|
YUNAN İSYANI SIRASINDA TÜRKLERE YAPILAN KATLİAMLAR
19. yüzyılda, yeni ulusçuluk nedeniyle Müslümanların uğradığı kayıpların
öyküsü, 1821 Yunan ayaklanmasıyla başlar. Daha önce Sırplar da ayaklanmışlardı,
ama onların, başlangıçta [sadece] Sırbistan’da konuşlandırılmış yeniçerilerin
zulmüne karşı yönelmiş olan ayaklanması, bunu izleyecek yüzyıllarda başgösterecek
ulusal ayaklanmaların özelliklerinden çoğunu göstermemiştir. Yunan ayaklanması,
kendine özgü niteliğini müslümanların [topluca] öldürülmesi ve sürülmesi
ile belli eden hareketlerin [Osmanlı devletindeki, bu tür süreç başlatan
ulusal ayaklanmaların] ilkidir. Yunan ayaklanması, daha sonra Osmanlılara
karşı girişilen ulusal ayaklanmalarda izlenen bir modeli ortaya koydu.
Yunan bağımsızlık savaşı. 1861 'de, tarihçi George Finiay şöyle yazıyordu:
1821 Nisanında, 20.000 kişi toplamına
yakın bir Müslüman nüfus, Yunanistan’da dağınık olarak yaşıyor ve tarımda
çalışıyordu. [Ayaklanma çıkmasının üzerinden] Daha iki ay geçmeden
bunların çoğu kıyımdan geçirildiler; adamlar, kadınlar, çocuklar, hiç
acımadan ve sonra da pişmanlık duyulmadan öldürüldüler. [Günümüzde]
Yaşlılar hâlâ, taş yığınlarını parmakla gösterip, gezginlere, "İşte şurada Ali Ağa'nın pyrgos'u, kulesi, vardı; burada
hem onu, hem eşlerini ve hizmetkârlarını öldürdük" diye anlatırlar
ve bunu anlatan yaşlı adam, yolu üzerinde bir öç alıcı meleğin bekliyor
olabileceğini aklına bile getirmeden, bir zamanlar Ali Ağa'nın olan tarlaları
sürmek için yürür gider. İşlenen suç bir ulusun suçu idi ve onun vereceği
sıkıntılar ne olursa olsun bu sıkıntılar, bir ulusun vicdanında duyulmak
gerekir; bu günahı bağışlatacak davranışlar da o ulusça yapılmalıdır.
Osmanlı İmparatorluğuna karşı Yunan ayaklanması 1821 yılının Mart ayında,
bazı Osmanlı memurlarının, özellikle vergi toplayıcıların öldürülmesiyle
başladı. Bunu, Nisan ayında, Güney Yunanistan’daki Mora'da bulunan Türkler
üzerine bir genel saldırı izledi; bu saldırıda Yunanlı çeteciler ve köylüler,
düpedüz, buldukları her Türkü öldürdüler. Türk ya da Arnavut, Osmanlı
askerleri üzerine saldırıldı ve bunlar öldürüldü. Müslümanlardan bazısı,
örneğin Kalavryta ile Kalamata'dakiler, kendilerine öldürülmeyecekleri
sözü verilince, Yunanlılara teslim oldular. Bunlar da öldürüldü. Kaçanlardan
birçoğu, örneğin Lakonia bölgesindeki Türkler, yollarda kıyımdan geçirildiler.
Bu arada Hıristiyan halk, yarımadanın her bölümünde, Müslüman halka saldırdı
ve hepsini öldürdü. Kalelere sığınanların [sığınabilenlerin] geriye dönüş
umudunu yok etmek için, Müslümanların kule'leri ve kırsal evleri yakıldı,
mülkleri tahrip edildi. Martın 26'sından 1821 yılında Nisanın 22'sine
düşen paskalya Pazar'ına kadar, göz kırpmadan 15.000 [Müslüman] kişinin
can verdiği ve yaklaşık 3.000 çiftlik evinin ya da [başka] Türk konutunun
oturulmaz hâle getirildiği sanılmaktadır.
