RAHMİ APAK:YETMİŞLİK BİR SUBAYIN HATIRALARI

RAHMİ APAK:YETMİŞLİK BİR SUBAYIN HATIRALARI

Selanik Milletvekili Rum Boşo Efendi,Osmanlı Meclisinde Mahmut Şevket Paşa’ya “Sen benim Osmanlılığımdan şüphe mi ediyorsun?Ben Osmanlı Bankası’ndan daha kuvvetli Osmanlıyım” diye bağırarak alay etmiştir.

BIYIKLAR NASIL KIRPILDI?

Türk Subayları,Almanlar gibi bıyıklarını burarlar ve yukarıya dikerlerdi.Alman İmparatoru II.Giyyom, Fransızlar’ın tabiri vechile gözlerini tehdit eden yukarı kalkık bıyıklardan birisinin ucu sigara yakışında yanınca öteki ucunu da kestirmek zorunda kalmış ve derhal bütün Alman subayları bıyıklarını kesip kırpmışlar.Bu moda derhal bizim orduya da sirayet etti.

O ZAMANKİ EDİRNE

Şimdi bir kere de Trakya Türklerini ele alacağım.Zahire tüccarı Rum,buharlı ve büyük değirmen sahibi Rum,şarap ve rakı yapan Rum,balıkçı Rum, demirci ve kuyumcu Ermeni,tuhafiyeci Yahudi ve Ermeni,bakkal Rum,yapı kalfası Rum ve Ermeni, kunduracı Rum, fırıncı Ermeni,su değirmeni yapan usta Ermeni,ithalatçı ve ihracatçı Rum veya Ermeni veya Yahudi olduktan sonra Türkler’e ne kalıyordu?Türklere kalan nalbantlık, kahvehane işletme, mutaflık ve saraçlık.Sarıklı softalar dünya malına heves etmeyiniz, bir lokma bir hırka ile yaşayınız, diye haykırıyorlar.Türkler buna inanıyor.Evler pis, tahtakurusu, bit  ve pire salgın halinde.

Türkler, köylerde ve kasabalarda çiftçi veya bekçi,şehirlerde ise devlet memuru,polis, jandarma ve ordu mensubu idiler.Türk köylüsü buğday, arpa ve mısırdan başka ziraat bilmediği ve yapamadığı halde ,Rum ve Bulgar köylüleri üzümcülük ve şarapçılık, ipek böcekçiliği gibi çeşitli ziraatı öğrenmişlerdi.Bütün çiftçi mahsullerini kıymetlendirmek yani köylüden toplayıp iç ve dış pazarlara satmak ve bu komisyonun rahat kazancını sağlamak faydasını Rumlar kapmışlardı.Kasaba ve şehirlerde Avrupa mallarını satanlar yani manifaturacı, beyaz, camcı, hırdavatçı, kırtasiyeci ve diğer bütün esnaflık başta Ermeniler olmak üzere Yahudi ve Rumlar’ın işiydi.Büyük ithalatçılığı da Ermeni, Yahudi ve Rumlar yapıyorlardı.

Sanatkarlar da büyük ölçüde onlardandı.Demircilik Ermenilerin , mandıracılık Yahudilerin , eczacılık Rumlar’ın ve Ermeniler’in , hekimlik ve bilhassa dişçilik ve büyük şehirlerde berberlik, değirmencilik, kunduracılık, balıkçılık, sarraflık ve bankacılık dahi azınlıkların ellerinde idi.Hasılı nerede kolay ve bol para kazanılırsa orasını onlar tutmuşlardı.

Türkiye’de para akan yerleri hep azınlıklar tuttuğundan bu vatandaşlar zengin olmuşlar ve medeni bir yaşayışa girmişlerdi.Kasaba ve şehirlerde mahalleleri ayrı idi.Evleri muntazam, yiyip içmeleri daha insanca idi.Mesela bulunduğu kasabanın en büyük idare amiri olan Kaymakamın evinde bile , ortaya bir asır üstüne konan bir eleğin üstüne yerleştirilen yuvarlak sinin etrafına çevrelenen kaymakam ailesi, ellerindeki ekmek parçalarını yemeğe batırarak, bandırarak yemek yediklerini hatırlarım.Yemekte bir masa başına oturup çatal , kaşık ve bıçakla yemek günah sayıldığından bu temizliği ancak Müslüman olmayanlar yaparlardı.

