|
OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA
YENİLEŞME HAREKETLERİ
Kanuni
Sultan Süleyman devrinde kudretinin en yüksek mertebesine erişen Osmanlı İmparatorluğu
16.asır sonlarında gerilemeğe yüz tutmuş ve 17.asırda Köprülüler'in idaresinde
son bir kalkınma hamlesi yaptıktan sonra,1682 yılında başlayan harpte Avusturya
ve müttefiklerine yenilerek 26 Ocak 1699'da karlofça Barış Antlaşması'nı imzalamak
zorunda kalmıştı.Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti, Macaristan ve Transilvanya'yı
Avusturya'ya, Mora ve Dalmaçya'yı Venedik'e, 3 Temmuz 1700 tarihli İstanbul
Antlaşması ile de Azak Kalesi'ni Rusya'ya bırakmıştı.Devletin ilk defa olarak
düşman toprak terk edişi müslüman halk efkarında derin bir tesir yarattı.Askerlik
ve maddi hayat sahalarında Hırıstiyan Batı ülkelerinin İslam alemine nazaran
ilerleme kaydettiği açıkça idrak olundu.Böylece Osmanlı devlet adamları ve
aydınlar İmparatorluğu çöküntüden kurtarmak için çareler aramay hız verdiler.Daha
17.asrın ilk yarısında Koçi Bey devletin gerilediğini müşahade ederek meşhur
risalesinde idari ve içtimai ıslahat yapılması gereğini savunmuştu.Ancak 18.asır
başlarında Türk aydınlarının bazıları devlet müesseselerinde suistimalleri
önlemenin ve bozulan teşkilatı kanunnamelere uygun şekilde düzenlemenin hastalığı
tedaviye kafi gelmeyeceğini anlamışlardı.Onlara göre, osmanlı İmparatorluğu,
Batı devletlerinin saldırısına başarıyla karşı koyabilmesi Batı harp usullarini
ve silahlarını almakla mümkün olabilirdi.
BATI
MÜESSESELERİNİN GİRİŞİ
Kaybedilen toprakları kurtarmak maksadıyla Rusya'ya açılan harp sonunda
2 Temmuz 1711'de imzalan Prut Barış Antlaşması Azak Kalesi'nin geri alınmasını
sağladıysa da 1716 yılında Avusturya ve Venedik'e karşı girişilen seferler
yenilgi ile sonuçlandı.Gerçekten, 21 Temmuz 1718'de Pasarofça Antlaşması
Mora'yı Osmanlı Devleti'ne kazandırmakla beraber Batı Yunanistan kıyılarında
bazı kalelerin Venedik'e, Belgrad'ın da Avusturya'ya terkini gerektirmiştir.Barış
müzakereleri sırasında sadrazamlığa tayin olunan Nevşehirli İbrahim Paşa,
anlaşmanın imzasından sonra barışçı ve ıslahatçı bir siyaset gütmek lüzumuna
Padişah III.Ahmed'i inandırdı.İbrahim Paşa'nın 1718'den 1730'a kadar
süren sadareti, bu yıllarda lale yetiştirilmesine gösterilen ilgi yüzünden
tarihimizde Lale Devri olarak adlandırılır.Türkiye'nin yenileşmesinde
ilk şuurlu, fakat plansız hareketler bir safahat çağı olan Lale Devri'nde
gerçekleştirilmiştir.Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi'nin 1720 yılı sonlarında
Fransa'ya gönderilmesi Osmanlı saray çevresinde batı alemini yakından
tanımak arzusunun bir belirtisidir.Nitekim, İstanbul'un mesire yerlerindeki
yalı ve köşklerin bahçeleri Yirmisekiz Çelebi Sefaretnamesi'nden uzun
uzun tasvir olunan Versailles bahçelerine benzer şekilde tertiplenmişti.Sonraları
Tanzimat devrinde daha açıklıkla görülecek olan batı ve hususuyla Fransız
taklitçiliği böylece başlamış oldu.
Lale Devrinde yenileşme yönünden kayda değer en önemli vaka matbbanın
Türkiye'ye girişidir.Aslında baskı sanatı Osmanlı Türkleri için bilinmeyen
bir şey değildi.Daha 1494 yılında İstanbul'da Yahudiler bir matbaa kurmuşlar
ve kendi dillerinde kitap basmışlardı.1565'te Ermeniler, 1627'de Rumlar
İstanbul'da matbaacılık faaliyetlerine girişerek Ermenice ve Rumca kitaplar
tab etmişlerdi.Ancak, Türkler'in Arap harfleriyle kitap basmaları ilk
defa olarak 1727 yılında gerçekleşmiştir.Bir Macar mühtedisi olan İbrahim
Müteferrika, babası Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi ile Paris'e giden
Said Efendi'nin ortaklığı ve sadrazam İbrahim Paşa'nın desteğiyle İstanbul'da
bir matbaa kurmaya teşebbüds etmiş ve 1727 yılında, İslami din kitapları
basmamak şartıyla Padişahın iznini almıştı.Müteferrika matbaasının ilk
kapanış tarihi olan 1745'e kadar burada onyedi eser basıldığı bilinir.Üçyüzyıla
yakın bir gecikme ile de olsa, matbaanın memleketimize girişi Batı'da
gelişen yeniliklerin Türk aydınları arasında daha hızlı yayılmasına imkan
verecekti.
İbrahim Müteferrika 1732'de kendi matbaasında bastırıp 1730'da Patrona
Halil Ayaklanması sonunda tahtını kaybeden III.Ahmed'in halefi I.Mahmut'a
sunduğu Usul ül-hikem fi nizam il-ümem adlı risalesinde Avrupa devletlerinin
askeri teşkilatlarını inceleyerek Batı ordularının Osmanlı askeri kuvvetlerine
üstünlüğünü belirtmiştir.Türk Ordusu'nda hususyla teknik birliklerin
ıslahı gerekmekteydi.Bu sebeple I.Mahmut (1730-1754) ve III.Mustafa
(1757-1773) saltanatlarında Humbaracı ve Topçu ocaklarının Batı tarzında
teşkilatlandırılmasına girişildi.Askerlik sahasında yenileşme hareketleri
başlangıçta mühtedilerin, sonralarıysa doğrudan doğruya Avrupalı uzmanların
idaresinde yürütüldü.Gerçekten bir Fransız subayı iken müslümanlığı
kabul ederek Ahmet adını alan Comte de Bonneval 1731'de Humbaracı ocağının
ıslahına başladı.Ocağın ihtiyaç duyduğu talimli askeri yetiştirmek
üzere de 1734 yılında Üsküdar'da üçyüz gencin kaydolunduğu bir Hendesane
açıldı.Hendesanede matematik ve Fen Bilimleri öğretiliyordu.1735'te
Paşalığa yükseltilen Humbaracı Ahmet 1747 yılında ölünce Humbaracılığa
kendisi gibi bir mühtedi olan manevi oğlu Süleyman Ağa getirildi.Onun
ölümünden sonra, Hendesane Yeniçerilerin baskısı sonucunda kapatıldı.Bu
müessese 1769 yılında yeniden faaliyete geçtiyse de uzun ömürlü olamadı.Osmanlı
ordusunu ıslah etmek vazifesiyle bir Fransız askeri heyetinin başında
Türkiye'ye gelen Baran de Tott'un 177^'te Haliç kıyısında Hasköy'de
kurduğu "Mühendishane" daha ciddi ve sürekli bir teşebbüs
vasfını taşımış, Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar yaşayacak olan
Topçu Harbiye Mektebi'nin çekirdeğini teşkil etmiştir.Aslen Macar olan
Baron de Tott 1774 yılı başlarında Topçu Ocağı'na bağlı sürat topçuları
teşkilatını kurmakla Osmanlı ordusunun yenileşmesi bakımından bir başka
önemli icraatta bulunmuştur.Avrupa ordularında kullanılan hafif topçu
birliklerinin benzeri olan bu teşkilat 1781 yılına kadar yaşamış, o
tarihte Fransız subaylarının memeleketlerine dönüşü sebeiyle dağıtılmıştır.