Yunanlı Başpiskopos [Patras Başpiskoposu] Germanos'un ağzından çıkan,
ayaklanmanın ulusçu sloganı, "Hıristiyanlara huzur! Konsoloslara
saygı! Türklere Ölüm!" idi.
...Nisan ayında ayaklanma, genelleşmişti. Her yerde, daha Önceden kararlaştırılmış
bir işareti almış gibi, köylüler ayaklanmakla ve yakalayabildikleri bütün
Türkleri, erkeğiyle, kadınıyla, çocuklarıyla, kıyımdan geçirmekte idi. "Hiçbir
Türk kalmayacak/Ne Mora'da, ne dünyada!"; ağızdan ağıza dolaşarak
bir kökten kazıma savaşının başlangıcını ilân eden şarkı, böyle diyordu.
Mora'nın Müslüman nüfusu 25.000 kişi olarak hesaplanmıştı. Ayaklanmanın
patlak vermesinden sonraki üç hafta içinde, kentlere kaçabilenler dışında,
bir tek Müslüman bırakılmamıştı.
Türkler’den sadece, berkitilmiş yerlere sığınabilenler sağ kaldı. Bunlar,
Osmanlı garnizon birliklerinin elinde bulunan, Atina Akropolis'i gibi
tek tük birkaç yere, aileleriyle birlikte, kaçtılar. Böyleleri ya kuşatmaya
alındı ve sonradan öldürüldü, ya da, pek az örnekte, Osmanlı güçlerince
kurtarıldı. Yunan ayaklanması süregittikçe yeni bölgeler de [yöredeki
Yunanlıların ayaklanmasıyla] saldırıya uğradı ve Türklerin kıyımdan geçirilmesi
tekrarlandı. Missolonghi'de, Müslümanların çoğu çabucak öldürüldü, ama
Türk kadınları zengin Yunanlı ailelerce köle olarak alındılar. Vrakhori
de Türkler, işkenceyle öldürüldüler. Yunanlıların kâfir saydığı Yahudiler
de, Müslümanlar kadar, hevesle kıyımdan geçirildiler.
Çoğunluğu Rum Ortodoks dininde olan Romanya'da da, Alexandros Ypsilantes
önderliğinde Rum asilerin, Osmanlılara karşı, tüm Balkanlara yayılabilecek
bir ayaklanma başlatmak girişimi sırasında, 1821 Martında, benzer olaylar
görülmüştü. Rusya’dan geleceğini varsaydığı desteğe güvenerek, Ypsilantes,
destekleyicileri ile Galatz ve Yaş kentlerinde yönetime el koymuştu.
Her iki yerde, "Tüm toplumsal katmanlardan Türkler, esnaf, gemiciler,
askerler, gafil avlandılar ve soğukkanlılıkla öldürüldüler". Kentlerde
ve dağlık yörelerde Osmanlı memurlarının, askerlerinin ve yerli halkının
kıyımdan geçirilmesi, bunu izledi. Ne var ki, Ruslar, belki Viyana Kongresi'nin
devrim [ve ayaklanma] karşıtı havasından etkilenerek, Ypsilantes'e askerî
destek sağlamayı reddettiler ve Osmanlılar, kıyımlara karşı çabucak tepki
gösterdiler. Ypsilantes kaçmak zorunda kaldı; ayaklanma girişimi, başarısızlıkla
sonuçlandı. Bu ayaklanmanın başarabildiği tek iş, Türklerin kıyımdan
geçirilmesi idi.
Yunanistan’daki Türklerin telef edilmesi, savaş zamanının olağan telefatı
değildi. Türklerin hepsi, kadınlar ve çocuklar da o arada olarak, Yunan
çetecilerince alınıp götürülüyor ve öldürülüyordu; tek istisna, az sayıda
kadınla çocuğun köleleştirilmesi idi, Türkler bazan, ayaklanmanın coşkunluğu
içinde ve eski efendilerin şimdi alt edildiğini görmenin mutluluğu ile
hemen [anında ortaya çıkan gelişmelerle, önceden tasarlanmış olmaksızın]
öldürüyorlardı, ama çoğu kez işlenen cinayetler önceden tasarlanarak
ve soğukkanlılıkla işleniyordu. Kasabaların Türk halkının tümü toplanıp
kasabadan, uygun bir yere yürütülüyor ve orada kıyımdan geçiriliyordu.
