PANSLAVİZM
“Panslavizm" tabiri ilk defa 1826 yılında Slovak yazarlarından J. Herkel tarafından kullanılmıştır; bu zat latince kaleme aldığı ve umumi Slav diline ait olan bir eserinde "Rus panslavismus" (hakiki Panslavizm) tabirini ilmi literatürüne sokmuş ve dolayısiyle bu sözün, sonraları siyasi bir ıstılah da olmasına yol açmıştır. Herkel, edebi ilmi "Panslavizm"le bütün Slav kavimlerinin kültür sahasında karşılıklı alış verişini kasdettiği gibi, siyasi sahada bütün Slav kavimlerinin büyük bir devlet halinde birleşmelerini bir gaye olarak almıştı. Bu suretle siyasi bir "Slav birliği" yaratmak fikri ilk defa kesin olarak, bir Slovak, yani Slavların batı kısmına ait ve katolik dinine mensup, Avusturya tebaasından biri tarafından şekiliendirilmiş oldu. Mamafih Slav kavimlerinin kardeşlik
ve yakınlık görüşü ve hissi Herkel'dcn çok önce ifade edilmiş olup,
literatürde bunun köklerini XI. yüzyıla kadar çıkarmak mümkündür. Şöyle
ki, ilk Rus vaka-nüvisi olan Nestor (XI.yüzyıl), "Kronik"inde
Slav kavimlerinin yayılışlarından bahsederken, Slav kavimlerinin vaktiyle
Tuna boyunda, Macar ve Bulgar arazisinde yerleşmiş olduklarını ve buradan
hareketle, yeni işgal ettikleri yerlere göre ad aldıklarını anlattıktan
sonra, belli başlı Slav kavimlerinin adlarını birer birer saymaktadır,
Nestor, "Slav kavimleri işte böyle yayıldılar ve böylece onların
yazıları da Slavca adını aldı" diyor.Slav kavimlerinin birbirine
akrabalığı ve ilk vatanlarının Pannonya olduğuna ait rivayetlerin XII.
ve XIII. yüzyılda Çek ve Leh manastırlarında devam ettirildiği hakkında
bazı kayıdlara malikiz; bunlara göre : Çek, Leh ve Rus adlı üç kardeşin
önderliği altında Slav 'kavimlerinden, bir kısmı Hırvatistan ve Sırbistan'dan
şimal istikametine giderek, muhtelif sahalarda yerleşmişler ve böylelikle
bu üç kavim meydana gelmiştir. Slavların birbirlerine yakınlık hislerinin
yaşayıp gitmesinde, sonraki devirlerde, etnik, coğrafi, siyasi ve kültür
amillerinin tesiri mühim rol oynamıştır, Orta ve Doğu Avrupa'da ve Balkanlar'da aynı ırka ve guruba dahil kalabalık bir Slav kitlesi MS. VI. yüzyıldan itibaren mevcut olup, Slav kavimleri birtakım siyasi amillerin icabı olarak işgal ettikleri sahayı müemadiyen genişletmişlerdir. Türlü adlar taşıyan bu Slav kavimleri, az bir istisna, işgal ettikleri saha bakımından birbirine bitişiktirler. Büyük çoğunluğu Ortodoks-Grek Kilise ve kültür dairesine mensupturlar. Batı kısımları ve Balkanlar'da yine batıya düşen sahada yaşıyanlar ise, katolik dini, yani Batı Avrupa kültür dairesine intisap etmişlerdir. Batı Slavları Alman İmparatorluğu, Balkan Slavları (çoğunluğu)—Osmanlı imparatorluğu hakimiyeti altında bulunmakla, siyasi benliklerini kaybettikleri halde, Doğu Avrupa'da büyük bir Rusya'nın kurulması, 'Panslavizm''in kuvvet bulmasında en mühim bir amil teşkil etmiştir. Slavlar, tarih boyunca, Germanlar (Almanlar), Türkler, İtalyanlar ve Greklerle temasla karşı karşıya gelmişlerdir. Bu karşılaşmanın bütün Slav kavimleri üzerinde menfiden ziyade müsbet tesiri olduğu muhakkaktır. Slav kavimlerinin tarih sahnesine çıkalı Türkler veya Germanların, Balkanlar'da ise Bizans ve Adriyatik sahillerinde Latinlerin siyasi ve kültür tesirlerinde bulundukları biliniyor. Orta ve Doğu Avrupa'da yaşayan Slavlar üzerinde Alman kültürünün tesiri bilhassa önemli ve modern Rusya'nın meydana gelmesinde Alman alimleri ve teknisyenlerinin rollerinin ayrıca büyük olduğu aşikardır. Slavlar üzerinde Türk ve German tesirlerini şöyle hulasa etmek mümkündür: M.Ö. Pripet-Vistül havzasında yaşıyan Slavlara ehli hayvan besleme usullerinin Türkler tarafından sokulduğunu gösteren kuvvetli delillere malikiz. Bu tesirin İskitler zümresine dahil Türkler tarafından veya daha önce yapılmış olması mümkündür, İskitlerden sonra Hunlar, Ispalılar (?), Avarlar, Hazarlar Slavlar üzerinde hakimiyet sürmüşler ve her biri az veya çok tesir icra etmişlerdir.Diğer yandan, M.S. ikinci yüzyıldanberi muhtelif German kavimleri Slavlarla meskun yerleri ya ele geçirmişler, veya bazı Slav uruğlarını hükümleri altına almışlardır. Bu kabilden olmak üzere Gotların Karadeniz şimalinde 200 yıla yakın süren hakimiyetleri zikredilebilir. Sonraları, bilhassa VIII. yüzyılda İskandinavya'dan gelen Varegler (Normanlar), İlmen gölü ve yukarı Dneper havzasında ayrı uruğlar halinde yaşıyan türlü Slav zümrelerini birleştirerek bir devlet kurmuşlardı. 862 tarihlerinde tesis edildiği bilinen bu Vareg-Slav devletinin merkezi az bir zaman sonra Orta Dneper sahasına nakledildi; burası daha önce Hazarların tesiri altında bulunduğundan, devlet hayatı için daha müsait şartları haizdi. Bu, ilk "Rus devleti"ni kuran "Germanlar sayı bakımından yerli Slav unsuruna nisbetle az olduklarından, bir müddet sonra Slavlar arasında erimiş gitmişlerdir, İskandinavya'dan German unsurunun gelişi durduğundan, Kiyef Rusyası’nda zaaf eseri belirmiş ve feodal devrin icabı olarak tam bir parçalanma hareketi almış yürümüştü. Moğol-Tatar-istilası neticesinde (1237-1241) Altın Ordu'nun hakimiyeti altına alınan Rus beylikleri hanlar tarafından takib-edilen siyaset icabı yeniden birleşmek ve Moskova Knezinin önderliği altında yeni bir kuvvet olarak ortaya çıkmak imkanını bulmuşlardı. 250 yıl kadar süren Altın Ordu hakimiyeti Ruşlar üzerinde birçok müsbet tesirler yapmaktan geri kalmamıştır; merkeziyetçi kuvvetli bir devlet idaresi, sikke, vergi ve posta (yam) usulleri bunlar meyanındadır Moskova Rusyası (ve sonraki Rus imparatorluğu), bilhassa Büyük Petro devrinden başlayarak ta XX. yüzyıl başlarına kadar Alman teknisyenleri, Alman alimleri sayesinde Rusya'ya garp kültürünü sokmak ve onu geliştirmek imkanlarını sağlamıştır. Rus ilim akademisinin kuruluşu ve faaliyeti, Rus fikir hayatının gelişmesinde Alman tesirinin büyük bir rol oynadığı da bir hakikattir. Batı ve Balkan Slavlarına gelince,
bunların Germanlar ve Türkler’le temasları ve maruz kaldıkları tesirler
Doğu Slavlarınkinden daha az değildir.Çekler ve Slova"kların,
Lehliler’in Hıristiyanlığı kabul ile Batı medeniyeti çerçevesine girmeleri
Almanlar sayesinde mümkün olmuştur; hele Çekler daima kuvvetli Alman
tesiri ve nüfuzu altında kalmışlardır. Asırlar boyunca Habsburg sülalesi
idaresinde kalan ve her taraftan Alman unsurları ile kuşatılmış olan
Çekler ve Slovaklar, kültürleri, yaşayış ve çalışma tarzları bakımından
Almanlar’a çok benzerler. Buna karşılık Lehliler’ ise uzun zaman istiklallerini
muhafaza ettikleri gibi, katolikliğin en mutaassıp mümessilleri sıfatıyle,
bir taraftan Ortodoks Ruslar’ ve diğer yandan Protestan Almanlar’ın
tesirlerine daha kolaylıkla dayanabilmişler ve kendi milli hususiyetlerini
muhafaza etmişlerdi. "Panslavizm"in tohumları bazı Slav tarihçileri ve şairlerinin
eserlerinde erkenden atılmış bulunuyordu. Bunlardan biri de 1588-1638
yıllarında yaşamış olan Raguzalı (Dubrovnikli) şair Ivan Gunduliç'tir;
Tasso'nun Kurtarılmış JeRusalem (Kudüs) üslubunda yazdığı "Osman" adlı
epik manzumesinde, Gunduliç, Slav kavimleri arasında karşılıklı tesanüt
ve yardım görüşünü ifade etmişti. Raguzalı şair, Lehli prens VladiSlav'ın
(sonraki kıral VladiSlav IV)’ın Hotin kalesi yanında Türkler’e karşı
kazandığı zaferini tebrik maksadiyle kaleme aldığı bu epik eserinde,
Lehliler’i bu başarılarından dolayı haddinden fazla göklere çıkarırken,
Leh prensinin Balkanlar'daki Slavları kurtaracağı ve Stefan Duşan devletini
yeniden ihya edeceği görüşünü ifade etmişti; bu suretle Balkan Slavlarnın
Türk tahakkümünden "kurtulmaları" bir Slav devletinin müdahalesiyle
mümkün olabileceği fikri ortaya konulmuş oluyordu. Kültür problemleri üzerinde hararetli konuşmalar oldu ve bütün Slav kavimlerinin bu sahadaki yakınlıkları belirtildi. Mamafih siyasi manada bir "Slav Birliği" yaratmak gibi büyük davalara kimse temas etmemiş ve böyle bir problemin imkanları dahi dile alınmamıştır; Kongre delegeleri hürriyet taraftarı ve demokrat prensiplere sadık kaldıklarından, istibdadın tam bir timsali olan Çar Nikola I, Rusyasına herhangi bir şekilde bağlanmak istememişlerdi. Ancak Rus murahhası sıfatını taşıyan anarşist Bakunin'in kaleminden çıkan bir broşürde, Rusya'da monarşik rejim yıkılmak şartiyle, federatif esaslar üzerinde bütün Slav kavimlerinin bir cumhuriyet teşkil etmeleri mümkün olacağı belirtilmişti. Tam bu sıralarda Prag'da Habsburg
hanedanına karşı açıkça ayaklanmalar olmuş ve bu ayaklanmaların hükümet
tarafından şiddetle bastırılması üzerine, Çekler, Slovaklar ve başka
Slav menşeli kavimler, siyasi haklarının Habsburglarca tanınmayacağına
kanaat getirmişler ve kendilerine yardımın ancak Rusya tarafından sağlanabileceğine
inanmaya başlamışlardı. Dolayısiyle "Slav
birliği" fikrinin Rusya'nın himaye ve önderliği altında gelişmeye
mahkûm bir hareket haline gelmesi mukadderdi. "Panslavizm" görüşünü Rusya'da yaymak istiyen ilk müellifin
Hırvatistanlı Yuriy Krijaniç olduğunu yukarıda söylemiştik; Petro I.