1768-74 Osmanlı-Rus Harbi esnasında bir Rus filosunun Çeşme'de
Türk donanmasını bozguna uğratarak yakması, Osmanlı devlet adamlarını
denizcilik sahasında ıslahat yapmak lüzumuna inandırmıştı.Nitekim, 1776
yılında, deniz subayı yetiştirmek üzere Kapudan-ı Derya Cezayirli Gazi
Hasan Paşa'nın gayretiyle Kasımpaşa'da Tersane yakınında "Mühendishane-i
Bahr-i Hümayun" kuruldu.Deniz Harp Okulu'muzun başlangıcı sayılan
bu müesseseyi I.Abdülhamit saltanatında Cezayirli gazi Hasan Paşa'nın
siyasi rakibi Halil Hamit Paşa, 1782'den 1783'e kadarki sadrazamlığı
sırasında Fransız subaylarından faydalnarak geliştirmiştir.
I.Abdülhamit'in 1789 Nisanında ölümü üzerine tahta III.Selim'in çıkşı
Osmanlı İmparatorluğu'nda yenileşme hareketlerini hızlandırdı.Genç Padişah
babası III.Mustafa'nın telkini altında kalarak devletin kurtuluşunu Batı
müeseselerinin kabulünde görüyordu.Daha şehzadeliği zamanında Fransa
Kralı 16.Louis ile gizli muhaberede bulunmuş, padişah olunca yapacağı
ıslahat hamlelerinin zihninde tasarlamıştı.Halbuki, 21 Temmuz 1774 tarihli
Küçük Kaynarca Barış Antlaşması ile elden çıkan Kırım'ı geri almak için
Rusya'ya karşı 1787 yazında açılan harp ertesi yıl Avusturya'nın da düşmana
katılmasıyla , Türkler aleyhine sürüp gitmekteydi.III.Selim 1791 Ağustosunda
Avusturya ile, 1792 Ocak ayında da Rusya ile barış imzaladıktan sonra
tasarladığı ıslahat programını tatbike koydu.O daha harp devam ederken,
devlet işlerinin düzenlenmesi hakkındaki görüşlerinin birer layiha halinde
kaleme almalarını, Sadrazamı Yusuf Paşa dahil, güvendiği yirmi kadar
şahıstan istemişti.Bunlar hazırladıkları layihalarda çeşitli fikirler
ortaya koymuşlardı.Fakat hepsi Osmanlı ordusunda ıslahat yapılması gereği
üzerinde birleşiyorlardı.Hususiyle Yusuf paşa ve Reis ül-küttap Abdullah
Berri Efendi Avrupa usulünde talim görecek piyade ve topçu birliklerinin
kurulmasını teklif etmişlerdi.
Giriştiği ıslahat hamlesinde Padişah, Avusturya ile banşm imzasını müteakip
elçilikle Viyana'ya giden Ebubekir Ratib Efendi'nin 1792 Mayısında yurda
dönüşünde hazırladığı rapordan da faydalanmış görünüyor. Avusturya'nın
askeri, idari ve içtimai müesseselerinin tafsilâtlı bir tasviri mahiyetinde
olan bu raporda Avrupa devletlerinin bir "Nizam-ı Cedid" yarattıkları
belirtiliyordu. Bundan ilham alan III. Selim kurduğu Orduya Nizam-ı Cedid
adını verdi. Avrupalı subayların idaresi altında Levend Çiftliği'nde
talime başlayan piyade askeri, yeniçerilerin muhalefetini önlemek maksadıyla,
Bostancı Ocağına bağlanmıştı. Yeni ordunun masrafını karşılamak üzere,
1783 Martında İrad-ı Cedid adında ayrı bir hazine teşkil olundu. Nizam-ı
Cedid askeri sayıca artınca, İstanbul'da Levend Çiftliği kışlasından
başka, Üsküdar'da Selimiye kışlasının inşasına başlandığı gibi, Anadolu'da
da bu birliklerin kurulmasına girişildi. Nizam-ı Cedid 1806 yılı sonlarında
25.000 kişilik bir askeri kuvvet haline gelmiştir.
III. Selim Topçu ocağında da ıslâhat yaptı. Tophane'deki kışla genişletilerek,
hazırlanan yeni kanunnameye göre topçu birlikleri yetiştirildi. Ayrıca,
Fransız ustalarının nezaretinde toplar döküldü. Ordunun topçu ve istihkâm
subayı ihtiyacını karşılamak için, önce Eyüb'de açılan "Levend
Çiftliği" 1793 yılında Hasköy'e nakledildi. Baron de Tott'un 1773'de
kurduğu Mühendishane'yi de içine alan bu okul "Mühendishane-i
Berri-i Hümayun" adıyla 1795 yılından itibaren yeni binasında
çalışmalarını sürdürmüştür.
Yenileşme hareketinde III. Selim'in askerlik sahası dışıda gerçekleştirdiği
en önemli icraat Avrupa'nın belli başlı merkezlerinde ikamet elçilikleri
açmasıdır.Batılı devletlerin İstanbul'da XV. asır ortalarından beri
daimi elçileri bulunduğu halde, Osmanlı padişahları karşılık olarak
o devletler nezdine ikamet elçileri yollamamışlardır. Bunun sebebi
İslam geleneğndedaimi elçilik müessesesinin mevcut olmayışıdır. Padişahlar
Batılı devletlerin İstanbul'da daimi elçiler bulunurmalarını bir saygı
tezahürü sayıyorlar, kendileri ancak gerektiği zamanlar yabancı ülkelere
fevkalâde elçi gönderiyorlardı. Halbuki, XVIII. asır sonlarında Avrupa'da
meydana gelen siyasi ve askeri gelişmeleri yakından takip etmek, ittifak
müzekerelerini mahallinde yürütmek bir zaruret halini almıştı. III.
Selim bunu idrak etti ve ilk defa 1783 yılında Yusuf Agâh Efendi'yi
ikamet elçiliğiyle İngiltere'ye gönderdi Dört yıl sonra da İsmail Ferruh
Efendi, Agâh Efendi'nin yerine Londra'ya yollandığı gibi, Seyyid Ali
Efendi Fransa'ya, İbrahim Afif Efendi Avusturya'ya, Ali Aziz Efendi
Prusya’ya tayin edildiler. Osmanlı ikamet elçilerinin diplomatik çalışmaları
beklendiği kadar verimli olmadı.Bundan dolayı Londra, Viyana ve Berlin
elçilikleri 1800'den itibaren maslahatgüzarlarla yürütüldü. Fransa
o devirde Avrupa'nın en kudretli devleti bulunduğundan 1811 yılına
kadar bir Osmanlı ikamet elçisi Paris'de vazife gördü. III.Selim'in
diplomasi yönünden yeteri derecede fayda sağlamayan bu teşebbüsü elçi,
maslahatgüzar veya kâtip sıfatıyla ikamet elçiliklerinde çalışan Türklerin
Batı'yı yakından taramalarına ve bir Batı dili öğrenmelerine imkan
vermiştir. Bunların çoğu memlekete dönünce yenilik hareketlerinin gerçekleştirilmesinde
değerli hizmetler görmüşlerdir.
