğini bilemiyoruz. [3]

 Araya giren büyük elçilerin ve İngiltere hükümetinin etkisi ile ölüm cezaları ömür boyu hapse çevrildi. İdamların kamu vicdanı üzerinde yaratacağı olumsuz tepkilerden de çekinmiş olduğu için Abdülhamid bu cezaları sonsuz sürgün ve hapse çevirdi. Hükmün verilmesinden otuz bir gün sonra 28 Temmuz 1881 günü Mithat Paşa ve arkadaşları İzzettin Vapuruyla Suudi Arabistan'da Taif şehrine gönderildiler.

Bazılarınca Mithat Paşa ve arkadaşlarının cezalandırılarak uzaklaştırılması Abdülhamid'in kudret ve gücünün göstergesi, ispatı olarak kabul edildi. Muhtemeldir ki sultan bunu da düşünmüştür.

Mithat Paşa'nın yargılanması ve mahkum edilmesi bütün dünyada "Adalet Paradosi", "hileli duruşma", "adli skandal", "Meş'um komedi" diye vasıflandırılarak ayıplandı, Osmanlı İmparatorluğunda da yabancı diplomatlar, gözlemciler ve kamuoyunun bir bölümü tarafından kınandı. [4]

Abdülhamid hatıratında Mithat Paşa olayını şöyle anlatır: "Daha sonra yaptığım tahkikat sonunda Mithat Paşa'nın amcamın öldürülmesi olayına karışmış olduğunu öğrenince tutuklanmasına ve muhakeme edilmesine izin verdim. Mahkemenin kararından sonra Mithat ve Damat Mahmut Paşaları cezalarını çekmek üzere Taife gönderdim." [5]

MİTHAT PAŞA'NIN ÖLÜMÜ

Mithat Paşa ve arkadaşlarını Taif Kalesine kadar götürenler Miralay Karzek, Binbaşı Süleyman, Sadrazam Hüseyin Avni Paşa'yı öldüren Çerkez Hasan'ın kardeşi kolağası Osman, bir maiyet çavuşu ve bir manga kadar erdi.

Aradan iki yıl on ay kadar bir zaman geçti. Siyasi mahkûmlar kötü şartlar içinde hasret, çile ve ızdıraplarla dolu olarak yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu sırada payitahtta Mithat Paşa'nın hapisten kaçırılacağı şayiaları ağızdan ağza dolaşmaya başladı. Tabii sadık hafiyeleri bu söylentileri Padişaha duyurdu.

8-9 Mayıs 1884 gecesi Mithat ve Damat Mahmut Paşa'lann hapishanede cesetleri bulundu. Boğularak öldürüldükleri iddiası yayıldı. Bu iğrenç olayı Abdülhamid'in yaptırdığı dedikodusu aldı yürüdü.

Abdülhamid sempatizanı, hilafetçi ve koyu dinci bazı yazarlar iki paşanın boğulmasından halîfe sultanın haberi olmadığını iddia ettiler ve hâlâ ediyorlar. Buna mukabil pek muteber tarihçiler Mithat ve Mahmut Paşa'ların padişahın emriyle ya da en azından fısıldamasıyla 8-9 Mayıs 1884 gecesi cellât tarafından öldürüldüklerini yazdılar ve yazıyorlar.

Abdülhamid bu olaya da hatıratında yer vermiştir. Bakın ne diyor: "Mithat Paşa şayet gayri tabii bir ecelle ölmüşse benim bundan bilgim yoktur. Ama bu bir gerçektir ki Mithat Paşa'dan her zaman çekindim. Mithat ve Damat Mahmut Paşa'ların; bir gece Taif Kalesindeki mahbeslerinde boğulmuş olduklarını iddia ediyorlar. Doğru olsa bile ben bu işe ne katıldım ne de rızam vardır. Bana gelen raporlarda her ikisinin de normal olarak öldükleri bildiriliyor ve doktor raporları ile de bu bilgiler belgeleniyor."

Mithat Paşa'nın oğlu Ali Haydar Mithat Bey, babasının ölüm sebebini iyiden iyiye araştırmıştır. Vardığı sonuç onun öldürülmesinden padişahın haberdar olduğu şeklindedir. [6]

Mithat Paşa'yla aynı zamanda Taif'te Damat Mahmut Paşa'da öldürülmüştür. Bazı yazarlar öldürülen paşaları karıştırırlar. Öyle ki Damat Mahmut (Celalettin) Paşa'nın Taif'te öldürüldüğünü yazarlar. Oysa bu Paşa 1903 yılında eceliyle Brüksel'de vefat etmiştir. Naaş-ı Meşrutiyetin ilanından sonra oğlu Prens Sabahattin tarafından Paris'ten İstanbul'a getirilerek toprağa verilmiştir. Adı geçen üçüncü Paşa Mahmut Nedim Paşa'dır. İki kez Abdülaziz'e sadrazamlık yapmış, 1883'te İstanbul'da ölmüştür.

Biz Mithat Paşa'nın eceliyle öldüğüne inananlardan değiliz. Öldürüldüğüne kaniiz. Bir vefa örneği olarak kemikleri Taif'ten getirilerek 26 Haziran 1951 günü törenle Şişli'de Abide-i Hürriyet Tepesindeki özel kabrine konmuştur.

[1] İsmet Bozdağ "Abdülhamid'in Hatıra Defteri 1975" s: 24, 28, 41, 50
[2] İsmet Bozdağ "Abdülhamid'in Hatıra Defteri 1975" s: 24, 28, 41, 50
[3] Nejat Muallim Oğlu "Hazine" s: 1296, 1297
[4] François Georgen "Sultan Abdülhamid 2000" s: 69, 76, 137-138
[5] İsmet Bozdağ "Abdülhamid'in Hatıra  Defteri 1975" s: 24, 28, 41, 50
[6] Ali H. MİTHAT, s:19, 27, 65, 91, 195, 206, 268,301

Selahattin  ÇETİNER:E. Korg. BİRLİK Yıl:23  Temmuz-Ağustos 2007  Sayı:170

OSMANLI  TARİHİ  SAYFASI