nun Prut seferine takaddüm eden yıllarında Balkan Slavlarına karşı ayrıca
sempatisi olduğu ve bunları Türk "zulmünden kurtarmak" emelini
taşıdığını gizlememişti. Raguzalı Savva adlı bir tücarın Çarın "Balkanlardaki
hıristiyan Slavlar içinde müşavir-i hassı olduğu" malumdur. Karadağlılarla
Sırplar arasında Çar Petro'ya karşı sempatinin büyük olduğu ve kendisine
bir "kurtarıcı" nazariyle baktıkları da bilinmektedir. Fakat
1711’de vukubulan Prut seferi neticesinde Çarın mağlûp olmasıyle Ruslar’ın "Slavları
kurtarmaları" teşebbüsleri tam bir fiyasko ile neticelenmiş ve Rus
hükümetinin "Slav meselesini" yeniden ele alması için bir
hayli zaman beklemesi icab etmiştir. Türkiye'nin en büyük düşmanı sayılan ve Türklere karşı sefer arkasına sefer açan, Osmanlılar’dan Kırım'ı alan, Tuna boylarına kadar inen Ruslar’, Osmanlı "reayası" nazarında kendilerini Türk "boyunduruğundan" kurtaracak yegane kuvvettiler. Gençliğinde bir domuz çobanı olan Kara Yorgi'nin idare ettiği isyan (1804) neticesinde Sırplar bir dereceye kadar istiklallerini ele alınca, Sırp Knezliği ile Rus Çarlığı arasında hemen sıkı bir dostluk bağı tesis edildi. Knez Kara Yorgi 1807’de Çar Aleksandır’a bir elçi göndermiş ve Sırp hareketini resmen desteklemesi ricasında bulunmuştu; Aleksandr I.in bunu kabul etmesi, Rus hükümetinin Balkan Slavları meselesindeki durumunu açığa vurmuştu; Rusya açıkça veya kapalı bir şekilde Türk idaresindeki Slav kavimlerini tutmakla, "Panslavist" duyguları kendi siyasi emelleri ve bilhassa Türkiye'yi ezmek yolunda kullanmak niyetinde olduğunu belli etmişti, Sırp isyanı münasebetiyle Vasiliy Karasin adlı biri tarafından Rus hariciye nazırı Adam Czartoryski'ye sunulan bir muhtırada "bütün Cenup Slavlarının bir devlet halinde birleşmeleri ve bu devletin başına Romanov ailesinden bir prensin getirilmesi" üzerinde durulmuştu; bunun içindir ki, Çarın Sırpları tutması ve yardım etmesi gerektiği anlatılmaya çalışılmıştı. Bu muhtıra o sıralarda Rus siyasi mahfillerinde sempati kazanmış olan bir görüşün ifadesidir. Mamafih Çar Aleksandr I. "Mukaddes lttifak"ın başaktörü olunca, Rusya'nın Balkanlar'daki Slavları kışkırtmak siyasetinden vazgeçmesi lazım geldi. Bu suretle Rusya'da siyasi Panslavizm'in, mevcut şartların icabı olarak durakladığını görüyoruz; buna karşılık "Panslavizm" edebi ve ilmi bir hareket olarak gelişmek imkanlarını buldu. Rus ilimler Akademisinin kurulması
(1725), Moskova Üniversitesinin tesisi (1755) ve Rusya'da Rus dili
ve tarihine karşı ilginin uyanması neticesinde Slav dilleri ve tarih
tetkikleri de ele alınmış bulunuyordu. Alman alimlerinden Schlözer'in
bu sahada Ruslar’a yol gösterici bir rol oynadığını yukarıda kaydetmiştik
; diğer yandan Çeklerden Şafarik, Dobrovsky, Palacky, Kopitar; Slovenlerden
Miklosiç ve Sırplardan Karaciç gibi tarihçi ve dilcilerin tetkikleri
sayesinde Slavistik, bir ilim haline getirilmiş bulunuyordu ; aynı
hareketin Rusya'da da başlandığını görüyoruz;bu ilmi tetkiklerin Rusya'daki
ilk mümessili Vostökov'tur. Slav dilleri ve eski Slav tarihi ile meşgul
olanların "Slav Birliği" görüşünü benimsemeleri
tabii görülmelidir; uyanan Rus milliyetçiliğinin de bu görüşü desteklemesi
beklenirdi : nitekim Dekabristler'de "Slavcılık" fikirlerinden
uzak kalmamışlardır. Hemen hemen bütün Slav kavimleri arasında rağbette
olan "Slavcılık" görüşünün Ruslar’ arasında da zemin kazanması,
devrin şartlarına uygundu; ancak Lehliler’in bu hareket dışında kaldıklarını
müşahede ediyoruz; çünkü Lehliler’ nazarında "Slavcılık" (Panslavizm) "PanRussizm" (Ruslaştırma)
siyasetine müncer olacak, dolayısıyle Rusya'nın Lehistan üzerindeki hakimiyet
ve baskısının devamını sağlıyacaktı. 1830 yılı Lehliler’in Rus tahakkümüne
karşı ayaklanmaları, Ruslar’ tarafından şiddetle bastırılınca, Lehliler’
arasında Ruslar’a karşı nefret büsbütün artmıştı. Katolik Lehliler’le,
ortodoks Ruslar’ın birbirleriyle anlaşmaları imkanı, Rus hükümeti tarafından
tatbik edilen sert siyaset neticesinde büsbütün imkansız bir hal almakta
idi. Rus münevverlerinin Lehistan'ı baskı altında tutma siyasetini terviç
etmeleri Puşkin ve Tyütçev gibi mümtaz Rus şairlerinin dahi Leh ayaklanmasının
bastırılması münasebetiyle tasvibkar şiirler, yazmaları bütün bunlar
Rus milliyetçiliğinin arkasında ne gibi hislerin saklandığını açığa vurmuştu.
Hele Tyütçev'in "bütün Slav kavimlerinin Rus bayrağı altında toplanmaları
gerektiğinden" bahsetmesi Rus emelleri hakkında şüphe bırakmıyordu.
Bu gibi sözler ve görüşler Rus. Panslavizm"inin mahiyetini göstermek
bakımından mühimdir. Kireyevskiy asil bir aileye mensup
olup, esaslı bir tahsil ve terbiye görmüş, bir yıl kadar (1830’da)
Alman Üniversitelerinde felsefe, teoloji ve tarih derslerine devam
etmiş ve Batı kültürünü yakından tanımak imkanını bulmuştu. Almanya'dan
Rusya'ya dönen Kireyevskiy, Rusya'nın kayıtsız şartsız Batı Avrupa
kültür dairesine intisab etmesi gerektiği kanaatında, yani bir "Garpçı" idi. Ona göre: Garp medeniyeti hıristiyanlık
sayesinde daha müsbet ve semereli bir üst basamağa çıkan ve antik medeniyetin
devamından başka bir şey değildi. Rusya'yı Batı medeniyeti dairesine
sokmak hususunda büyük gayretler sarfetmiş olan Petro I. ve Katarina-II.