Örneğin, Tripolitza’daki olay:
Üç gün boyunca zavallı [Türk] yerleşimciler, bir vahşîler güruhunun
şehvetine ve zulmüne teslim edildiler. Ne cinsiyet ne de yaş yönünden
bir esirgeme yapıldı. Kadınlarla çocuklar [dahi] öldürülmeden önce işkenceden
geçirildiler. Kıyım öylesine büyük ölçekteydi ki, [çetecilerin sergerdesi]
Kolokotrones'in kendisi bile, kasabaya girdiğimde yukarı hisar kapısından
başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi demektedir. İlerlediği zafer
kutlama töreni yolu, cesetlerden bir örtüyle döşenmişti. İki gün geçince,
Müslümanlardan sağ kalabilmiş perişan durumdaki insanlar, her yaştan
ve cinsiyetten aşağı yukarı iki bin kişi, çoğunlukla da kadınlar ve çocuklar,
gaddarca toparlanıp bitişik dağlardaki bir dere yatağına götürüldüler
ve orada koyun gibi boğazlandılar.
İşlenen cinayetler, görülüyor ki, sırf bir nefret patlaması değil, hesaplı
kitaplı siyasal eylemler niteliğinde idi. Yunanistan’daki Türkler, sadece
Yunanlılara ait ve bağımsız bir Yunanistan yaratma amacına uzanan yolda
bir engel olarak görülmekte idiler. Ayaklanmacılar, Yunanistan’daki Türklerin
bağlılığının "Yeni bir Yunanistan'a değil, Osmanlı imparatorluğuna
yönelmiş olacağını, isabetle, varsayıyorlardı. Bir Türk azınlığının varlığı,
gelecekte Osmanlıdan yana duyguları bulunacak bir odak oluşturacaktı
ve belki, yine gelecekte, Osmanlının bir saldırısı için, Yunanistan Türklerine
yardıma gelmek bahanesini sağlayacaktı. Türkler hiç kuşkusuz Yunan ayaklanmasına
karşı bir beşinci kol işlevini göreceklerdi. Bu sorunları çözümleyecek
çare, kökten kazıyıp yok etme idi. İşin sonunda, Avrupa’nın büyük devletleri,
Osmanlıyı (1830 yılındaki Londra Protokol'ü ile) Mora'da bir Yunan krallığının
yaratılmasına razı olmak zorunda bıraktıklarında, bu [ortaya çıkan],
orada yüzyıllardır yaşayan Türklerden arınmış bir Yunan krallığı idi.
Her ne kadar ölümlerin sayısı hakkındaki hesaplamalar kesin belirlilik
göstermiyor ise de, Yunan ayaklanmacıları tarafından öldürülmüş Müslümanların
sayısının 25.000'i geçtiği anlaşılmaktadır.
Yunan ayaklanması, Balkanlarda daha sonraki ayaklanmalar için bir model
ortaya koydu. Ulusal bağımsızlığı sağlamak uğruna, bölgeleri Türk nüfusundan
arındırmak politikası; 1877–78,1912–13 ve 1919–23 savaşlarında yeniden
kendini gösterdi. Daha sonraki savaşlarda, amaç, 1821'deki Yunan ayaklanmacılarının
amacıyla aynı idi: yol üzerinde bir engel olarak duran etnik ve dinsel
toplumu yok ederek, kendi içinde birlik gösteren bir ulus yaratmak. Türklerden
nefret ediyor olmak, yapılan kıyımlarda gerçek bir etkendi, ama bu etken,
bağımsızlık ve ulusçuluk hedeflerine doğru yönlendirilmişti. Kuşkusuz,
Türklerin çiftliklerini ve mallarını mülklerini sahiplenmek isteği de,
görmezlikten gelinemeyecek bir etken olmuştur.