III. Selim Osmanlı imparatorluğunda, Avrupa devletlerinde ve hususiyle
Fransa'da olduğu gibi, merkeziyetçi idare kurmak istiyordu. Bunun için,
XVIII. asırda Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da teşekkül etmiş, olan
ayan, derebeyi ve diğer mütegallibenin nüfuzunu kırmak gerekmekteydi.
Görünüşte Edirne bölgesindeki asayiş bozucu eşkıyayı tedib etmek maksadıyla,
aslında ise Nizam-ı Cedid'i Rumeli'de teşkilâtlandırmak üzere Padişah,
1806 Temmuzunda, Karaman valisi Kadı Abdurrahman Pasa'yı düzenli bir
ordunun başında asilere karşı gönderdi. Fakat, Rumeli ayanlarının silâhlı
direnmeyi kararlaştırmaları III.Selim’i Kadı Abdurrahman Paşa'yı geri
çağırmak zorunda bıraktı. Padişahın bu zaafı Nizam-ı Cedit aleyhtarlarının
cüretini artırdı ve III. Selim Kabakçı Mustafa'nın yönettiği bir ayaklanma
sonunda, 30 Mayıs 1807'de, tahttan indirildi. Böylece, Nizam-ı Cedid
hareketi başarısızlıkla soca ermiş ve eski düzen taraftarları IV. Mustafa'yı
padişah yapmışlardır.
Nizam-ı Cedid'cilerin çoğu Kabakçı ayaklanması sırasında öldürülmüştü.
Kaçabilenler Rusçuk Ayanı Bayraktar Mustafa Paşa'nın himayesine sığındılar
ve III.Selim'i tekrar tahta oturtmak için gayret göstermeğe onu ikna
ettiter. Tarihimizde "Rusçuk yaranı" adıyla tanınan bu yenilik
taraftarlarının giriştikleri tertipler Bayrakdar Mustafa Paşa'nın askeri
kuvvetlerle İstanbul'a yürümesini, III.Selim'in şehit edilmesi üzerine
de, 28 Temmuz 1808'de, II. Mahmud'un IV. Mustafa yerine Osmanlı tahtına
oturtulmasını sonuçlandırdı.
İrtica hareketi bastırılmış ve III.Selim'in hızlandırdığı yenileşme
hamlesine devam imkânı tekrar sağlanmıştı. Sadrâzam olan cahil fakat
iyi niyetli Bayrakdar Rusçuk yaranının nüfuzu altında bulunuyordu.
Nlzam-ı Cedid ordusu Sekban-ı Cedid adıyla yeniden kuruldu. Ekimde,
Babıâli ile Ayanlar arasında Ayanların imtiyazlarını korumaları şartıyla
Padişahın hakimiyetini Anadolu ve Rumeli'de geçerli kılan bir "Sened-i ittifak" imzalandı.
Fakat, bu senedin ömrü kısa sürdü.Ayanların çoğu selahiyetlerinin sınırlandırılmasına
razı olmadıkları gibi, Sultan II.Mahmud da mutlak iradesini imparatorluğun
en uzak bölgelerine kadar kabul ettirmek istiyordu. II.Mahmud, gayesine
erişmek için, amcası oğlu III.Selim'in akibetinden de ders alarak temkinli
ve sabırlı davrandı, ilk önce, Bayrakdar Mustafa Paça ile Rusçuk yaranının
baskısından kurtulmak gerekiyordu. Bu sebeple, 1808 Kasımında Sadrazam
aleyhine patlak veren Yeniçeri ayaklanmasının başarıya ulaşmasını önleyecek
hiç bir harekette bulunmadı. Bayrakdar'ın şehit edilmesi üzerine de,
sarayı kuşatan yeniçerilerle anlaşma yoluna gitti. Sekban-ı Cedid dağıtıldı
ve eski Reis’üll-Küttap Galib Efendi'den başka, Rusçuk yaranı birer birer
yakalanıp öldürüldü.
II.Mahmud, Yeniçeri ocağına verdiği tavizlere karşılık, tahta çıkığından
sonraki onsekiz yılda çeşitli yollara başvurmak suretiyle Anadolu ve
Rumeli ayanlarının nüfuzunu kırdı ve eyaletleri merkeze bağladı. Bundan
sonra Padişah İstanbul'da Yeniçeri ocağını itaat altına almak işine girişti.
Ocakta İslahat yapılmasına dair bir, hatt-ı hunayun isdarı üzerine, 15
Haziran 1826'da Yeniçeriler ayaklanınca bunların Etmeydanı’nda bulunan
kışlaları topa tutuldu ve isyan kanlı bir şekilde bastırıldı. Böylece,
II.Mahmud Yeniçeri ocağın bütünüyle ortadan kaldırdı. Ocakla birlikte
onun manevi desteği olan Bektaşi tarikatı da takibata uğradı.
İmparatorluğun yükseliş devrinde büyük hizmet gördüğü halde, zamanla
değerini kaybederek devletin gerilemesine sebep olan ve yenilik hareketlerine
daima karşı koyan bu askeri müessesenin ortadan kaldırılışı, Sultan II.Mahmud'a
bundan sonra daha serbest davranmak imkânı sağlıyordu. Ocağın manevi
desteği yokolunca, Batı tarzında ıslâhat teşebbüslerini yeniçerileri
kışkırtmak suretiyle engelleyen ilmiye zümresinin nüfuzu azaldı. Artık
memlekette Padişahın iradesine karşı çıkabilecek hiç bir kuvvet kalmamıştı.
II.Mahmud, Yeniçeri ordusu yerine, Avrupa usûlünde yetiştirilmek üzere,
Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye'yi kurdu. Bu ordunun başkumandanlığını
ifa etmek için Seraskerlik makamı ihdas olundu. Serasker, başkumandanlık
vazifesi yanında, Harbiye nazırının işlerini görecekti Yeni orduya asker
sağlanması 1826 yılı sonunda çıkarılan bir nizamnamede düzene kondu.
Buna göre, eyaletlerden toplanan Mansure askeri oniki yıl hizmete tabi
tutuluyordu. Ordunun hekim ihtiyacını karşılamak maksadıyla 1827 yılında
İstanbul'da Şehzadabasında Tıbhane-i Amire açıldı. 1838'de Galatasarayı'na
nakledilen Tıbhane'de Avusturyalı Dr. Kari Bernard uzun yıllar hocalık
yaparak Batı tıp bilgisini öğrenmiş tabipler yetiştirmiştir. Tıbhane-i
Amire bugünkü Askeri Tıbbiye'nin çekirdeği sayılır.
Yeni orduya Avrupa harp sanatını bilen piyade ve süvari subayları da
gerekmekteydi. Bunun için, 1834 yılında İstanbul'da Maçka kışlasında
Mekteb-i Ulûmu-ı Harbiye öğretime başladı. Fransa'deki Saint-Cyr askeri
okulu örnek alınarak kurulan bu müessese Harp Okulu'muzun temelini teşkil
eder. Batı'ya Öğrenci gönderilmesi de ilk defa II.Mahmud zamanında vukubuldu.
Gerçekten, 1827 yılında hususiyle Serasker Hüsrev Paşa'nın teşebbüsüyle
topçuluk ve diğer teknik sahalarda öğretim görmek üzere Paris'e gençler
yollandı.