Kireyevskiy'ye göre medhedilrneğe layıktılar. Mamafih Kireyevskiy’nin
bu yoldaki kanaati çok sürmedi; karısının ve bazı ruhanilerin tesiriyle
tamamiyle başka türlü düşünmeğe başladı. Bu defa "Garpçılığın" Rusya
için çok muzır bir cereyan olduğu kanaati ile ortaya çıktı. Bu yeni görüşün
icabı olarak Kireyevskiy şu fikirleri serdediyordu: Ruslar’ın salik oldukları
Grek-ortodosk mezhebi hıristiyanlığı yegane doğru ve temiz (yani tahrif
edilmemiş)bir mezhebidir. Katoliklik ve protestanlık ise, Roma medeniyeti
ve skolastisizm'in tesiriyle bozulmuş ve dolayısiyle Avrupa medeniyetini
fena bir istikamete götürmüştür. Avrupalı milletler bu bozuk medeniyetlerin
tesiriyle kötü bir fertçiliğe (individualiznı) sapmışlar; neticede şahıs
ve aile hayati manasız bir hal almıştı. Avrupa gittikçe kaba bir materyalizme
saplandığından, hayatın manevi kıymetleri gittikçe azalmıştı. Buna karşılık
Rusya antik kültüre tabi olmaksızın Bizanstan tahrif edilmemiş (temiz)
bir hıristiyanlığı almış ve onu olduğu gibi devam ettirmiştir, Rusya'da
muhafaza edilen "mir" teşkilatı (toprağın, cemaatın müşterek
malı olması keyfiyeti), ferdlerin kristalize olmasına, şahsi mülk zihniyetinin
gittikçe artmasına engel olmuştur. Avrupa medeniyeti artık "çürümeğe" başlamıştır.
Buna karşılık Rus kültürü taze bir varlık halinde inkişaf edecektir.
Kireyevskiy'nin görüşü Khomyakov'unkini tamamlayıcı ve geliştirici mahiyettedir.
Bu görüş aşırı Rus milliyetçileri tarafından benimsenmiş ve az sonra "Slavofil" (Slavcılık)
adiyle tanınmıştır. "Slavofir (Slavophil) adı verilmesine sebep de, Çar Alaksandr.I.
tarafından yüksek mevkilere çıkarılan ve Speranskiy'nin yerine geçirilen
Şişkov adlı birinin "eski kilise Slavca"sına karşı hudutsuz
bir sempati beslemesi ve bu eski dile yeniden mevki verilmesi arzusundan
ileri gelmiştir; şöyle ki, Şişkov, Rucça’ yerine, yazıda, basında, okullarda
eski Slavcayı tatbik etmek arzusunda idi. Maarif nazırı sıfatiyle mühim
bir mevki işgal eden ve mevkii dolayısiyle Rus kültür hayatına tesir
yapabilecek bir durumda olan Şişkov, Batı medeniyetini terviç eden Rus
aydınlarının, yani garpçıların ileri sürdükleri bütün yeniliklere karşı
koyuyor ve ileri hareketleri durdurmağa çalışıyordu. Şişkov'un eski Slavcayı
ihya etmek isteyişi, muhalifleri tarafından kendisine "Slavofil" (Slavcı)
adı takılmasına sebeb oldu; bu tabirle o sıralarda herhangi bir siyasi
mana ifade edilmek istenmemiş, sadece eski Slav harfi, yazısı ve tabirlerini
yaşayan Rucça’ya tercihan kullanmak arzusunda bulunanlar kasdedilmişti.
Çok geçmeden bu sözün manası değişti ve siyasi bir mefhum oluverdi; bu
defa "Slavcı" veya "Panslavist" tabiriyle, Rusya'nın
dışındaki bütün Slavları Rusya'nın himayesi altında siyasi bir birlik
kurmayı amaç bilen bir hareket kasdedilmeğe başlandı. Rus Slavcılığı milli bir Rus hareketi
olmasına rağmen, Çar Nikola I. hükümeti bu cereyanı tasvib etmemişti;
çünkü Slavcılığın Avusturya-Macaristan'daki tezahürleri "demokratik" bir hareket olarak vasıflandırıldığından,
Çar Nikola I.nın istibdat prensiplerine taban tabana zıttı. Bu bakımdan
Metternich ile Nikola I. aynı fikirde idiler. 1848’deki ihtilallerle
Avusturya'daki istibdat rejimi devrilmiş, fakat Rusya'daki istibdat büsbütün
şiddetlenmişti; Rusya'da reaksiyon alabildiğine baskısını icra etmekte
idi. Belenskiy, Granovskiy ve Herzen gibi mümtaz "garpçılar" reaksiyona
karşı mücadele ederken Slavcılara karşı da menfi durum almış bulunuyorlardı. 1.Türklerin Avrupa'dan koğulması. Ruslar’ın Türkistan'a karşı esaslı
başarılarının başlangıcı 1852 yılına rastlar. Hokand Hanlığı’na ait
olan Sırderya'nın aşağı kısmında kalan Akmescit müstahkem mevkii, bir
müddet Yakub Bey (sonraları Kaşgar'da müstakil bir devlet kuran Atalık
Gazi Yakup Bey) tarafından şiddetle müdafaa edildikten sonra, 1852’de
Ruslar’ın eline geçti ve "Perovsk" adiyle
Ruslar’ın Türkistan'a yapacakları hücumlarda dayanak ve çıkış noktası
oldu. 1858’de Buhara ve Hive'ye İgnatyev (sonraları İstanbul'da Rus elçisi,
Ayastefanos muahedesini yapan kimse) reisliğinde bir Rus heyeti gitmiş,
Türkistan'ın ahvalini yakından tetkik etmişti, iki sene sonra, 1860’da,
Ruslar’ Yedisu tarafından Hokantlılar’a karşı harekete geçerek, Pişpek
ve Tokmak şehirlerini zaptettiler; 1861’de Sırderya boyunca bazı mevkiler
ele geçirildi. 1864’te Türkistan (Yesi, Ahmed Yesevi'nin türbesi olan
şehir) ve aynı yılda, Rus Generali Çernyayev'in kumandasındaki kıtalar
Evliya Ata ve Çimkent şehirlerini ele geçirdiler. Çernyayev, Taşkent'i
almak maksadiyle ani bir hücum yaptıysa da muvaffak olmadı; fakat ertesi
sene 15 (27) Haziran günü (1865) Çernyayev 1950 kişiden mürekkep bir
kıta ile, ahalisi yüzbinden fazla olan Taşkent şehrini hücumla zaptetti;
Taşkent'in düşmesi, Türkistan için bir dönüm noktası teşkil etti; bundan
sonra Buhara ve Hive hanlıkları Ruslar’a boyun eğmek zorunda kaldılar;
1884 yılında Teke Türkmenlerinin müthiş ve kahramanca mukavemetleri de
kırılınca, bütün Türkistan Ruslar’ın eline geçmiş oldu. Muhtelif Slav kavimleri yüksek şahsiyetlerinin bir arada bulunmaları bütün Slav milletlerini ilgilendiren meseleler üzerinde görüşmek imkanını verdiği gibi, aradaki bağları kuvvetlendirmiş ve Rusya'nın diğer Slav zümreleri nazarındaki mevkiinin yükselmesine yol açmıştı. Bu sebepten 1867 Moskova buluşması "Panslavist" hareketi bakımından ehemmiyetli bir vaka sayılmaktadır. Ancak şu cihet de gözden kaçmamıştı: Bütün Slav mümessilleri arasında dostluk, "kardeşlik" sözleri bol bol sarfedilirken, yine bir Slav kavmi olan Lehliler’in bu Moskova toplantısında bulunmayışları, "Slav Birliği" çatısında bir çatlak mahiyetinde idi; tam o sıralarda Rus hükümeti tarafından Lehliler’e karşı şiddetli baskı siyaseti takibedildiği veçhile, Lehliler’in "Panslavist" cereyana katılmayacakları aşikardı. Ruslar’ın Lehliler’i tazyikleri meselesinden ötürü, hatta, bir ziyafet esnasında tatsız bir hadise olmuştu: Çek mümessili Dr.Rieger'in Lehliler’i müdafaa mahiyetinde birkaç kelime sarfetmiş olması, Ruslar’ın gürültü yapmaları ve ıslık çalmalarına sebebiyet vermişti, Rus hükümeti ve Rus ahalisinin Lehliler’e karşı küçük bir müsamahada bulunmak istemediklerı belli idi. Sırp mümessillerinin Moskova'da
hazır bulunmaları, "Şark Meselesinin" de
konuşulmasına bir vesile teşkil etti. Bu münasebetle Sırp mümessili Dr.