Müslümanlar yani Türkler ile müslüman olmayan Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler ayrı alemlerde yaşarlardı.Bu azınlıklar kale içi denilen , sokakları ve evleri nispeten muntazam ve temiz bir mahallede , oldukça ileri bir hayat sürüyorlardı.Ali Paşa denilen Kapalıçarşı’da bütün dükkanlar onlar tarafından tutulmuştu.Türkler’in büyük arazi sahiplerinden gayrısı geri bir hayat sürdüklerinin ve Türk olmayanlara bakılınca geriliklerinin farkında bile değillerdi.Şehirde Türkler’in elinde kalan sanatlar çubukçuluk( sigara ağızlığı), misk sabunculuğu, helvacılık, mutaflık, saraçlık gibi Avrupa mamulleri önünde her gün biraz daha ölen işlerdi.

Bizim tahsilde bulunduğumuz yıllarda , padişah II.Abdülhamit memlekette tam bir diktatör durumundaydı.Evvelce Abdülaziz’in tahttan indirildiği saltanat darbesinde Harp Okulu da rol oynamış olduğundan ,Abdülhamit Harp Okulu’nu sıkı kontrol altında bulundururdu.Mesela; öğrencilerin ellerine verilen silahlar mekanizmaları sökülmüş, namluları kavallaştırılmış ve süngüsüz Martin Henri tüfekleridir.Halbuki o zaman Türk ordusu yeni savaştan çıkmış ve Almanya’dan satın alınmış mavzer tüfekleri ile teçhiz edilmiştir.Öğrenciler, tüfeklerin, cephanenin yüzünü bile görmezler .Tek bir fişek atmazlar, atış talimleri yapılmaz ve böylece bir tüfeğin nasıl patladığını hiç işitmemiş olarak kıtalar askerleri yetiştirmek ve icabında düşmanla boğuşmak için gönderilirler. Ata binme taliminin piyadelere dershane sıraları üzerine binilerek gösterildiği de olurdu.Dershanelerin gerisine bir küp içine doldurulan suyu aynı çinko bardaktan bütün öğrenciler içerlerdi.

Okul programlarında moral gıda verecek bir şey yoktu.Hatta harp tarihi bile okutulmazdı.Vatan, millet sözlerini ifade etmek yasaktı.Herkes Müslüman idi.Türlük dahi zikredilmezdi.Okul idaresi tarafından meccanen öğrencilere dağıtılmış olan Fransızca’dan Türkçe’ye Şemseddin Sami Lügatı’nda patrie kelimesinin karşılığı olan vatan sözü yazılmış olduğu bir ajan tarafından saraya jurnal edilmiş ve bir gün kitap dolapları karıştırılarak bu kıymetli lügat toplattırılarak kaldırılmıştır.

Harp Okulu’na bağlı bir de Zadegan sınıfı vardı.Okulun talimhaneye bakan kısmı bunlara ayrılmıştı Bunlar büyük rütbeli paşaların oğulları olup hemen hepsinin rütbeleri vardı.Daha anasının karnında kendilerine üsteğmen , sünnet oldukları zaman yüzbaşı ve Harp Okulu’na girince da binbaşılık rütbesi verilmiş olan bu zadegan yani sözüm ona asilzadeler okula gelip kendilerinden daha küçük rütbeli öğretmenlerden ders görmeye tenezzül ederlerdi.
Türk polisi bir ecnebi vapuruna kara sularımızda dahi giremezdi.İstanbul’dan kaçmak isteyenler bir cani dahi olsalar, bir ecnebi vapuruna kapağı attılar mı hükümet bunu vapurdan almazdı.

Her elçilik ve konsolosluk binasının önünde bir posta kutusu asılı idi.Ecnebiler kendi memleketlerine , kendi pulları ile ve servisleri ile mektup yollarlardı.Acı tarafı , bir kısım aydın Türkler de Avrupa’ya gönderecekleri mektuplarını , daha emniyetlidir diye bu ecnebi postalarına verirlerdi.

Beyoğlu’nda dükkan ve mağazaların tabelaları Fransızca idi.Ancak bazılarının altında küçük harflerle , adeta bir lütuf kabilinden Türkçesi de bulunurdu.Demiryollarında, tramvaylarda çalışan memurların büyükleri ecnebi, küçükleri de Rum veya Ermeni idi.(İstanbul-Edirne),(Edirne-Dedeağaç),(Dedeağaç- Selanik) ve diğer demiryollarında (Rumeli) istasyon şefi, tren şefi ve kondüktör olarak tek bir Türk’e rastlanmazdı.Türk olmayan bu memurlar ise Türk yolculara her türlü eziyet ve hakareti esirgemezlerdi.Demiryollarında resmi dil Fransızca idi.Tren kalkacağı zaman kondüktörler komplo!!! Veya fertik!!! Diye bağırıyorlardı İşte kendi öz yurdumuzda gördüğümüz bu aşağılık manzara yüreğimizi yakıyordu.

BİR MÜSTEBİT NASIL KONUŞTU?