Bu devirde Osmanlı devletinin idari, kültürel ve içtimai hayatı esaslı
değişikliklere uğramıştır. Merkez teşkilâtında 1835 yılında Sadaret kethüdalığı
yerine Umur-ı Mülkiye nezareti, Reis’ül-küttaplık yerine de Umur-ı Hariciye
nezareti kuruldu. Bundan iki yıl sonra Defterdarlık kaldırılarak Maliye
nezareti teşkil olundu. Aynı yıl, yani 1837'de, Umur-ı Mülkiye nezaretinin
adı Dahiliye nezaretine çevrildi.Bununla beraber, gerçekleştirilen ıslahat
Batı tarzında bir kabine hükümetinin işleyişini sağlamak için yapılmamıştı.
Avrupa'da olduğu gibi, nazırlar başvekil makamında bulunan sadrâzama
karşı sorumlu olmayıp doğrudan doğruya Padişaha hesap vermek durumundaydılar.
Saray ve Babıâli'de ayrıca çeşitli meclisler meydana getirildi. Meclis-i
Has, Padişahın hususi danışma kurulu olarak faaliyete geçti. Nazırlar
da Meclis-i Vükelâ halinde toplanmaya başladılar. 1836 yılında askeri
ıslâhat için gerekli nizamnameleri hazırlamak üzere Meclis-i Dâr-ı Şûray-ı
Askeri, 1838'de ise ziraat, ticaret ve sanayi işleri için ayrı ayrı meclisler
teşekkül etti. Fakat, 1837'de kurulan Meclis-i Valây-ı Ahkam-ı Adliye
bunların hepsinden daha önemlidir. Gerçekten, idari ve hukuki bir danışma
kurulu mahiyetinde tasarlanan bu meclis Tanzimat devrinde askerlik dışı
bütün ıslahatın planlandığı ve icraatın denetlendiği başlıca müessese
vazifesini ifa etmiştir.
II.Mahmud 1833 yılında Babıâli'de Tercüme Odası'nı açtı. Gaye devletin
dış ülkelerle olan resmi yazışmalarını yürütmek yanında, söz konusu
odada yabancı dil ve hususiyle Fransızca bilen müslüman memurlar yetiştirmekti.
Nitekim, ertesi yıl Avrupa'da Osmanlı ikamet elçilikleri yeniden kuruldu
ve buralara kâtip olarak çoğu zaman Tercüme Odası memurları yollandı.
Tanzimat hareketi öncülerinin hemen hepsi gençliklerinde ya Tercüme
Odası'nda veya ikamet elçiliklerinin birinde bir müddet çalışmışlardır.
Bu devirde haberleşme ve ulaştırma sahalarında da müsbet işler başarıldı.
1831’de İstanbul'da ilk Türk resmi gazetesi olan Takvim-i Vakayi çıkarılmağa
başlandığı gibi, 1834'de Üsküdar'dan İzmit'e kadar ilk posta yolu hizmete
kondu. 1835'de ise, bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemek üzere,
karantina usûlü kabul olundu.
II.Mahmud zamanında gerçekleştirilen kıyafet değişikliği ayrıca kayda
değer. Mansure ordusu efradına fes giydirilkten sonra ertesi yıl devlet
memurlarının Batılı tarzda giyinmeleri bir irade ile sağlandı. Sarık
sarmak ve cübbe giymek yalnız din adamlarına bırakıldı. Bizzat Padişah
sakalını keserek Batılı kıyafetiyle tebaasına örnek oldu. Avrupai yaşayış
tarzı saray çevresinde ve yüksek memurlar arasında gittikçe yaygınlaştı.
II.Mahmud iktisat sahasında da ıslâhata girişmiş, fakat,bu sahada başarı
sağlanamamıştır. Gerçekten, devlet eliyle 1830'larda kurulan fabrika
ve imalâthaneler, hatalı işletmecilik yüzünden, kısa zamanda kapanmışlardır.
Mansure ordusunun fes ihtiyacını karşılamak üzere, 1835'de İstanbul'da
kurulan Feshane tek istisna olup bugün de Defterdar Dokuma Fabrikası
adıyla faaliyetini sürdürmektedir.
BATI
FİKİRLERİNİN GİRİŞİ
II.Mahmud saltanatının son oniki yılında, sistemli bir şekilde olmasa
bile, yenileşme sahasında önemli işler yapılmıştır. Ancak, 1821'de Mora
yarımadasında patlak veren Yunan isyanı 1829'da Yunanlıların bağımsızlık
kazanmalarıyla sonuçlanmış, bundan iki yıl sonra Mısır valisi Kavalalı
Mehmed Ali Faşa'nın başlattığı isyan hareketiyse Osmanlı imparatorluğu'nu
daha ciddi bir tehlike karşısında bırakarak 1833 Mayısında Padişahın
asi valiyle Kütahya antlaşmasını imzalamasını gerektirmiştir. Mehmed
Ali Paşa 1838 yılı başlarında tekrar isyan edince de Padişah Mısır valisine
yeniden savaş açmıştır.
24 Haziran 1839'da Osmanlı ordusunun Nizib'de yenilişi II.Mahmud devrinde
gerçekleştirilen ıslâhat hareketlerinin yetersizliğini ispatlamaktaydı.
Paris ve Londra elçiliklerinde bulunduğu esnada Batı dünyasını yakından
incelemek fırsatını elde eden Mustafa Reşid Paşa 1837 Temmuzunda Hariciye
nazırı olduktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu'nda tebaanın şahsi hukukunu
Batı ülkelerindeki gibi kanunla emniyet altına almak istemişti. Fakat,
II.Mahmud kurduğu mutlakiyet idarenin sınırlandırılmasını kabul etmediğinden,
Mustafa Reşid Paşa Hariciye nazırlığı uhdesinde kalmak şartıyla Londra
elçiliğine tayin olunarak İstanbul'dan uzaklaştırılmıştı.
Sultan II.Mahmud Nizip felâketi haberi payitahta ulaşmadan önce, l Temmuz
l839'da öldü ve yerine oğlu Abdülmecid 16 yaşında padişah oldu. İstanbul'a
dönen Mustafa Reşid Paşa geniş çapta bir ıslahata girişmek hususunda
genç padişahtan izin aldı. Böylece, Osmanlı İmparatorluğu’nda din, ırk
ve dil ayrımı gözetilmeksizin bütün tebaanın can, mal ve ırz mahfuziyetinin
kanunla sağlanacağı Mastafa Reşid Paşa tarafından 3 Kasım 1839'da Gülhane
Hatt-ı Hümayunu'nun okunmasıyla resmen ilan olundu. Padişahın tebaasına
bahşettiği hakların korunması için mahkemeler kurulacağı, vergilerin
adaletli toplanacağı, askerlik hizmetinin belirli müddet süreceği ve
mülki idarede ıslâhat yapılacağı Hatt-ı Hümayun'da ayrıca vaadolunmaktaydı.
Batı'da XVIII. asır Aydınlanma Çağı filozoflarının ortaya atıp Fransız
Büyük İhtilâli'nden sonra Avrupa ülkelerinin çoğunda gerçekleşen vatandaşların
eşitliği düşüncesi Gülhane Hattı'nın ilanıyla Osmanlı İmparatorluğu'nda
da devletçe benimsenmiş temel ilke haline geliyordu. Mustafa Reşid Paşa
ve kendisi gibi Babıâli kalemlerinde yetişmiş arkadaşları imparatorluğun
müslüman ve müslüman olmayan tebaasını Osmanlılık ideolojisi etrafında
kaynaştırmak suretiyle devletin birliğinin korunacağına inanıyorlardı.