Polit Desanaçiç'in nutkundan alınan şu parça, Sırpların görüşlerini aydınlatmak
itibariyle karakteristiktir; Dr. Polit demişti ki: "Rus kardeşlerimize
karşı sevgi ta küçük yaşımızdan itibaren biz Sırpların kalbinde yerleşmektedir;
anneler beşikteki çocuklarına aynı dindeki kardeşlerinden, mukaddes Rusya'nın
büyüklüğünden bahsederler. Fena günlerimizde, büyük Rusya durdukça mahvolup
gitmiyeceğimizi bilerek teselli bulmaktayız. Bir Slav devleti olan Rusya,
yalnız Asya'da değil Doğu Avrupa'da da kültür yaratıcısı olmalıdır. Doğu
Avrupa'nın kurtarılması onun vazifesidir. Bir Slav kavminin diğerine,
bir milletin öbürüne hakimiyet sürmesine, ister Türk, ister Alman veya
Macar olsun, nihayet verilmelidir. Sadova meydan muharebesiyle Slav kavimleri
Almanlardan ayrılmıştır. Slavlar kendi mukadderatlarını kendileri tayin
etmek hakkını haizdirler. Bu hususta birinci vazife Rusya'ya düşmektedir.
Rusya artık bütün Slavların devleti haline gelmiştir; yalnız maddi değil
ahlaki kuvvete de maliktir. Slav Rusyası kültür için bir tehlike teşkil
etmiyor; bilakis onu kuvvetlendiriyor ve Avrupa'daki Slavlara hürriyet
getiriyor.Atılacak ilk adım "Şark Meselesi"nin halli olmalıdır.
Bunun halli, Rusya'nın büyük bir devlet olmak itibariyle, şeref ve namusunun
iktizasıdır. Biz, şarkın Ortodoks Slavları, Kosova Meydan Muharabesi
hatırasına sadık kalarak, Rusya'nın bu vazifeyi ifa edeceğini ümit ediyoruz.
Sırp mümessilinin bu sözleri Balkanlar'daki Slavların Rusya'ya karşı
besledikleri sempatiyi ve Rus ağabeylerinden ne umduklarını açıkça gösteriyor
ve bu sırada Cenup Slavlarının ne düşündüklerini belirtiyordu. Rusya garbın çürük kültürüne karşı kendini ve Ortodoksluğa dayanan slav kültürünü müdafaa edecek kadar kuvvetlidir. Bu kültür tipi mümessilleri ancak kendilerinin mensup oldukları millete karşı mesuldürler; zira umumi insanlık mefhumu bir realite değil, bir abstraksiyondur, yani müşahhas değil mücerrettir. Rusya kendisine yabancı bir uzuv olan Avrupa'yı nazarı itibara almaksızın üzerine düşen vazifeyi ifa etmelidir. Bunun için her Slav, ister Rus, Çek, Sırp, Hırvat, ister sloven veya Bulgar olsun, tanrısı ve kendisinin mukaddes kilisesi (Ortodoksluk) dışında slavcılığı en mukaddes bir gaye olarak almalıdır; bu ülkü hürriyet, ilim, tahsil ve terbiye, bilgiler ve umumiyetle herhangi bir maddi refah ve saadetin üstündedir; zira bu maddi refah ve saadetlerden hiçbiri, manen serbest olan bir Slav aleminin tahakkukundan önce elde edilemiyecektir. Avrupa'nın Rusya'ya karşı menfi hisler beslemesi Rusya'nın kendini Çin veya Hindistan gibi istismar edilmesine müsaade ettirmemesinden ileri geliyor. Slavların Germanlardan ve bilhassa Almanlardan nefret etmeleri kendiliğinden meydana gelmiş bir haldir; her iki zümre arasında daimi düşmanlık hüküm sürmekte ve devam edip gitmektedir. Danilevskiy'ye göre bütün Slav
kavimleri serbestilerini kazanmalı ve büyük bir "Slav ittifakı" kurmalıdırlar; bu tahakkuk ettiği
zamandır ki Slav dünyası çürümüş Avrupa tesirinden uzak kalabilecektir.
Gelecekte kurulması tasarlanan bu "Slav ittifakı"nın merkezi
İstanbul olmalıdır. (Nitekim Ruslar bu şehire "Çargrad", yani
şehirlerin çarı veya çarın şehri, demekle bunu ifade etmişlerdir) Bu
gayeye ulaşmak için Türkiye ve Avusturya'ya karşı derhal mücadeleye başlamak
icabeder; mezkûr iki devletin mevcudiyeti kendi başına Slav ırkı için
bir züldür. Slavlar arasında dağınık bir halde yaşıyan küçük milletler,
yani Yunanlılar, Rumenler ve Macarlar temsil olunmağa mahkûmdurlar. Bütün
Slav kavimleri, Rus Çarının hakimiyeti altında birleşince, aynı dili,
yani "Rusça’yı", resmi dil olarak alacaklardır; bu suretle,
Slav birliği manevi sahada da birleşmesini tamamlamış olacaktır. 1.Slav Birliğinin başında duracak olan Rusya Çarlığına - Galiçya, Bukovina'nın
ve Macaristan'ın Rutenlerle meskûn kısmı dahil olacak. Danilevskiy'nin tasarısına göre, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorluğu bakayası üzerinde birçok Slav devleti kurulacaktır ;bunlar hepsi de Rus Çarının himayesi altına konuluyor. Bununla Rusya, Boğazlara ve İstanbul'a hakim olması sıfatiyle dünyanın en kudretli bir devleti mevkiine yükselecektir. Danilevskiy'nin bu projesi "Panslavizm"in siyasi şiarı ve anayasası mahiyetini iktisab etmiş ve fırsat düştükçe bu tasarının gerçekleşmesi cihetine gidildiğini sonraki vakalar göstermiştir. Birinci dünya harbinden sonra kurulan Çekoslovakya ve Yugoslavya'nın sınırları, Danilevskiy tarafından tesbit edilen hudutlara yakın olmak itibariyle dikkat nazarını çekiyor; 1940’da Sovyet Rusya'nın Romanya'dan şimali Bukovina'yı çekip alması, yine Danilevskiy'nin tasarısına uygun düşmektedir. Hele ikinci dünya harbinden sonra Sovyet Rusya'nın ilhak ettiği saha, Çekoslovakya, Romanya, Macaristan ve Bulgaristan'daki tahakkümü ve "Ruslaştırma" siyaseti Danilevskiy tarafından tayin edilen siyasetin ta kendisidir. Buna bir de Sovyet Rusya'nın 1946’da Boğazlarda üs istemeleri ve Türkiye üzerine yaptığı baskıyı ilave edersek, Danilevskiy tarafından açıkça ifade edilen görüş tesirini hala muhafaza ediyor demektir.Danilevskiy'nin Rusya ve Avrupa adlı eseri bilhassa Rusya'nın içinde, Rus okuyucuları üzerinde müessir olmuş, Avrupa dillerinden birine çevrilmediği cihetle Batıda dikkat nazarını çekmemişti. Halbuki Rus Generali Rostislav Fadeyev tarafından kaleme alınan ve 1870’de çıkarılan Şark Meselesi hakkında düşünceler adlı kitap, az sonra Avrupa dillerine tercüme edildiğinden, Batı dünyasında da etraflı yankılar uyandırdı.Fadeyev'e göre "Şark meselesi"nin halli Rusya için her şeyden önce elzemdir; zira bu meseleden ötürü Rusya daima kendine düşman devletler ittifakı karşısında bulunacaktır. General Paskeyeviç'in daha 1848’de Çar Nikola I.ya dediği veçhile "İstanbul yolu Viyana'dan geçmektedir" yani Boğazlara hakim olmak için önce Avusturya'nın sırtını yere getirmek lazımdır; bu suretle Rusya Şark Meselesi nde İngiltere ve Fransa ile değil, Avusturya ile hesaplaşmak zorunda kalacaktır. General Fadeyev, Şark meselesindeki görüşlerini şöyle ifade etmiştir: Vaktiyle Avrupa için bir Türk ve islam meselesi vardı, şimdi ise (yani 1870 yıllarında) Şark meselesi mefhumu umum Slav ve Ortodoksluk üzerinde toplanmaktadır. Rusya'nın düşmanı bütün Batı Avrupa değil, Orta Avrupa, yani Alman kitlesinden ibarettir. Alman birliği gerçekleştiği takdirde, Rusya'nın dışında kalan Slavlar yok olmağa mahkûmdur. Fadeyev'e göre, Rusya'nın vazifesi işte bu Slavları yok olup gitmekten kurtarmaktır; Rusya bu vazifesine derhal başlamalıdır. Bu eserin çıkmasiyle, Rus "Panslavist" görüşü, Pogodin-Danilevskiy-Fadeyev dairesinde işlenmiş ve prensiplere bağlanmış bulunuyordu. Fadeyev'in eseri Almanca ve Lehçeye çevrilerek, derhal akis yaptığından, Rus Panslavistlerinin amaçları Batı Avrupaca dahi malûm olmuştu. Bu üç Panslavist mütefekkirin görüşleri, büyük bir tesir icra eden ve koyu bir Rus milliyetçisi olan Katkov tarafından çıkarılan "Moskova Gazetesi" vasıtasiyle Rus umumi efkarını kamçılamakta, ve "Panslavist" emelleri kuvvetlendirmekte idi. Dolayısiyle Rus hükümeti de Rusya'da mühim bir hareket halini alan bu "Panslavist" cereyandan istifade etmek yoluna girdi. 1870-71 Alman-Fransız harbi, Alman zaferleri, Alman birliği ve Alman imparatorluğunun ilanı, italya ittihadının gerçekleşmesi gibi Batı Avrupa'da vukubulan büyük gelişmeler, Rus Panslavistleri üzerinde derin bir tesir icra etti. Orta Avrupa'da büyük ve kuvvetli bir Almanya'nın teşekkülü, Panslavistleri telaşa düşürdü. Mamafih Rusya bu yeni durumdan hemen faydalanmak imkanını da bulmuştu: Paris muahedesiyle (1856) Rusya Karadeniz'de donanma bulundurmak hakkını kaybetmişken, 1870’de muahedenin bu ahkamı Rusya tarafından kaldırıldı ve buna karşı Paris muahedesini imzalayan devletler, başta İngiltere olmak üzere, ses çıkarmadılar. Almanya'nın Rusya'ya bu meselede fayda sağlaması meydanda olmakla beraber, Orta Avrupa'da kuvvetli bir Alman devletinin kurulmuş olması keyfiyeti, Rusya ve umum Slavlık için gelecekte bir tehlike olacağı da aşikardı. Rusya, Paris barışıyle (1856),
