ZİYA PAŞA VE DİN EĞİTİMİ

ZİYA  PAŞA  VE  DİN  EĞİTİMİ

İbni Haldun, 14. yüzyılda, 'Çocukları Allah'ın kitabına başlatıp, anlamadıkları şeyleri okuttururlar ve önemli konuların öğretilmesinin gerektiği yaşlarda vakitlerini bu işe harcatırlar' diye yazmıştı.

Ziya Paşa, 1829 ile 1880 yılları arasında yaşadı. Devlet adamlığının, idareciliğinin, muhalifliğinin yanı sıra Türk edebiyatının önde gelen şairlerindendi ve 'Altın semer bile taksan eşek yine eşektir', Tekdirden anlamayanın hakkı kötektir”  gibisinden mısralar söylemişti.

Paşa dini eğitimin, özellikle de mahalle mekteplerinin yeniden yapılandırılması gereğini yazıyordu.  Sübyan mekteplerinde başlayıp medreselerde devam eden dini eğitim, Ziya Paşa'ya göre hiçbir işe yaramaz halde idi. Zira öğrencilerin kafası sadece ezberle dolduruluyor, Arapçayı bilmemeleri bir yana Kuran'ı bile anlamıyorlardı.

Ziya Paşa, Londra'da bundan tam 135 sene önce 1868 yılında çıkarttığı 'Hürriyet gazetesinde Kuran öğrenmeye heveslenen çocuklara mahalle mektebinden itibaren okutulan kitapları ve öğretilenleri sıralarken bakın neler yazıyor:

...Bizde bir çocuk 5–6 yaşında mahalle mektebine verilir, elifbadan başlar, birkaç aydan sonra önüne 'ebced' çıkar ki ne olduğunu ne hoca efendi bilir, ne kimse anlar, Bundan sonra “subhaneke”, “ettehiyyat”, “salâvat”, “kunut duası” ve “amentü” okutulur. Bunlar gerçi namaz için lazım olan dualardır ama çocuğun buluğa erip namaza başlaması için önünde daha çok seneler bulunmasına rağmen, gene de ezberletirler. Bütün bunlar Arapça oldukları için çocuğa asla zevk vermezler, zira o yaştaki çocuk henüz olgunlaşmamıştır ve sadece oyuncaktan ve yaşının gerektirdiği şeylerden zevk alır.

Çocuk daha sonra Kuran'a başlar, hatmetmek için senelerce uğraşır ve hafız olur.

Akrabaları, artık 13–14 yaşlarına gelmiş olan çocuğu  dini ilim tahsiline sevk ederlerse, bu defa cami derslerine gönderilir, 'nasarayansuru'dan başlar, 'bina’ya çıkıp 35 bölüm okur. 'Maksud'u öğrenir, 'tereyinne' tercümesine geçer ama bitmek tükenmek bilmeyen bu tercüme yüzünden bütün zihni dolaşır. Derken 'amil', 'mamul', 'irap' gibi önceden görmediği birtakım şeylere tesadüf edip hayran kalır. 'İzhar' ve 'kafiye' okuduğu sırada bu kitaplarda ne denmek istendiğini güçlükle hisseder, İsagoci veya 'İstiare' risalesine sarılır. Kazaya ve netayic ve istiharat ve kinayat' ile uğraşır, önüne nihayet 'mutavvel' gelir, bu kitaptaki 'bedi' ve 'beyan' bahisleri de zihnini perişan eder.

Bu arada ikindi derslerinde eğer 'Halebi' ve 'Kuduri' gibi fıkıhla ilgili biraz bir şeyler okuyacak olursa bir gurura kapılıp artık kimsenin abdestini ve namazını beğenmez olur, tatil derslerinde de 'kazimir' görüp 'cüz'ü layetecezza' ve 'heyula' bahislerine dalınca da tenezzül edip İbni Sina'yı bile kendisine öğrenci kabul etmez bir hale gelir.

Derken camilerden birinden izin alıp bu defa kendisi rahle başına geçer ve seneler boyu okuduğu bütün bu konulardaki ilmini bu defa kendisi yaymaya başlar.

Ama, bu eğitimden geçmiş olanların eline mesela 'El Cevaib' gibi Arapça bir gazete verilirse, gazetede yazılı olanları anlayabilmesi için en az iki saat boyunca sözlüğe bakmaları gerekir. Fıkıhla ilgili bir soru sorulduğunda aciz kalırlar, Kuran'dan bir ayetin manası sorulduğunda 'Kadı Beyzavi'nin eserine müracaat edin' cevabını verirler, politikadan bahis açılsa İngiltere, Amerika, Japonya ve Fas gibi memleketlerin ve iklimlerin var olduğunu işitip hayret ederler, hatta dostlarından birine Türkçe bir mektup yazmaları gerektiğinde de şuna buna yalvarırlar.

...Camilerde bildikleri yolda ders okutmaktan başka devletin ve ümmetin hayrına bir işe yaramayan bu kişilerin seneler boyunca emek ve ömür sarf etmeleri, işte böyle bir netice alınması içindir! Harcanan bu ömre, bu emeklere yazık değil mi? Bu devlete,  bu millete,  bu mülke acınmaz mı?

OSMANLI  TARİHİ  SAYFASI