Tarihimizde Tanzimat adıyla tanınan ve 1876 yılma kadar sürdüğü genellikle
kabul olunan devre Batı müesseselerinin yanında Batı fikirlerinin de
memlekete girdiği çağdır. Ancak, Batı hukuk anlayışının nüfuzuyla başlayan
bu cereyan Osmanlı cemiyetinin dayandığı ananevi müesseseleri ortadan
kaldıramamış, eskileriyle birlikte yaşamak üzere yeni müesseselerin kurulmasına
sebep olmuştur. Meselâ, 1840 Mayısında Fransız Ceza Kanununun tesirinde
çıkarılan "Kanun-ı Ceraim" müslim ve gayrimüslim tebaanın kanun
önünde eşitliğini sağlamak suretiyle Şeriat'a aykırı bir hüküm getirmişse
de Ser’i Mahkemelerin devamını engellememiştir. Bununla beraber, 1850
yılında Ticaret Kanunu'nun çıkarılması Şer’i mahkemelerin faaliyet sahasını
biraz daha daraltmıştır. Yeni kanunların tatbik olunduğu "nizamiye" mahkemelerinde
Batı yargı usullerini bilen hakimler vazife görüyordu.
Gülhane Hattı'nın ilanı ardından adliye sahası dışında mali ve askeri
ıslâhat yapıldı. Vergilerin iltizama verilmesi yerine muhassıllar eliyle
doğrudan doğruya toplanmasına başlandı; fakat, vergi hasılatında azalma
olunca 1841'de eski usûle dönüldü. Askerlik hizmetinin beş yıl sürmesi
ve askerlerin terhisten sonra yedi yıl redif olarak talim görmeleri kabul
edildi. Gülhane Hattı'nın eşitlik ilkesine rağmen, askerlik mükellefiyetine
yalnız müslümanlar tâbi kılındılar, gayrimüslimlerse bundan muaf tutuldular.
Mustafa Reşid Paşa ve arkadaşlarının müslüman olmayan tebaa lehine gerçekleştirdikleri
ıslâhatı müslümanlar tepkiyle karşılamışlardır. Tanzimat'dan Patrikhaneler
de memnun olmadılar; çünkü, yeni kanunlar ruhban zümresinin eskiden beri
faydalandıkları imtiyazlara kısmen son veriyordu. Halbuki, Batılı devletler
Osmanlı tebası Hırıstiyanlara tanınan hakları yetersiz buluyorlar, bu
hakları genişletmek ve daha belirli hale getirmek için Babıâli üzerinde
baskı yapıyorlardı. Kudüs'deki kutsal yerler anlaşmazlığı yüzünden 1853
Kasımında Osmanlı devletiyle Rusya arasında çıkan harbe 1854 Martında
İngiltere ile Fransa'nın Osmanllar’ın müttefiki olarak katılmaları ve
Müttefik ordularının Rus kuvvetlerini Kırım'da yenmeleri Batılı devletlere
Babıâli'den gayrimüslim tebaa lehine yeni haklar koparmak imkânını sağladı.
Gayrimüslim Osmanlı tebaasına Gülhane Hattı'yla tanınmış olan haklar
18 Şubat 1856'da isdar olunan Tanzimat Fermanı'nda teyid edilerek din,
kültür, askerlik, idare ve maliye sahalarında yapılması gereken ıslahat
teferruatlı bir şekilde belirtildi. 30 Mart 1856 günü imzalanan Paris
Barış andlaşmasının 9. maddesinde Tanzimat Fermanı'na atıfta bulunulmasıyla
da Padişahın bu ıslâhat taahhüdü devletlerarası bir mahiyet kazandı.
Paris'de barış müzakerelerini Sadrâzam Âli Paşa yürütmüş, Hariciye Nazırı
Fuad Paşa ise İstanbul'da Müttefik devletler elçileriyle devamlı temasta
bulunmuştu. Mustafa Reşid Paşa’nın eski yardımcıları olan bu iki devlet
adamı 1856 yılından sonra Tanzimat ıslâhatını birlikte yönetmişlerdir.
Ali Paşa'nın 1871'de ölümüne kadar gerçekleştirilen ıslâhatta Fransız
tesiri daha açıktır. Nitekim, 1858'de çıkarılan yeni Ceza Kanunu 1840
tarihli Kanun-i Ceraim'e nazaran teferruatlı olmakla beraber Franssız
Ceza Kanunu’ndan geniş ölçüde iktibas olundu. Bundan başka, Meclis-i
Valay-ı Ahkâm-ı Adliye zamanın ihtiyacını karşılamak üzere 1868'de ikiye
bolündü, hukuk işleriyle uğraşacak Divan-ı Ahkâm-ı Adliye yanında Şuray-ı
Devlet kuruldu. Memurlar hakkında idare ve yargı yetkilerini haiz bir
yüksek mahkeme vazifesi gören bu müessese Fransa'daki Conseil d'Etat'nın
benzeri olup Danıştay adıyla günümüze kadar yaşamakta devam edegelmiştir.
Yine Fransız Vilâyet Kanunu örnek alınarak l864'te Vilayet Kanunu çıkarıldı;
böylelikle valilerin yetkileri artırıldı.
Osmanlı toprak rejimini Batı ülkelerinde mevcut olana yaklaştıracak bir
Arazi Kanunu 1858 yılında tatbika kondu. Şahsi mülkiyet esasına dayanan
Arazi Kanunu köylülerin toprak üzerindeki haklarını sağlamlaştırmak gayesiyle
hazırlandığı halde, fiiliyatta onları toprak ağalarının ortakçısı ve
gündelik işçisi durumuna getirdi. Bu sonuç ıslâhat hareketlerinde başarı
elde etmek için sadece iyiniyetin yeterli olmadığını isbatlar.
Medeni hukuk sahasında gerçekleştirilen ıslâhat Tanzimat devrinin en
müsbet eserlerinden biridir. Meşhur tarihçi ve hukukçu Ahmed Cevdet Paşa'nın
başkanlığında bir heyetin İslâm hukuku esaslarından faydalanarak 1870
- 76 yılları arasında hazırladığı Mecelle 1926'ya kadar Türkiye'de yürürlükte
kalmıştır.
Bu devrede eğitim sahasında da kayda değer teşebbüslere girişilmiştir.
Devlet teşkilatına ehliyetli idareciler yetiştirecek bir müessese olarak
1859'da Mülkiye-i Şahane kuruldu. Bizzat Ali Paşa'nın teşebbüsüyle
168 yılında İstanbul'da açılan Galatasaray Sultanisiyse Fransız liseleri
ayarındaydı. Derslerin çoğunun Fransızca okutulduğu okulda imparatorluğun
çeşitli etnik zümrelerine mensup öğrencilere "Osmanlılık" şuuru
aşılanmak isteniyordu. Bu maksat sağlanamamıştır; fakat, Türkiye ve
diğer Orta Doğu ülkelerinin yenileşmesinde Galatasaray sultanisi mezunlarının
önemli payı olmuştur.
Münif Paşa tarafından 1863'de Cemiyet-i ilmiye-i Osmaniye'nin Royal Society
of England örneğinde kurulmasıyla da Batı müsbet bilimleri Türk aydın
çevrelerinde revaç bulmuştur. Cemiyetin çıkardığı Mecmua-i Fünun'da
felsefe, coğrafya ve jeoloji konulu makaleler akılcı düşünceyi Osmanlı
toplumuna yaymıştır. Ne yazık ki, cemiyet faaliyetini ancak 1882 yılına
kadar sürdürebilmiştir.