ULUSÇULUK VE MÜSLÜMANLAR
Yunan ayaklanmasının başlangıçtaki
nedenleri, gerçekte, ulusçuluğa dayanıyor sayılamazlar. Daha 1821'de
ve hatta öncesinde, birçok Rum/Yunanlı kendilerini bir "halk" olarak
görüyordu. İlkçağ Hellenlerinin tarihi ve görkemli geçmişi, benzersiz
bir öğretici olarak, Rum/Yunanlı'lara, ayrı bir kimlik sahibi bulunduklarını
öğretmişti. Ne var ki, ayaklanmanın ardındaki itici güç, ilke olarak,
dinseldi. Ayaklanmacılar, tüm Ortodoks Rumların, giriştikleri başkaldırmaya
katılacakları ve olasılıkla da, kuracakları yeni devlette yer alacakları
duygusu içindeydiler. Piskoposlar ve papazlar, ayaklanmanın ön saflarında
kendilerini göstermişlerdi ve eğer sıradan halk, Tanrı adına bir eylem
yaptıkları inancı içinde olmasa idi ayaklanmanın kayda değer başarı
kazanabileceği pek kuşkuludur. Yine de, ayaklanmada dökülen kan ve
sonuçta elde edilen başarı, bir Yunan ulusçuluğunun doğumunu sağlayabildi.
Bu ulusçuluğun yönlendirici ilkeleri, henüz kurtarılmamış bölgelerin
kurtarılması ve başkenti İstanbul olmak üzere daha büyük bir Yunanistan’ın
kurulması, yani Bizans imparatorluğunun yeniden doğuşu idi. Bu yeni
imparatorluk için göz dikilen bölgelerin çoğunda, özellikle de Trakya’da
ve Batı Anadolu’da, halkın çoğunluğu, Müslümanlardı. Ulusçuluğun [Yunanlılara]
çağrısı, bu Müslümanların oralardan atılmasını buyuruyordu.
Görüleceği üzere, bir ulus yaratmak uğruna Türkleri ve diğer Müslümanları
sürmek, ileride Bulgarlar, Ruslar ve Ermeniler tarafından da izlenen
bir ilke olmuştur. Yeni ulusçulukların yürüyüş yolu üzerinde duruyor
olmak, Balkanlar’daki, Anadolu’daki ve Kafkasya’daki Müslüman toplumlarının
kadersizliği idi. Onların bu kadersizliği, dayandıkları devletin yani
Osmanlı imparatorluğunun onları savunacak yeterli güce sahip bulunmaması
yüzünden daha da ağırlaşıyordu. Başlarına gelenler, kaderin bir kalleşliği
idi, çünkü Türkler kendilerinin güçlü günlerinde Yunan ulusçuluğu türünden
ulusçuluk gütmüş olsa idiler, baştan sona Müslüman egemenliğindeki ülkelerden
sürülenler, Hıristiyanlar olacaktı. Oysa Osmanlılar böyle yapmayıp Hıristiyanların
eskiden yaşadıkları yerlerde kalmalarına katlandılar. Onlar Hıristiyanlara
çok kez iyi davrandılar, çok kez de kötü davrandılar ama onların varlıklarını
sürdürmelerine ve dillerini, geleneklerini, dinlerini korumalarına izin
verdiler. Böyle yapmaları da [insanlık ve adalet açısından] doğru olmuştu;
ne var ki, eğer 15. yüzyıl Türkleri böyle hoşgörülü olmasa idiler, 19.
yüzyıl Türkleri kendi yerlerinde yurtlarında yaşamayı sürdürüyor olabilirlerdi.
Justin McCharty: Ölüm ve Sürgün
Çeviren:Bilge UMAR Sayfa:8-12 İnkılap Yayınları İstanbul 1998
OSMANLI TARİHİ SAYFASI
|