1905 yılında , Balkanlar’da siyasi  gerginliğin artması ve Bulgar Komitacılarının da işi daha ziyade azıtmaları üzerine Harp Okulu’nun bizim önümüzdeki son sınıfının acele imtihanları yapılarak öğrenciler vaktinden üç ay önce subay yapılmış ve Rumeli’deki askeri birliklere sevk edilmek üzere hazırlıklar yapılmaya başlanmıştı.Bu esnada bu yeni subaylar diğer öğrenciler gibi zorla camiye sevk edilmeyi ve zorla namaz kılmayı kabul etmediklerinden bunların bu hareketleri açıkgözün birisi tarafından padişaha ayaklanma diye jurnal edilmiş; Okullar Bakanı ve Tophane mareşali meşhur Zeki Paşa koşarak okula geldi.Ufak bir tahkikattan sonra subay olmuş üç öğrenciyi , üç bin arkadaşının önünde ortaya koyup kendi eliyle bunların üniformalarını sökerek subaylıktan tard edildiğini beyan eyledikten sonra sözüne şöyle devam etti:”Efendiler, siz hepiniz adi ve fakir ailelerin evlatlarısınız.Padişahımız efendimizin ekmeğini yiyerek burada okudunuz, subay oldunuz.Buna şükretmeyerek üstlerinize itaatsizlik etmişsiniz.Bunu padişahımız haber almış.Beni gönderdi ve size şu lafları söylemekliğimi irade buyurdu.Efendimizin size hiç ihtiyacı yoktur.Sizin gibi binlercesini vapurlara doldurarak denizin dibine dökebilir.Efendimize ancak sadık kullar gerekir, bunu böyle biliniz.Padişahımız çok yaşa” dedi döndü gitti.İşte istibdadın mareşali, kendi müstebit efendisinden aldığı emri böylece yaptı.Bizim de ağzımız açık kaldı.

Bulgar köylerinde aklı eren Bulgarlar, Bulgaristan’dan gelen komitacıların kurdukları örgütlere girmişlerdi.papazlar ile köy öğretmenleri bu teşkilatın elebaşısı idi.Bulgaristan’a gizlice getirilen silah, cephane ve bombalar kilisenin bodrumlarında saklanıyordu.Türk sarıklısı ne kadar bilgisiz , ahmak ve menfaatperest ise Bulgar Papazı aksine olarak ihtilalci, millet sever, kurnaz ve feragat sahibi idi.Oldukça yüksek olan tahsillerini Bulgaristan’da yapmış olan Bulgar veya Türk uyruklu Bulgar gençleri , dağların arasında ve her türlü vasıta ve konfordan mahrum pis ve geri Bulgar köylerinde , boğaz tokluğuna ilkokul Öğretmenliği yapıyorlar ve yeni bir nesil yetiştiriyorlardı.Kendi ağabeyleri ve babaları olan ve Bulgarca’dan ziyade Türkçe konuşan Bulgarlara da milliyet sevgisini ve Türk Düşmanlığı duygusunu aşılıyorlardı.

Buna karşılık İslam dininin önderleri olan ulema sınıfı ki,bunlara hoca denilirdi.Medrese denilen ve camilerin bir köşesine eklenmiş olan taş, havasız, bakımsız okullarda yetişirdi.Bunların genel bilgileri hiç yoktu.Din ilmini Arapça ile öğrenmeye çalışırlardı.Yirmi yıl medresede Arapça okudukları halde bir kelime Arapça konuşamazlardı.Bunlar askerlik ödevinden kaçmak için medreseye girerlerdi.Softalar askerlik yapmazlardı.Tahsilleri müddetince Evkaf İdaresi’nden her gün fodla denilen pidemsi bir ekmek ve bir tas çorba ve Cuma günleri de pilav, zerde verilir.Bunlar her yıl ramazan ayından on beş gün önce medreselerden boşanırlar, memleketin her tarafında dağılarak kasabalarda ve köylerde Ramazan geceleri Kur’an okurlar; imamlık ederler veya vaaz verirlerdi.Buna cerre çıkmak denirdi.Cer; Arapça çekmek demektir.Yani bunlar açıkça para çekmeye giderlerdi.Halk bayram ve fitre paralarını bunlara verirdi.Otuz ramazanda yiyeceklerini halk sağlardı, hem bol ve nefis Ramazan yemekleri ve iftarlıklarla.Böylece bir yıllık masraflarını cer turnelerinden sağlamış olan softalar medreselerine dönerlerdi.

Hayret edilmesin, Sultan Hamid, devletin başında kaldıkça elektriği ve yürütücü motoru memlekete sokmadı. Otomobili sokmadığı gibi telefonu da solmadı, uzaklardan iç düşmanları birbirleriyle gizlice konuşup ta ona kumpas kurmasınlar diye.

OSMANLI  TARİHİ  SAYFASI