Tanzimat'ın ikinci devresinde Türk basınının doğuşu tesirleri zamanla
artacak olan önemli bir gelişme teşkil eder. II.Mahmud saltanatında çıkarılmaya
başlanan Takvim-i Vekayi resmi bir yayın vasıtası olduğundan tam manasıyla
gazete sayılamazdı. William Churchill adında bir İngiliz'in 1840'dan
beri İstanbul'da yayınladığı Ceride-i Havadis ise resmi olmayan ilk Türkçe
gazete olmakla beraber, sayıları gittikçe çoğalan okuyucuları tatmin
etmekten uzaktı. Agâh Efendi'nln 1860'da Tercüman-ı Ahval gazetesini
kurması gerçek Türk basınının faaliyete geçtiğini belgeler, iki yıl sonra
Şinasi'nin Tasvir-i Efkârı yayınlamağa başlaması da basın hayatımızı
güçlendirir. Bu gazeteler ve onlara katılan diğerleri sayesinde Türkiye'de
halk efkârı teşekkül etmiştir. Hususiyle Namık Kemal'in siyasi ve kültürel
makaleleri memlekette Batı ülkelerindekine benzer bir muhalif aydın zümresinin
meydana gelmesine sebep olmuştur.
Türkiye'de muhalefet 1865 Haziranında gizli bir teşkilat halinde kurulan
Yeni Osmanlılar Cemiyeti etrafında toplandı, ilk üyeleri arasında Namık
Kemal'in de bulunduğu cemiyet devletin kurtuluşunu parlamento'ya dayalı
meşruti bir idare kurulmasında ve Padişahın haklarının sınırlandırılmasında
görüyordu. Yeni Osmanlılar XVIII. asır Fransız filozoflarından Mootesguieu'nun "kuvvetler
ayırımı" ve Rouaseau'nın "tabii haklar" nazariyelerini
benimsemişlerdi. Ancak, onlar bu Batılı fikirleri şeriat ilkeleriyle
uyuşturmağa çalışmışlardı. Hususiyle Namık Kemal Fransız İhtilalinden
beri Avrupa'da geçerli olan halk hakimiyeti ilkesini İslami "Biat" müessesesine
dayandırıyordu. Yeni Osmanlılarn ortaya koydukları siyaset nazariyesi
Doğu ve Batı düşüncelerinin başarılı bir terkibi sayılamazsa da, onların "hürriyet" ve "vatanseverlik" kavramlarının
Türkiye'ye girişindeki tesirleri inkâr olunamaz. Nitekim, Sadrâzam Âli
Paşa'nın sert idaresi yüzünden 1867'de Avrupa'ya kaçan Namık Kemal ve
arkadaşları liberal görüşlerini Sadrâzamın şahsi muarızı Mustafa Fazıl
Paşa'nın mali desteğiyle yurt dışında çıkardıkları gazetelerde yaymışlar,
1870'den sonra da memlekete dönerek yayın faaliyetlerini İstanbul'da
sürdürmüşlerdir. Bu görüşleri Osmanlı aydınlarının çoğu heyecanla paylaşıyorlardı.
Ali Paşa'nın ölümünü takib eden yıllarda imparatorluğun siyasi ve iktisadi
durumu iyice sarsılmıştı. Sultan Abdülaziz idareyi fiilen ele almış ve
her arzusuna boyun eğen Mahmud Nedim Paşa gibi zayıf şahsiyetli devlet
adamlarını iktidara, getirmişti. 1854 yılında Kırım harbinin masraflarını
karşılamak üzere İngiliz ve Fransız bankerlerinden yapılan ilk dış borçlanmadan
beri Osmanlı maliyesi gittikçe bozulmaktaydı. Yirmi yılda yurt dışından
on defa borç para alındığı halde devletin bütçe açığı bir türtü kapatılamamış
ve 1874 mali yılında bu açık 5 milyon lirayı bulmuştu. Yüksek faizle
sağlanan borç paranın gelir getirecek yatırımlara harcanmasından ziyade
Padişahın gösteriş hevesini tatmin için israf edilmesi bu kötü sonucu
doğurmuştu. Kapitülasyonların baskısı altında yerli sanayinin kurulamayışı
da Osmanlı imparatorlusunu iktisadi ve mali çöküntüye götürmüstü. Böylece,
dış borçların yıllık faizini ödeyemeyecek hale gelen Devlet 6 Ekim 1875
tarihli bir irade ile mail iflasını ilan etti, Buna göre, Babıâli alacaklılara
faiz tutarının yarısını beş yılda nakden ödeyecek, öbür yansını da yüzde
beş faizli tahvillerle karşılayacaktı.
Aynı yılın Temmuzunda imparatorluğun Hersek sancağında patlak veren bir
isyan kısa zamanda büyüyerek Bosna vilayetine yayıldı ve Babıali'nin
gevşek tutumu Avrupa Büyük Devletlerinin işe karışmasına fırsat verdi.
Sadrâzam Mahmud Nedim Paşa İstanbul'daki Rus elçisi İgnatyev’n tesiri
altında bulunduğundan Bulgarların 1876 Nisanında ayaklanmalarını da başlangıçta
önemsemedi işin ciddiyeti anlaşılınca Babıâli'nin asilere karş sert tedbirler
almasıysa Batı alemini Türkler aleyhine birleştirdi. Bu sırada, müslüman
olmak niyetiyle Selanik'e gelen bir Bulgar kızının hıristiyanlar tarafından
kaçırılmasına tepki gösteren halkın Fransız ve Alman konsoloslarım öldürmesi
üzerine Büyük Devletlerin Selanik limanımıza harp gemileri göndermeleri,
9 Mayısta İstanbul'da medrese softalarının Sadrâzam ve Şeyhülislâm aleyhine
isyanına sebep oldu. Yeni Osmanlıların meşrutiyetçi fikirlerini benimseyen
Mithat paşa isyanı gizlice kışkırtmıştı. Padişah 12 Mayısta softaların
isteklerine rıza gösterdi ve Mahmud Nedim Paşa'yı azlederek Mütercim
Rüştü Paşa'yı sadarete getirdi. Midhat Paşa da vükelâ meclisine tayin
olundu.
Aradan üç hafta geçmeden, 30 Mayıs 1876'da, Midhat, Rüştü ve Serasker
Hüseyin Avni Paşalar'ın birlikte tertib ettikleri darbe sonunda Abdülaziz
tahttan indirildi. Yeni padişah V. Murad liberal görüşlüydü. Midhat Paşa
Osmanlı Kanun-ı Esasisi’nin hazırlıklarına hemen girişti. 1875 Nisanından
beri sürgünde bulunduğu Magosa’dan İstanbul'a dönen Namık Kemal'in üye
olarak katıldığı bir komisyon 1831 tarihli Belçika Anayasası'nı örnek
almak suretiyle 1876 Aralığı başlarında Kanun-i Esasi metnini tamamladı.
V.Murad, akli dengesi bozulmuş olmak sebebiyle Şeyhülislâmın fetvası
alınarak 31 Ağustosta hallolunmuş ve yerine II.Abdülhamid padişah olmuştu.
Sultan II.Abdülhait Meşrutiyet taraftarı görünüyordu. Ancak devletin
emniyeti bakımından tehlikeli olan şahısları Padişahın sürgüne gönderebilceğine
dair bir ibarenin Kanun-ı Esssi'nin 113. maddesine eklenmesinde ısrar
etmiş ve bunu sağlamıştı.
Osmanlı Kanun-ı Esasi'si 23 Aralık 1876'da merasimle ilân olundu. Parlamento
tayinle gelen 25 üyeli Ayan Meclisi'nden ve iki dereceli seçimi kazanan
130 üyeli Mebusan Meclisinden teşekkül edecekti. 19 Mart 1877'de Dolmabahçe
sarayında II.Abdülhamid'in nutkuyla açılan Osmanlı Parlamentosu Ayasofya
civarındaki binasında çalışmalarına başladı. Ayan üyeleri Padişah tarafından
tayin olunmuş, mûslim ve gayrimüslim mebuslar da İstanbul'da 25 yaşın
üstünde vergi mükelleflerinin, taşradaysa 1845'den beri faaliyette bulunan
vilâyet, sancak ve kaza meclisleri üyelerinin oylarıyla seçilmişlerdi.