Küçük Kaynarca'da elde ettiği (1774), Osmanlı imparatorluğundaki reayanın
himayesi haklarından vazgeçmek zorunda kalmış, Osmanlı İmparatorluğunun
bütünlüğü büyük devletlerin garantisi altına konmuş, Rusya'nın Türkiye'nin
iç işlerine karışmasına son verilmek istenmişti. Rusya, bu ahkama bakmaksızın,
eski haklarından tamamiyle vazgeçmedi ve el altından ortodoks reayayı
himayeye devam etti. 1864’te İstanbul'a Rus büyük elçisi olarak, vaktiyle
(1860’da) .Buhara'ya gönderilmiş olan, Kont Nikolay İvanoviç İgnatyev
tayin edildi. Bu sırada Bulgarlar arasında da milli cereyan kendini göstermekte gecikmedi. Bulgarlar, Türk hakimiyeti devrinde, Türklerden ziyade Rum papasları, yani İstanbul Patrikhanesinin tazyikine maruz kalmışlardı; dolayısiyle Bulgar milli cereyanı her şeyden önce Rum kilise tahakkümüne karşı yöneltilmişti. Rusya bu meselede, kan bağlılığını gözönünde tutarak, Bulgarları kayırmakta idi. İgnatyev'in tavassutu ile, Babıali, Bulgarların İstanbul Patrikhanesinden ayrılarak kendilerinin bir kilise başı, Ekzarh (Exarc'h), olmasına muvafakat etti(1870); Bulgarlar bu suretle müstakil ve milli kiliseye kavuşmuş oldular. Bunun neticesi olarak Bulgar milli hareketi büsbütün kuvvetlendi ve Rumlara karşı mücadele genişledi, İstanbul'daki Rus elçisi İgnatiyev Bulgarlar arasında "Panslavist" propagandasını yaptırmak hususunda elinden geleni bırakmıyordu; bu yıkıcı faaliyetin çok geçmeden Bulgarlar arasında tesiri görüldü ve mühim siyasi gelişmelere yol açtı. İgnatiyev'in Hersek ve Bulgaristan'daki
entrikalarının neticesi reayanın Osmanlı hakimiyetine karşı bir isyanın
patlak vermesine sebeb oldu; Hersek'teki Nevsinye sancağındaki hıristiyan
ahali vergilerin ağırlığını bahane ederek, 9 Temmuz 1875 tarihinde,
isyan bayrağını kaldırdılar. Asiler, vaziyetlerinin ıslahı yolunda
Avrupalı devletlere müracaatta bulundular; reayanın Ortodoks kısmı
Sırbistan'a katolik kısmı da Avusturya idaresi altına konmalarını taleb
ediyorlardı. Karadağ'dan ve Sırbistan'dan gelen silahlı gönüllüler
asileri takviye etmekte idiler. Sultan Abdülaziz tarafından 12 Aralık
1875’te çıkarılan bir fermanla asilerin durumunun ıslah edileceği vadedildiyse
de, asiler buna inanmadılar. Bunun üzerine, 1876 Ocak ayında büyük devletler
Babıali'ye birer nota vererek, isyan çıkan mıntakalarda ıslahat yapılmasını
taleb ettiler. Avusturya-Macaristan dışişleri nazırı kont Andrassy'nin
teklifi üzerine asilere bildirilen ıslahat projeleri asilerce kabul edilmedi.
Bu defa Panslavistlerin teşvikiyle Bulgaristan'da yeni bir isyan patlak
verdi (Mayıs 1876). Bu isyan "başıbozuklar" tarafından çok
kanlı bir şekilde bastırıldı; fakat Türkler tarafından tatbik olunan
bu şiddet Slav kavimleri arasında ve bazı Avrupa merkezlerinde çok mübalağalı
olarak yayıldı ve Türklere karşı düşmanlık hislerinin artmasına sebep
oldu. İngiliz Parlamentosunda muhalefet gurubunun başı olan Gladstone,
bu vak'a dolayısiyle Babıali'ye ve umumiyetle Türklere karşı çok ağır
ithamlarda bulundu. Lehistan hariç, bütün Slav memleketlerinde Türk düşmanlığı
azami haddini buldu; hele Rusya'daki heyecan alabildiğine arttı. Balkanlarda'ki
Slavların duygularının umumi ifadesi olarak Karadağlılar ve Sırplar derhal
harbe karar verdiler ve 2 Temmuz 1876 tarihinde Osmanlı imparatorluğuna
harb ilan ettiler. Bu iki küçük devletin bu kadar cüretli hareket etmeleri
Rusya'dan gördükleri teşvikten ileri geliyordu. Zaten bir müddettenberi
Karadağ ve Sırbistan Rus ajanlariyle dolu idi. Rusya'dan Karadağlılarla
ve Sırplara para ve silah olmak üzere yardım gelmeğe başlamıştı; bundan
başka Türklere karşı çarpışmak üzere Rusya'da gönüllü kayıtları merkezi
açıldı, bu faaliyet "Slavlara yardım cemiyeti" tarafından idare
edilmekte idi. Mezkûr cemiyetin neşriyat organları ve Katkov tarafından
çıkarılan "Moskova Gazetesi" vasıtasiyle yapılan propaganda
tesiriyle Rus münevverleri ve askerleri Slav kardeşleri" "kurtarmak" için
gönüllü olarak yazılmağa başladılar; aynı zamanda Moskova, Petersburg
ve diğer şehirlerde asi Karadağlılar ve Sırplar menfaatine konserler,
toplantılar ve ziyafetler tertib edilmekte, muhtelif vesilelerle para
toplanmakta, Kiliselerde papaslar halkı "Slav kardeşlere" yardıma
davet ederek vazlar yapmakta idi. Petersburg hükümet mahfillerinde bu
hareket resmen desteklenmemekle beraber, yüksek makamları işgal eden
zevat bu "milli heyecanı" hoş görüyordu. Mamafih "Slav
komiteleri"nin davetine icabetle, Türklere karşı harbe giden kimseler
hakkında, büyük Rus yazar ve mütefekkiri Leon Tolstoy'un Anna Karenina’da
ifade ettiği görüş, bu devir birçok Rus aydını tarafından tasvib edilmiş
olmalıdır. Tolstoy, Karadağ ve Sırbistan'a giden Rus gönüllüleri hakkında
şöyle bir mütalaa yürütmektedir: "Cemiyet içindeki mevkilerini kaybetmiş
Pugaçev güruhuna katılmaya, Hive ve Sırbistan'a gitmeğe daima hazır olan
başıboş kimselerin adedi, seksen milyonluk bir halk kitlesi arasında
şimdi olduğu gibi yüzlerce değil, onbinlerce olabilir".Bu meşhur
Rus muharriri dolayısiyle Türklere karşı harbe giden kimseleri "serseri
güruhu" diye tavsif etmek istemiştir; Rus halk kitlesinin, yani "mujikler"in "Slav
meselesi" ile herhangi bir ilgileri olmayıp, mahdut mahfillerin
şu veya bu emellerle yarattıkları bir cereyan mahiyetinde idi. Muharririn
fikrine göre; Slav meselesi geçici bir zaman için gönülleri çeken bir
tamayülden başka bir şey değildir. Bu temayülün arkasında muayyen menfaatler
güden kimselerin bulunduğu da muhakkaktı; bu mesele münasebetiyle gazetelerde
çıkan yazılar mübalağalı ve birbirlerini geçercesine yapılan bir yarış,
sırf dikkat nazarını çekmek maksadiyle yapılan neşriyat mahiyetindedir;
umumi efkarın bu kaynaşması sırasında en ön safta duranlar ve herkesten
ziyade bağıranlar, ya hayatta muvaffak olamıyanlar veya mağdur olmuş
kimselerdir; ordusu olmayan başkumandanlar, nezareti olmıyan nazırlar,
mecmuası olmıyan yazarlar, hiç taraftarları olmıyan partilerin liderleri;
bu işin birçok havai ve gülünç cihetleri olduğu belliydi. Tolstoy bu
hareketle bu tarzda alay ederken, "gönüllülerden" birkaçını
tarif ediyor: köyde hiçbir işe yaramıyan, sarhoş ve hırsız bir eski nefer;
bütün servetini sefahat yolunda kaybetmiş olan bir tüccar oğlu; mütemadiyen
mesleğini değiştiren ve hiçbir yerde tutunamıyan mütekait bir subay;
varını yoğunu kumarda harcamış olan ve yepyeni bir hayata başlamak istiyen.
