|
HACI ARİF BEY
Türk Musikisi'nin büyük bestekârı
Mehmet Arif Bey, 1831'de İstanbul'da Eyüpsultan'da doğdu. Daha ilkokulda
iken, sesinin güzelliği ve musiki istidadiyle çevresinde ün kazandı.
Aynı mahallede oturan Eyyûbî Mehmet Bey ve Zekâi Dede'den ders almaya
başladı. 13 yaşında Mızıkay-ı Hümâyûn'a girdi. Haşim Bey'in derslerine
devam etti. 20 yaşında iken Sultan Abdülmecit'e mâbeynci oldu. Sarayın
haremindeki cariyelere musiki öğretmeni tayin edildi, öğrencileri içinde "Çeşm-i Dilber" adında
15 yaşındaki bir Çerkes kızıyla ilgi kurdu. Bu kız için "Geçdi zahm-î
tir-i hicrin tâ dil-î nâ-şâdıma" Kürdîli Hicazkâr şarkı'yı bestelemesi
üzerine, Sultan Mecid tarafından Çeşm-i Dilber'le evlendirildi ve 60
altın maaşla Saray'dan çıkarıldı. Arif Bey, 2 çocuğu olduktan sonra,
bu ilk eşinden ayrıldı. Evlilik ancak 2 yıl sürmüştü. Sultan Mecid'in
armağanı olan Taşlık'taki konağında sıkıntılı bir hayat yaşamaya başladı.
Yaşı 30'a yaklaşırken, padişah tarafından mâbeynci sıfatiyle gene Saray'a
alındı ve cariyelere musiki öğretmeni oldu. Bu defa öğrencilerinden "Zülf-i
Nigâr" adındaki Çerkes güzeline gönlünü kaptırdı. Dedikoduyu
önlemek isteyen padişah, Arif Bey'i bu kızla evlendirdi. Ancak, bir çocuk
dünyaya getiren Zülf-i Nigâr Hanım, pek genç yaşta veremden Öldü. "Olmaz
ilâç sîne-i sad-pâreme" Segah Şarkısı, bu olay üzerine bestelenmiştir.
1861'de Sultan Abdülmecit öldü ve bizzat bestekâr ve sazende olan kardeşi
Sultan Abdülaziz, tahta çıktı. 30 yaşına gelen Arif Bey, üçüncü defa
Saray'a alındı. Hem serhânendelik, hem de cariyelere musiki öğretmenliği
yapıyordu. Şöhreti, bütün imparatorluğa yayılmıştı. En verimli çağındaydı.
Günde birkaç şarkı bestelediği oluyordu. Bestekârımız, bu defa da Pertevniyâl
Valide Sultan'ın nedimelerinden "Nigarnik" adındaki Çerkeş
kızıyle ilgilendi. Valide - Sultan, nedimesini hemen Arif Bey'le evlendirdi.
Taşlık'taki konağını bırakan bestekârımız, üçüncü eşiyle beraber Zencirlikuyu'daki
çiftliğine çekildi. Saray'dan ayda 40 altın alıyordu. Bazı görevlerde
bulunduysa da sıkılıp ayrıldı. 1871'deki bu ayrılışı tam 10 yıl sürdü.
Ancak 45 yağına gelince II. Abdülhamit devrinde tekrar Saray'a alındı.
Şöhretinin doruğuna erişmişti. İran Şahı tarafından Tahran'a davet edildiyse
de padişah izin vermediği için gidemedi. Bu arada Hicaz'a seyahat edip
hacı oldu. Hükümdarlardan nisanlar, devlet adamlarından mücevherler alıyor,
rahat bir hayat geçiriyordu. Ancak asabi ve huzursuz olmuştu. Saray hayatının
eski renkliliği kalmadığı için sıkılıyordu. Bir ara padişaha bile şımarıklık
etti ve 50 gün Saray'ın bir odasına hapsedildi. "Ahterî düşkün garib-û
âşık-ı âvâreyim" Nihâvend Şarkısını sunması üzerine bağışlandı,
üçüncü esinden de bir kızı olmuştu. "Gurûb etdî güneş dünyâ
karardı" Kürdîli Hicazkâr Şarkı'sını besteledikten bir müddet sonra
28 haziran 1885 günü 54 yaşında Saray'daki odasında Öldü. Beşiktaş'ta
Yahya - Efendi Dergahı'na gömüldü.
Arif Bey, son derece yakışıklı, güzel yüzlü, kibar, nazik, nükteci, fakat
kaprisli ve huysuzdu. Hafızası ve zekâsı olağanüstü idi. Binlerce parçayı
ezberden pürüzsüz okurdu. Musiki bilgisi hocaları , derecesinde olmamakla
beraber, zevki ve bestekârlık kabiliyeti onlardan üstündü. Okuyuşu falsosuz,
üslûbu çok kibardı. Tam bir meclis adamı olarak ün yapmıştı. Bestekârlık
dehası verimliydi, Bir gece 8 şarkı birden bestelemiş, diğer bir gece,
Sultan Aziz'in verdiği bir güfteye 7 ayrı beste yapmıştı. "Mecmû'a-i
Arifi" adında 600 sayfalık bir güfte dergisi yazıp bastırmıştır.
Kürdîli Hicazkâr makamı ile Müsemmen usûlünü bulup ilk defa kullanan
Arif Bey'dir, Başta Şevki Bey olmak üzere, pek çok değerli öğrenci yetiştirmiştir.
Arif Bey, Türk Musikisi'nin en büyük şarkı bestekârıdır. Bugün elimizde
bulunan şarkıları 326 tanedir. Ayrıca diğer formlarda yaptığı 10 eserin
notaları da mevcuttur, 1.000 küsur garkı ve bîr hayli ilâhî'sinden zamanımıza
kalanlar bunlardan ibarettir. Diğerleri, vaktiyle notaya alınamamak yüzünden
bugün unutulmuştur.
Arif Bey, tek başına şarkı seklini, Türk sanat musikisinin en önemli
dalı durumuna getirmiştir. Ondan sonra gelen şarkı bestekârlarımızın
en büyük kısmı, Arif Bey'i taklit etmişler veya onun açtığı yoldan yürümüşlerdir.
Arif Bey'in ekolüne biz "Neo-klasik Türk Musikisi" diyoruz.
Bu ekol, klasik ekolden kesin şekilde ayrılır. Yalnız eserlerinin harikulade
güzelliği bakımından değil, yaptığı tesir bakımından da pek az bestekarımız
Hacı Arif Bey'le mukayese edilebilir.
Yılmaz ÖZTUNA : Türk Tarihinden
Yapraklar
|