Mebusların tecrübesizliği ve çoğunun tahsil yetersizliğine rağmen, Mebusan
Meclisi vazifesini ciddiyetle yürütmüştür. Gerçekten, halkın dertleri
ve devlet idaresindeki yolsuzluklar Meclis'de lâyikiyle dile getirilmiştir.
Ancak, Bosna - Heesek ve Bulgar İsyanlarını bahane sayan Rusya'nın
24 Nisan 1877'de Osmanlı imparatorluğuna harp ilân etmesi ardından
düşman ordularının Balkanlarda hızla ilerlemeleri Mebusan Meclisinde
şiddetli tenkitlere sebep oldu. Mebuslar Osmanlı kuvvetlerinin yenilgisinden
hükümeti sorumlu tuttular ve askeri kumandanlarla Harbiye nazırının
harp divanında yargılanmasını istediler. Bunun üzerine, Mebusan Meclisi'nin
Kanun-u Esasi'de belirtilmiş yetkilerini aşarak Padişahın hükümranlık
haklarına müdahale ettiğine inanan II.Abdülhamid, 14 Şubat 1878'de
Parlamento'yu feshetti. Mithat Paşa da bir yıl önce, 6 Şubat 1877'de,
Kanun-ı Esasi'nin 113. maddesi uyarınca sınır dışı edilmişti.
Böylece, Osmanlı İmparatorluğu’nda II.Mahmut saltanatının son yılllarında
olduğu gibi mutlakıyet idaresi tekrar kuruldu. Sultan II.Abdülhamid'in
istibdadı 1908 Temmuzuna kadar otuzbir yıl sürmüştür. Tarihçilerin çoğu
bu oldukça uzun devreyi genellikle kötülerler ve II.Abdülbamid'i "Kızıl
Sultan" lakabıyla anarlar. Padişahın Meşrutiyet idaresine son
vermesinde devlet işlerini bizzat yürütmek isteyişinin tesiri muhakkak
ki vardır. Ancak, o Yeni Osmanlıların ve Midhat Paşa'nın memlekete getirdikleri
hürriyet fikrinin müslümanlardan ziyade gayrimüslimlerin işine yarayacağına, "Osmanlı" milleti
yaratmanın da bir hayal olduğuna kaniydi. Nitekim, gayrimüslimler seçimlerde
ve Mebusan Meclisi çalışmalarında kendi milli emelleri yönünde faaliyet
göstermişler ve ileride bağımsızlık elde etmeği tasarladıklarını ortaya
koyan davranışlarda bulunmuşlardı. II.Abdülhamid'in görüşlerini paylaşan
Osmanlı devlet adamları da mevcuttu. Bunlardan Ahmed Vefik, İbrahim Edhem
ve Eğinli Said Paşa'lar Avrupa'da öğretim görmüş, Batı'yı Namık Kemal
ve arkadaşlarından daha iyi tanımışlardı. Onlara göre. Meşrutiyet idaresi
kültür ve hayat seviyeleri müslümanlara nisbetle ileri olan gayrimüslim
tebaanın Avrupa devletlerinin desteği sayesinde önce muhtariyet, sonra
bağımsızlık kazanmalarına imkan sağlayacak ve böylece imparatorluğun
parçalanması kısa zamanda gerçekleşecekti. İkinci Meşrutiyetin ilânını
müteakip vukua gelen olaylar Sultan II. Abdülhamid ve taraf tarlarının
endişelerinde haklı çıkarmıştır.
Padişah Osmanlıcılık siyasetinin mahzurlarını gördüğünden İslamcılığı
benimsemiştir. Gerçekten, Batı devletlerinin ve Rusya'nın her türlü baskıları
karşısında devletin birliğini korumanın en sağlam yolu imparatorluğun
müslüman tebaasını din bağıyla bütünleştirmekti. Bunun için, II.Abdülhamid
bir taraftan memleketin iktisadi kalkınmasına önem vererek hususiyle
ulaştırma ve haberleşme sahalarında ıslâhat yapmış, diğer taraftan eğitim
konusunda ciddi hamlelere girişmiştir.İktisadi kalkınma hazırlanan bir
plân gereğince yürütülmek isteniyordu. Nafia Nazın Hasan Fehmi Paşa'nın
5 Haziran 1880'de Sadaret makamına sunduğu lâyihaya ekli kalkınma plânında
Anadolu ve Arap vilâyetlerinde kara ve demir yollan, liman, iskele ve
sulama tesislerinin inşası, bataklıkların kurutulması teferruatlı bir
şekilde incelenmekte, teklif edilen projelere 52.463.602 lira harcanacağı
hesaplanmaktaydı. Devletin mali güçsüzlüğü sebebiyle yabancı anonim şirketlere
ihalesi tasarlanan projelerden yalnız demiryolları inşası kısmen gerçekleştirildi.
Hususiyle, 1888'de İzmit -Eskişehir - Ankara ile Eskişehir - Konya hatları
bir İngiliz - Alman şirketine verildiği gibi, 1899'da Bağdad demiryolunun
yapım ve işletme imtiyazı bir başka Alman şirketine tanındı.
Bununla beraber, II.Abdülhamid devrinde imparatorluğun birçok vilâyetlerinde
karayolları halkın gayreti sayesinde inşa edilmiştir. Sadece Sivas vilayetinde
1882- 85. yılları arasında 927 kilometre uzunluğunda şose yapılmıştır.
Bu devirde telgraf haberleşmesine ayn bir önem verilmiş ve memleketin
en ücra köşeleri bile telgraf hatlarıyla İstanbul'a bağlanmıştır.
II.Abdülhamid saltanatında en müsbet icraat eğitim sahasında başarıldı.
Maarif Nazarı Safvet Paşa'nın l869'da çıkarttığı Maarif-i Umumiye Nizamnamesi'ni
on yıl sonra ele alan Sadrâzam Küçük Said Paşa imparatorluğun her tarafında
rüşdiye ve idadiye okulları açtırdı. Küçük Said Paşa'nın l879'dan 1884'e
kadarki sadaretleri zamanında kurduğu yüksek öğretim müesseseleri arasında
Hukuk, Sanayi-i Nefise, Ticaret ve Mühendis mektepleri kayda değer. Padişahın
tahta çıktığının yirmibeşinci yıldönümü vesilesiyle de 1900 Eylülünde
İstanbul'da Darülfünun-ı Şahane öğretime başladı.
Bu ıslâhat hamlelerine rağmen, Osmanlı aydın çevresinde II.Abdülhamid'in
istibdadına karşı kuvvetli bir muhalefet doğmuştur. Askeri Tıbbiye'de
dört öğrencinin "ittihad-ı Osmani" adı altında 1889 Mayısında
gizli cemiyet kurmasıyla teşkilâtlanan muhalefet kısa zamanda diğer yüksek
okullara yayıldı. Genç Türkler diye tanınan muhalifler Yeni Osmanlıların
hürriyet, meşrutiyet ve Osmanlıcılık fikirlerini paylaşıyorlar, Kanun-ı
Esasi’nin tekrar yürürlüğe konmasını istiyorlardı. II.Abdülhamid'in siyasi
polisi devlet okullarındaki gizli teşkilâtı 1897 Haziranında ortaya çıkardı
ve mahkeme sonunda suçlu görülen 78 kişi Trablusgarb'a sürüldü. Böylece,
muhalefet memleket içinde sindirilmiş oldu.