bir zabit; nihayet "Anna Karenina"nın kahramanı Vronskiy. Vronskiy,
yine "içtimai mevkii sarsılmış ve hayatta fonksiyonu kalmamış" bir
duruma düştükten sonra, "gönüllü" sıfatiyle Sırbistan'a gitmeye,
karar vermiştir. Mamafih " Slav kardeşleri kurtarmağa" giden
Rus gönüllülerinin hep "başıboş, serseri güruhu"undan teşekkül
etmediği muhakkaktır. Türklere karşı harbeden Karadağ ve Sırp kuvvetlerinin başkumandanlığına Çernyayev gibi, vaktiyle Türkistan Türkleri ile harbetmiş, pek çok Türk kanı akıtmış olan bir Rus generalinin tayini Ruslar’ın ve Rus hükümetinin Türkiye'ye karşı besledikleri düşmanca durumu göstermeğe kafidir. Türkistan'da çok ucuz zaferler kazanmış olan Çernyayev'in, Balkanlar'da, Osmanlı Türklerine karşı "İkinci bir Taşkent" yapacağı zannedilmiş olsa gerektir. Çernyayev, Balkanlar'daki Slavlara hitaben yapdığı bir beyannamede; bütün Slavları mukaddes mücadeleye davet etmiş, Rusya'nın bu mücadelede kayıtsız kalamayacağını da belirtmişti. General Çernyayev'den başka yüksek rütbeli birçok Rus subayının da Sırbistan'a gittikleri ve Sırp hizmetine girdikleri bilindiği veçhile, Rus hükümetinin bu gibi hareketleri hoş gördüğüne bir delildir. Bu suretle Rus hükümeti Panslavist siyaseti benimsemiş ve bu yolda harekete dahi geçmişti. Petersburg'da "Hasta Adamın" mirasına konmak zamanının geldiğine hükmedilerek Türkiye'ye karşı harp hazırlıkları yapılmakta idi. Hükümetin bu hazırlıkları gerek Katkov tarafından (Moskova gazetesi) ve gerek Dostoyevskiy gibi tanınmış ve bazı diğer edipler tarafından teşvik ve tasvib edilmekte idi. Hele Dostoyevskiy amansız bir Türk düşmanı kesilmişti.Balkanlar'da başgösteren isyan münasebetiyle Dostoyevskiy tarafından kaleme alınan "Şark Meselesi" adlı yazılarında bu mümtaz Rus edibi, Ruslar’ı Türklere karşı amansız bir mücadeleye ve şiddet kullanmağa davet etmekte, koyu Rus milliyetçileri ve aşırı Panslavistlerin taleplerini tekrarlamakta idi. Dostyevskiy'e göre: Türkler Avrupa'dan tamamiyle koğulmalı, İstanbul ve Boğazlar Rusya'ya verilmeliydi. Bu devrin açık fikirli tarihçilerinden Profesör Granovskiy, neşrettiği yazılarından birinde ise "artık Haçlı Seferleri devrinin geçmiş olduğunu belirtmiş, hazreti İsa'nın makberini müdafaa namına kimsenin silaha sarılmıyacağını, Betlhem'deki Kamame anahtarları meselesinin ancak siyasi maksatlarla ortaya konulduğunu" belirtmek istemişti. Dostyevskiy, Granovskiy'nin bu yazışma şiddetle karşı koydu. Lev Tolstoy ve Granovskiy gibi düşünen, yani "Türk düşmanı" olmıyan Rus münevverleri az olmamakla beraber, Katkov, Aksakov'lar, Danilevskiy ve Dostoyevski'yi tasvib edenlerin ekseriyet teşkil ettiği anlaşılıyor.Tolstoy'un belirttiği gibi, Rus halk tabakasının, yani "mujik"lerin bu hususta hiç bir fikri yoktu ve olamazdı; Rus köylüsü ve şehir halkının, esnafın zihinlerini ancak günlük ihtiyaçları karşılamak kaygusuyla yaşadıkları muhakkaktır. Balkanlar'da patlak veren isyan,
Karadağ ve Sırp hükümetlerinin Osmanlı devletine harp ilanından sonraki
gelişmelere gelince, Karadağlılar sarp dağlarda bulunmalarından faydalanarak
başta bazı muvaffakiyetler elde ettilerse de, Çernyayev'in kumandasındaki
Sırp ordusu arka arkaya mağlûb oldu; Çekler, Rus generalinin bu başarısızlığına
bakmaksızın kendisine bir takdir nişanesi olarak kıymetli bir kılıç
gönderdiler. Çekler başta olmak üzere Avusturya'daki bütün Slav zümreleri
(Lehliler hariç) ve Ruslar, Karadağlılara ve Sırplara boyuna para yardımı
yapmakta idiler. Rusya bu kadarla da yetinmiyerek, Türkiye'ye karşı
fiilen harbe girmeyi kararlaştırmıştı, Çernyayev'in kumandasındaki
Sırp ordusu çekilirken Türk ordusu Belgrad üzerine yürümekte idi. Tam
bu sırada Rusya müdahale etti.Çar Aleksandr II., 1877 Martında, Kırım'da
Livadya'da bulunurken, "Slav komitesi"nin
ileri gelenlerinden Porochovçikov Çarı ziyaret etmiş ve Rusya'nın hemen
Türkiye'ye karşı harbe girmesi lazım geldiğini söylemişti; ona göre:
eğer Çar bunu yapmazsa, Rus ahalisi bizzat silaha sarılacaktı. Bu sırada
Moskova'da Aksakov'lar ve Katkov da harp lehinde ateşli nutuklar irad
ediyorlar, yazılar yazıyorlardı. Veliahd büyük Dük de harp taraftarı
idi. Nihayet Çar da harbe karar verdi. 24 Nisan 1877 günü Rusya Babıali'ye
harp ilan etti. Rusya bu harp neticesinde, ötedenberi beslediği "Panslavist" emellerine
kavuşacağını, yani İstanbul ve Boğazları ele geçirerek Balkanlar'daki
Slavları da himayesi (yani hakimiyeti) altına alacağını ummakta idi, Rumenlerin yardımı sayesinde Rus orduları kolaylıkla Tuna kıyılarına kadar gelebildilerse de, Balkanlar'da çok büyük sürprizlerle karşılaştılar. Osman Paşa'nın bütün dünyayı hayretler içinde bırakan meşhur Plevne müdafaası, az daha Rusya'nın, hezimetine sebebiyet veriyordu; ancak 40 bin kişilik taze Rumen kuvvetlerinin Ruslar’a yardıma gelmesi, panik halinde kaçmağa hazırlanan Rus ordusunu ve Çarı muhakkak bir felaketten kurtardı. Plevne'nin sükûtundan sonra Ruslar Balkanları geçmeğe muvaffak oldular. Çarın öncü kuvvetleri ta Yeşilköy’e (Ayastefanos) kadar ilerledilerse de, ingiliz donanmasının müdahalesi İstanbul'u Rusların eline düşmekten kurtardı. Ayastefanos'ta yapılan sulh müzakereleri (Rus başmurahhası İgnatiyev idi) 19 Şubat 1878’de sona ermiş ve Babıali'ye ağır şartlar kabul ettirilmişti. Fakat aynı senenin Haziran ve Temmuzunda Berlin'de toplanan büyük devletler kongresi (Berlin Kongresi) Ayastefanos muahedesini hükümsüz saymış ve Rusya'yı, Türkler için daha müsait, şartları kabule icbar etmişti. Berlin kongresi ahkamiyle Sırbistan, Karadağ ve Romanya tamamiyle müstakil birer devlet haline çıkarıldıkları gibi, küçük bir Bulgar prensliği (Osmanlı himayesinde) de meydana getirilmişti. Bu suretle Balkanlar'daki Slavlar, Çar Aleksandr II. sayesinde istiklallerine kavuşmuş oldular. Fakat, Rusya İstanbul'u ve Boğazları ele geçiremedi. Berlin Kongresinin kararları Rus "Panslavistleri" arasında
büyük bir hayal kırıklığını mucip oldu. Aşırı Rus milliyetçileri Rus
diplomatlarını "vatana karşı ihanet"le ithama başladılar. Rus
hükümeti bu iddia karşısında Moskova'daki "Slav Kornitesi"ni
kapatmış ve hareketin önderlerinden biri olan Aksakov'u Moskova'dan uzaklaşmağa