Ancak, yurt dışına kaçanlar çeşitli merkezlerde ve hususiyle Paris'te
faaliyetlerini sürdürdüler. Bunlardan Ahmed Rıza 1895 yılından beri Paris'de
Meşveret gazetesini yayınlayarak Padişah aleyhindeki muhalefetin mihrakı
haline geldi.Ahmet Rıza Fransız filozofu Auguste Comte'un Pozitivisit
fikirlerini benimsemiş ve kurduğu cemiyete, Pozitivistlerin "Ordre
et Frogres" düsturunun ilhamiyle "İttihad ve Terakki" adını
vermiştir.
II. Abdülhamid'in yakın akrabası Prens Sebahaddin'in 1900 başlarında
kaçak olarak Paris'e gelişi Genç Türk hareketini güçlendirdi. Fransız
sosyologu Le Play’ın tesirinde kalan Prens ademimerkeziyetçilik taraftarıydı.
Onun teşebbüsüyle Paris'de 1902 Şubatında toplanan ve azınlık cemiyetleri
temsilcilellerinin de katıldığı kongrede Padişahı iktidardan düşürmek
için Osmanlı ordusunun müdahalesinin sağlanması kararlaştırıldı. Müteakip
yıllarda imparatorluğun çeşitli bölgelerinde subaylar arasında gizli
teşkilâtlanma faaliyetine girişilmiş ve Üçüncü Ordu subaylarının pek
çoğu 1906'da Selânik'de kurulan "Osmanlı Hürriyet Cemiyeti"ne
alınmışlardı. Fakat, bu gizli teşkilât Prens Sabahaddin'e bağlanmamış,
ademimerkeziyetçiliğe karşı olan Ahmed Rıza ile irtibat tesis ederek
adını "İttihad ve Terakki Cemiyeti"ne çevirmiştir. Binbaşı
Enver ile Edirne Posta ve Telgraf başmemuru Talât'ın da üye bulundukları
Selanik Cemiyeti 1908 Temmuzu başlarında Makedonya'da ayaklandı. Cemiyet
daha sonra, 21 Temmuzda, 1876 Kanun-ı Esasi'sinin yeniden tatbika konmasını
bir telgrafla II.Abdülhamid'den taleb etti. Bunun üzerine Padişah 24
Temmuz l908'de otuzbir yıl önce yürürlükten kaldırdığı Meşrutiyet'i tekrar
ilân etmeğe razı oldu.
Osmanlı imparatorluğu halkı istibdat idaresinin sona erişini büyük sevinçle
karşıladı. Ancak, hürriyet havası memlekette uzun zaman devam etmedi
ve bir yıl geçmeden, 13 Nisan 1909'da, "31 Mart Vakası" meydana
geldi. Subaylarına karşı ayaklanan askerler Şeriat isteyerek Mebusan
Meclisi'ni kuşatmışlar, şehre hakim olmuşlardı, irtica hareketi Selânik'den
yola çıkarılan askeri birliklerin 23 Nisanda İstanbul'a girişiyle bastırıldı,
vaka ile alâkası bulunmayan Sultan II.Abdülhamid de tahttan indirildi,
ittihad ve Terakki Cemiyeti o zamana kadar hükûmet işlerine karışmamıştı.
Bundan sonra, iktidara Cemiyet taraftarı devlet adamları getirildi.
1912 Ekiminde başlayan Balkan harbinde Osmanlı ordusunun yenilmesi
üzerine, Enver Bey'in başkanlığında küçük bir subay topluluğunun 23
Ocak 1913'de Babıâli'yi basıp Sadrâzamı istifaya zorlamasıyla da İttihad
ve Terakki Cemiyeti devletin mukadderatını doğrudan doğruya ele aldı
ve imparatorluğa 1918 yılı sonlarına kadar sert bir tarzda yönetti.
On yıl süren İttihad ve Terakki devrinde Türkiye hızla yenileşmiştir.
Bu arada şehirlerde belediye teşkilâtı kurulmuş, hususiyle İstanbul'da
1854'den beri mevcut olan “Şehremaneti" geliştirilerek payitahtın
temizlik, asayiş ve itfaiye işleri Batı usulünde düzenlenmiştir. Zirai
ve iktisadi kalkınmada milli bankacılığın önemi idrak olunduğundan, menşei
1864 yılına kadar giden Ziraat Bankası yanında Osmanlı İtibarı Milli
Bankası 1917 Martında devlet müessesesi hüviyetinde faaliyete geçirilmiştir.
Türk Ticaret Bankası da 1914 başlarında "Adapazarı İslam Ticaret
Bankası" adıyla bir komandit şirket olarak teşekkül etmiştir.
Bu devrede Türk kadını erkeğine eşit haklar kazanmağa başladı. Gerçekten,
1914 Kasımında Osmanlı imparatorluğu'nun Birinci Dünya Harbi'ne katılması
üzerine, askere giden erkek memurların yerini kadınlar aldılar. Aynı
yılda İstanbul'da İnas Darülfünunu açılmasıyla da Türk kızları Üniversite
öğretimi yapmak imkânına kavuştular, ittihatçılar yeni rüşdiye ve idadiyeler
kurarak II.Abdülhamid saltanatında girişilen eğitim hamlesini sürdürdükleri
gibi, 1914'de çağdaş düşünceli din adamlan yetiştirmek maksadıyla medreselerin
müfredat programına müsbet bilimleri eklediler.
İttihatçılar başlangıçta Osmanlıcılık ideolojisine inanıyorlardı. Fakat,
hıristiyan tebaanın yanısıra müslüman Arnavut ve Arapların da kendi milli
emellerini gerçekleştirmeğe çalıştıklarını görünce, Osmanlıcılıktan vazgeçtiler.
Bu yıllarda imparatorluğun fikir hayatı çeşitli cereyanlarla, çalkalanıyordu,
İslamcılar ve Batıcılar Osmanlı toplumunun içtimai ve iktisadi meselelerine
çözüm yolları arıyorlar, çıkardıkları dergi ve kitaplarda düşüncelerini
yayıyorlardı, ittihatçılar memleketin kurtuluş yolunu Ziya Gökalp'in
Türkçülüğünde buldular. Gökalp temelleri 1860 yıllarında Ahmet Vefik
Paşa, Ali Suavi ve Mustafa Celâleddin Paşa tarafından atılan Türkçülüğü
Fransız Sosyologu Durkheim'in nazariyeleri ışığında, geliştirmiş ve bir
terkibe varmıştır. Türkleşmek, islamlaşmak ve Muasırlaşmak şeklindeki
bu terkip 1912'de kurulan Türk Ocağı derneğinin dergisi Türk Yurdu’nda
makaleler şeklinde işlenmiştir. İttihatçılar giriştikleri ıslâhat hareketlerinde
Gökalp'in fikirlerinden yararlandılar. Fakat, Birinci Dünya Harbi Almanya
ve müttefiklerinin yenilgisiyle sona erince Osmanlı İmparatorluğu 30
Ekim 1918'de Mondros mütarekesini imzalayarak düşmana teslim oldu.İttihatçilar
da yurt dışına kaçtılar.
Parçalanmakta gecikmeyen Osmanlı imparatorluğu'nun enkazı üzerinde 1923
yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Mustafa Kemal Paşa’nın
gerçekleştirdiği inkılâplarda Gökalp'ın ve diğer Batıcı düşünürlerin
tesirleri görülür. Ancak, Türk tarihinin bütünüyle yenileşme safhasını
teşkil eden bu son devre ayrı bir inceleme konusudur.
OSMANLI TARİHİ SAYFASI
|