mecbur etmişti. Aleksandr II.nin, Mart 1881 de vukubulan bir suikast neticesinde ölümünden sonra tahta geçen Çar Aleksandr III. çok geçmeden koyu bir Rus milliyetçisi ve Panslavist siyaseti takibine başladı. Katkov gibi hiçbir resmi makamı işgal etmiyen fakat Panslavistlerin liderlerinden sayılan biri Çarın en çok güvendiği bir kimse olmuştu, Rus hükümeti şu üç prensibe dayanmakta idi: Otarşi, Ortodoksluk, Milliyet (Samoderjav'ye, Pravosiavye, Narodnost) yani, taht, kilise ve Rusluk. Rus kilisesini idare eden mukaddes Sinod'un reisi Pobedonostsev, Rusya'da yaşıyan gayri Rus ve gayri ortodoks bütün milletlerin Ruslaştırılması hususunda Çardan tam bir salahiyet almıştı. Misyoner İlminskiy tarafından Kazan'dan idare edilen hıristiyanlık propagandası bilhassa İdil boyu Türkleri üzerinde tazyik yapmakta idi. Çar Aleksandr III. rejimi tam bir reaksiyonu temsil ediyordu; Ruslar’dan ve Ortodokslardan gayri bütün millet ve dinlere yaşamak ve gelişmek hakkı tanınmıyordu. Bu şiddetli tazyike rağmen, Lehliler, Ukraynalılar ve Kazan Türkleri "Ruslaştırma" ve "ortodokslaştırrna" baskısına karşı durdular; Rus hükümetince yapılan tazyike, Kazan Türklerinin feragat sahibi ve fedakar hoca, muallim ve esnaf zümresinin gayretleri galebe çaldı; Kazan Türkleri aynı zamanda Sibirya, Kazakistan ve Türkistan'daki ırkdaşları arasında müslümanlık ve Türklüğün muhafazası ve kuvvetlenmesi yolunda büyük gayretler saffettiler. Aleksandr III. in saltanatının başlarında Rusya'da Alman düşmanlığı almış yürümüştü. Türkistan'ın Ruslar tarafından zaptı ve 1877-78 Türk harbi esnasında nam kazanmış olan Rus generali Skobelev, şahsında Alman düşmanlığını temsil ediyordu. Skobelev, "Almanlarla Slavlar arasındaki mücadelenin kaçınılmasına imkan olmadığını" ileri sürüyordu. Bu "Alman düşmanlığı" çok geçmeden Rusya'nın Almanya'ya karşı düşmanca bir siyaset takibinin esaslarını hazırladı. 1877-78’de Boğazları ele geçirmeyen Rusya, bu defa "serbest denizlere" ulaşmak maksadiyle Uzak Doğu'da yayılmak siyasetini ele aldı. Ruslar, Çin'de başgösteren karışıklıklardan faydalanarak, 1898 de Port-Arthur limanını ve şehrini işgal ettiler; çok geçmeden bütün Mançurya Rusya'nın nüfuzu altına girdi. Rus emperyalizminin bu tarzda gelişmesinden endişe duyan Japonya, Rusya'nın karşısına çıktı ve 1904-1905 Rus-Japon harbi patlak verdi. Ruslar, Japonları "şapkalariyle vurup yere sereceklerini" iddia ettilerse de, karada ve denizde arka arkaya mağlûp olunca, nihayet sulh istediler. Portsmouth'ta akdedilen muahede ile Rusya'nın Uzak-Doğu'daki ilerlemesi durdurulmuş oldu. Alman ve İtalyan ittihadının "Panslavizm" hareketi üzerinde büyük bir tesiri olduğu muhakkaktır. Slav kavimlerinin gözleri önünde cereyan eden bu iki mühim vak'a, onlar için büyük birer numune teşkil ediyordu. Fakat Slav kavimlerinin tek bir cephe vücuda getirmelerine Rus-Leh ihtilafı en büyük engel teşkil etmekte berdevamdı. 1863 Leh İsyanından sonra, Çarlık tarafından Lehliler’e karşı alınan şiddetli tedbirlerden yukarıda bahsetmiştik; bu tedbirler yumuşatılmaksızınn 1905 Rus ihtilaline kadar devam ettirildi, 1905 Rus ihtilali, Çarlık rejimini sarsmış, Rusya'daki milletlerin harekete geçmelerine imkan vermişti. Zaten 1897’de yapılan nüfus sayımı Rusya'da 107 muhtelif milletin yaşadığını ve hakim unsur olan Büyük Ruslar’ın (Veliko Russy) bütün nüfustan ancak yüzde 43,3ünü (55.673.000) teşkil ettiğini meydana koymuştu. 1905 ihtilali, milli hisleri ve şuurları, milli kültürleri kuvvetli kavimlerin, en az milli muhtariyet olmak üzere, birtakım taleplerine yol açtı. Bu hususta Finlerden sonra Lehliler ve Ukraynalıların faaliyeti göze çarpmaktadır. Lehliler, geniş muhtariyet istiyorlardı. Onların bu talebleri Ruslar’ın bazı liberal partileri tarafından da desteklenmişti; bu anlaşma üzerinde Lehliler’le bazı Rus siyasi partileri arasında bir yakınlık bile hasıl olmuş gibi idi. Bu cereyanı benimsiyen zümreler "Neoslavizm" (Yeni Slavcılar) diye tanınmışlardır. Haddi zatında eski "Panslavizm" görüşlerinin yeni bir tarzda canlandırılmasından başka bir şey olmıyan bu hareket önceleri, siyasi prensiplerden ziyade kültür ve iktisat problemlerini ele almış gibiydi. Panslavistlikten farklı olarak, Rus-Leh ihtilafının halline (tabii Rusya'nın Lehine olmak üzere) doğru gidilmek istenmişti. 1905 ihtilalinden sonra Çar Nikola II. nın Rusya'da meşruti bir idare sistemini kabule mecbur edilmesi ve "Duma" (Rus Millet Meclisi)’yı çağırması üzerine, 1906 Mayısından itibaren Rusya'da meşruti bir rejim başlamıştı. "Duma"da birkaç siyasi parti temsil edilmişti. Bunlar arasında Milyükov'un "Kadetler" partisi Rusya'nın en kuvvetli liberal partisi idi. işte bu parti "Neo-slavizm" cereyanını benimsemiş görünüyordu. Lehliler’e gelince, bunlar iki guruptu; biri Dmowski'nin önderliği altında Nasyonal demokratlar; bunlar Lehliler’in en büyük düşmanı olarak Almanya'yı bellemişler; Rusya ile işbirliği yapmak. Lehliler’e geniş bir muhtar idare sağlamak şartiyle Lehliler’le meskûn mıntakaları da Rus İmparatorluğu içine sokmak arzusunda idiler. Buna karşılık, Pilsudski ve taraftarları amansız bir Rus düşmanı kesilmişlerdi. Mamafih Dmowski taraftarlarının Lehliler arasında çoğunluk teşkil ettikleri anlaşılıyor. "Neoslavizm" cereyanı Rusya'da gittikçe kuvvet buldu ve nihayet Çar Nikola II. tarafından da tasvib ve Rus hükümetinin dış politikasının esasını teşkil etmeğe başladı. Bu suretle Rusya'nın dışındaki Slavlar arasında, bilhassa Çekler’de birçok taraftar kazandı. Zaten Bohemya'nın "Panslavizm"in doğduğu ve geliştiği bir yer olması itibariyle, Slavlar arasında tesanüd görüşünün burada daima meycutiyeti beklenebilirdi. Panslavizm vaktiyle nasıl kuvvetli bir cereyan oldu ise bu defa "Neo-slavizm" de aynı dereceyi buldu. Dr. Kramar'in önderliğindeki Çek Neo-Slavizm hareketine katılanlar, Türk ve Alman düşmanlığı bakımından, koyu Rus milliyetçilerinden asla geri kalmıyorlardı. Rusya dışındaki Slavlar Avusturya ve Türkiye hakimiyetinden kurtulmak yolunda Rusya'dan yardım beklemekte idiler; Almanya'nın "Şarkadoğru" (Drangnach Osten) yayılmalarına da "Slav birliği" vasıtasiyle mani olabileneceği umuluyordu. Bu suretle "Neoslavizm" cereyanı, tıpkı "Panslavizm" gibi hem Almanlara hem de Türklere karşı yöneltilen bir hareket halini almakta gecikmedi. Aynen "Panslavizm" ruhunda Slav milletlerinin kongreler tertiplenmesi yoluna gidildi. Bunlardan ilki 1908’de Prag'da yapıldı. Lehliler ve Ukraynalılar’'dan başka bütün Slav mümessilleri Prag'da toplanarak, Slavların umumi durumları, kültür, siyasi ve iktisadi meseleler ve gelecek problemler hakkında görüşmelerde bulundular ve "Slavcılık" hareketinin bir programını tesbit ettiler. Aynı platform üzerinde, 1910’da Sofya’da ikinci Slav kongresi akdedildi; Sofya'nın kongre yeri olarak seçilmesi ayrıca ehemmiyeti haiz olup, "Slavcılık" hareketi esas gayelerinin hangi mıntakayı istihdaf etliğini göstermekte idi. Nitekim 1912-1913 Balkan harbinin hazırlanmasında Rusya'nın mühim bir rol oynadığı malûmdur. Harp patlak verince Rusya'dan Bulgar ve Sırp ordusuna gönüllüler gitmesi, külliyetli miktarda para ve eşya yardımı yapılması Ruslar’ın Türkiye'ye karşı aldığı düşmanca durumu, "Panslavizm" hareketi ve hislerinin tesirini açıkça göstermektedir. Hele Çekler, her bir Türk mağlûbiyeti haberi Prag'a ulaşınca, güya kendi zaferleri imiş gibi, tes'it ediyorlar ve Balkan Slavlarına çokça para, ecza ve eşya gönderiyorlardı. Lehliler hariç Avusturya'daki Slavlar arasında Türk düşmanlığı azami bir haddi bulmuştu. Rusya'da "Panslavist" hülyalar yeniden uyanmış ve bu defa artık Türklerin "Avrupa'dan Asya'ya koğulmaları" zamanının gelip çattığına hükmedilmişdi. "Ayasofyaya Haç Koymak" Rus milliyetçiliği, Panslavistlerinin ve bu cereyanın arkasında duran Rus hükümetinin siyasi parolası olmuştu. Birinci Dünya harbinin çıkmasında Rusya'nın "Panslavist" emeller peşinde koşmasının mühim, bir amil teşkil ettiği bir hakikattir. Rusya, fırsattan istifade ile "tarihi emellerine", yani "Boğazlar üzerindeki hakimiyete" kavuşacağını umuyordu; bu tahakkuk ettiği takdirde Anadolu dahil bütün Türk milletleri Rusya'nın idaresi altına alınmış ve Rusya için daima tehlike teşkil eden bir hür Türkiye ortadan kalkmış olacaktı. 1914 Ağustosunda harp patlak verdikten sonra, Talat ve Enver Paşalar "Türkiye'nin, tarafsız kalacağını, Balkanlar'da statuscuo'nun muhafazası için, icap ederse 250 bin kişilik bir ordunun Rusya lehinde hareket edebileceğini" İstanbul Rus elçisine teklifde bulunmuşlar ve bunun karşılığında Türkiye'nin, arazi bütünlüğünün Rusya tarafından garanti edilmesini istemişlerdi. Rus hükümeti bu Türk teklifine kat'i red cevabı vermiş ve "Türkiye'nin bütünlüğünü garanti değil, Türkiye topraklarını ele geçirmek niyetinde olduğunu" açığa vurmuştu. Nitekim 1915’te Rusya'nın ısrarı üzerine İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Türkiye'nin nasıl taksim edildiği, Bolşeviklerin neşrettikleri ve malzemeyi Eski Çarlık Hariciye Nezareti Arşivinden aldıkları, "Boğazlar-Türkiye ve Büyük devletler" adlı eserle ortaya koymuşlardı.O zamandanberi bolşevik devlet adamları ve dış politikası Lenin tarafından açıkça ifade edilen "antiemperyalist" prensiplere dayanmakta olduğundan, Sovyet hükümeti Çarlık Rusya'nın emperyalist emellerini dünyaya açıklamakta hiç bir beis görmemişti. Rusya'da bolşevik rejimi yerleşince "Panslavizm" tamamiyle sönmüş gibiydi. Lenin tarafından ilan edilen siyasi düsturlar tamamiyle emperyalizm'in aleyhinde olduğundan, Sovyet Rusya artık ne İstanbul ve ne de Boğazları ele geçirmeği asla düşünmediğini dünyaya ilan etmiş ve bu suretle Çarlık Rusya'sının "Panslavist" siyaseti ile hiç bir ilgisi olmadığını kat'i bir lisanla ifade etmiş oluyordu. Bolşevizm rejiminin ilk on-onbeş yılı nisbeten "beynelmilelcilik" ruhunda bir siyaset takib ve Rus milliyetçi cereyanlarını önleyici bir mahiyet arzetmekte idi. Fakat yıllar geçtikçe bu siyaset değişti ve Sovyet Rusyası tedricen Rus milliyetçiliği platformuna kaymağa başladı. 1935 yıllarına doğru bu kayış süratlendi ve Sovyet Rusya gerek iç ve gerek dış siyaseti bakımından Çarlık Rusyasının benimsemiş olduğu prensiplerinden kısmı azamını, yeni formüller altında, benimsemiş olduğunu belli etmiş ve dünya politikasında Sovyet Rusyanın bu yeni tip siyaseti kendi başına ehemmiyetli bir unsur teşkil etmeğe başlamıştır. Bolşevizmin ilk yıllarında "Slavcılık" Çarlık Rusyası tarafından benimsenmiş reaksiyoner bir siyaset olarak vasıflandırılmış ve dolayısiyle Sovyet hükümeti bu çeşit "Panslavist" hareketiyle hiç bir ilgisi olmadığını ispata çalışmıştı. Hitler Almanyasının Slav memleketlerini ele geçirmek yolunda bir siyaset takibe başlaması neticesinde, başta Çekler olmak üzere, diğer Slav memleketleriyle Sovyet Rusya arasında kendiliğinden bir yakınlık hasıl olmuş ve 1935 yılında Beneş'in Moskova'yı ziyareti üzerine Sovyet Rusya ile Çekoslovakya arasında muhtemel Alman tecavüzüne karşı bir anlaşma meydana gelmişti. Rusya'da aynı zamanda Rus milliyetçiliği Sovyet hükümeti tarafından resmen desteklenmeye başlamış ve büyük Rus şairi Puşkin'in ölümünün yüzüncü yıldönümü olan 1937’de Rus milliyetçiliğinin canlandırılması için bir vesile teşkil etmişti. Bir taraftan bu büyük Rus şairi tebcil edilirken, diğer yandan Rus tarihinin büyükleri Rus milletine yeniden tanıtılmaya ve sevdirilmeye başlanmıştı. Hitler'in Çekoslovakya'yı ilhakı ve Yugoslavya üzerinde baskısı arttıkça Moskova'da bir "Slav cephesi" meydana getirmek yolunda faaliyete geçtiğini görüyoruz. Almanya'nın Rusya'ya karşı harbe başlaması üzerine Sovyet Rusya artık açıkça bu "Slav cephesi"nin önderi olarak faaliyete başlamış ve 1941 yılı Ağustosunda bütün Slavların Hitler Almanyasına karşı müdafaasında şampiyon rolünü almıştı. Bütün Slavların davasını gütmek maksadiyle bir "Slav komitesi" kurulmuştu. Bu teşkilat tarafından 1941-42 ve 1943 yıllarında Moskova'da "bütün Slav milletleri" mümessillerinden müteşekkil muhtelif kongreler akdedilmiş ve ayrıca "Slavyane" adiyle aylık bir mecmua çıkarılmaya başlanmıştı. Aynı zamanda İngiltere, Amerika ve Alman istilasının dışında kalan memleketlerdeki bütün Slav zümrelerini bir araya getirmek maksadiyle türlü teşkilat kurulmuş ve kongreler yapılmıştı. Bu münasebetle bilhassa Amerika ve Kanada'daki Ruslar ve Ukraynalılar, "Ruslar’ı tanıtmak ve sevdirmek" maksadiyle büyük propaganda faaliyetine de geçmiş bulunuyorlardı, İgiltere'de ve Amerika'da "Sovyet Rusya dostları" adiyle kurulan cemiyetler de Moskova'nın "Slavcılık" siyasetini destekler mahiyette gayret sarfediyorlardı. Bu suretle Sovyet Rusya ile Almanya arasında devam eden harbin bir neticesi olarak Rusya'nın müttefikleri olan büyük devletler Sovyet Rusya'nın bütün Slavları kurtarma davasını benimsemiş ve bu yolda Rusya'ya maddi ve manevi müzaheret göstermek yoluna girmişlerdi. Nitekim Almanya mağlûp olunca sırf Ruslar’a bir jest olmak üzere müttefikler Çekoslovakya'daki ''kurtarılış" hareketini kızıl orduya bırakmışlar ve bu suretle Sovyet Rusya'ya, Slavların Hitler'den "kurtulmasına" fiilen imkan hazırlamışlardı. Harp bitince Sovyet Rusya, Yugoslavya hariç, bütün Slav memleketlerini fiilen işgal altına almış ve dolayısiyle bütün Slav memleketlerinin mukadderatı Moskova'nın eline geçmiştir. Tito'nun Moskova'dan ayrı düşmesine kadar Moskova'nın idaresi altında fiilen bir "Slav cephesi" meydana gelmiş ve beynelmilel siyasette mühim bir faktör teşkil etmiştir.Yugoslavya'nın Moskova peyki olmaktan çıkması üzerine bu "Slav cephesi" kısmen zaafa uğramakla beraber, gene fiilen mevcuttur. Bununla beraber 1949 yılından itibaren Moskova, "Slavcılıktan" ve "Slav davası”ndan vazgeçmiş bir tavır almakla beraber, bunun hakiki çehresini tesbit etmek için henüz zaman erkendir. Sovyet Rusya'da "Rus milliyetçiliği"nin boyuna gelişmesi, Sovyet Rus edebiyatı ve tarihinde diğer Slav memleketlerindeki milli hareketlere ve bilhassa Türklere karşı mücadelelerine geniş bir yer verilmesi, Kremlin zimamdarlarının Rus Çarlarının "Panslavizm" siyasetini hiç bir veçhile bırakmamış olduklarını gösterecek mahiyettedir.
|
|