|
İSTİKLAL MARŞI’NIN TAHLİLİ
Prof. Dr. Mehmet KAPLAN
İstiklâl Marşı, Cumhuriyet'in ilânından önce 1921 yılında yazılmış olmakla
beraber, Cumhuriyet'i müjdeler ve millî marş olarak kabul edildikten
sonra, hemen her gün tekrarlandığı için, Atatürk ile beraber Cumhuriyet
devrinin sembolü olur.
Bu devirden sonra yetişen bütün nesillerin daha ziyade merasim dolayısıyla
kendisine has bestesi ile söyledikleri bu marş, şiir olarak da üzerinde
durulmağa değer.
İstiklâl Marşı'nı değerlendirirken, yazıldığı devri göz önünde bulundurmak
lâzımdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 12 Mart 1921 yılında dört
defa ayakta dinleyerek İstiklâl Marşı olarak kabul ettiği bu şiir, o
yılların kutsal ve heyecanlı havası ile doludur. Onu o devir Türk Edebiyatı’nın
en büyük şairlerinden biri olan Mehmet Akif yazmıştır. Mehmet Akif, bugün,
şiirlerinde sosyal duyguları anlatan, söylediklerini gerçekten duyan
bir şairdir. İstiklâl Savaşı’na bütün varlığı ile katılan Akif, bu savaşa
iştirak edenlerin duygu ve inançlarına bizzat sahip olduğu için, onlara
en iyi tercüman olmuştur. Şiiri söyleyen Akif olmakla beraber, aslında
o, kendi beni ile birleştirdiği Türk milletinin duygu ve inancını dile
getirir. Burada Akif'in yaptığı, o yıllarda en olgun seviyeye ulaşan
şiir kudretiyle bu ortak imana, bütün milletin benimseyebileceği bir
şekilde üslûp ve ifade vermek olmuştur.
Bazı kelime ve mısralardan da anlaşılabileceği üzere, o tarihte henüz
İstiklâl Savaşı kazanılmamıştır. Türk ordusu bu şiir yazıldıktan bir
yıl sonra, 26 Ağustos 1922 sabahı büyük taarruza geçer.
Düşman karşıda bulunduğu için ordu ve millete cesaret vermek isteyen
şair, manzumesine "Korkma!" kelimesiyle başlar.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın
mısraları da ümitle bekleyişi ve geleceğe imanı gösterir. Şiirde şanlı
mazi ve ebedi bir istikbal fikrine de yer verilmekle beraber, yaşanılan
zaman, kan ve barut kokusuyla dolu olan hâlihazırdır.
İstiklâl Savaşı, Türk milletinin ölüm-kalım savaşıdır. Böyle yıllarda
milletler kendilerini yaşatan temel kıymetlerin farkına varırlar. Vatan,
millet, hürriyet ve istiklâl gibi kavramların önemi, barış devirlerinde
pek anlaşılmaz. Hatta onları umursamayanlar bile çıkar. Fakat bir milleti
ölüm ile karşı karşıya bulunduran savaş, onların ne kadar hayati olduğunu
kuvvetle hissettirir. Bunlar öyle kıymetlerdir ki, onlar olmadan yaşayamaz.
Bundan dolayı millet, onlar uğruna ölümü göze alır. Binlerce insan onlar
uğruna öldüğü, yaralandığı veya sakat kaldığı için kutsal bir değer kazanırlar.
Akif, İstiklâl Marşı'nda Türk Milleti’nin ne için savaştığını, neye inandığını
açık ve seçik bir şekilde ortaya koymuştur. Şiirde bu değerler, bazen
sanatkârane bir ifadeye bürünmüşlerdir. Şiiri tahlil ederken bunlar üzerinde
de durarak mana ve fonksiyonları açıklanacaktır.
Birinci dörtlükte bahis konusu olan "al sancak"tır. Al sancak,
Türk milletinin sembolüdür. Burada şair fikrini anlatırken onun uyandırdığı
hayal ve çağrışımlardan da faydalanmıştır. Türk bayrağının al rengi şairde
bir alev intibaı uyandırmıştır. Bu alev "sönmez". Zira onun
çıktığı kaynak her Türk ailesinin evinde yanan ocaktır. Yurdun üstünde
tüten en son ocak kaldıkça, bu bayrağın alevi bu şafaklarda dalgalanacaktır.
Akif, bu benzetme ile “bayrak'' ile “millet'' arasındaki bağlantıyı sanatkârane
bir şekilde ifade etmiştir.
Türk bayrağında dikkati çeken ikinci sembol yıldızdır. İkinci beyitte
şair, bu yıldız ile gökteki yıldızı birleştirir. Gökteki yıldıza kimsenin
eli dokunamayacağı gibi, "Türk milletinin yıldızı" olan al
bayrağın yıldızına da kimse el süremez. Yıldız kelimesi, aynı zamanda
kader, talih manalarına da gelir. Akif’in bu hayallerle belirtmek istediği
Türk Milleti’nin ölmezliği fikridir. O, ordu ve millete "Korkma!" derken
böyle bir inanca dayanır.
İkinci dörtlükte Türk bayrağının üçüncü sembolü olan "hilâl"den
hareket edilmiştir. Hilâl kelimesi eski Türk Edebiyatı’nda sevgiliye
benzetilir. Türk bayrağındaki ay (sevgili), tehlikeler içinde bulunduğu
ve kendisini sevenlerden fedakârlık beklediği için, kaşlarını çatmıştır.
Eski Türk Edebiyatı’nda sevgilinin kaşı umumiyetle aya benzetilir. Şair
burada, vatanın timsali olan sevgiliye (hilâle) gülmesi için yalvarır.
Bu millet onun uğruna on binlerce şehit vermiştir. Yoksa o dökülen kanlarını
helâl etmez.
"Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl"
mısraında "Hak" kelimesi iki manada kullanılmıştır. Birinci
manaya göre Hak, Tanrı manasına gelir. Müslüman olan Türkler ona taparlar.
Hak kelimesinin öteki manası hak-hukuk deyiminde görüldüğü üzere, adalet
ile ilgilidir. Hak aynı zamanda yapılan bir iş, fedakârlık veya durum
karşılığı alınması gereken paydır, Akif bu beyitte İstiklâl kavramı ile
Hak (Tanrı ve adalet) kavramı arasında münasebet kurmaktadır. İslâmiyet'in
en mühim yönlerinden biri, adalete üstün bir değer vermesidir. Hak kelimesinin
iki veya üç mana kazanmasının sebebi budur. Milletler yüksek kıymetlere
inandıkları ve bağlı bulundukları takdirde istiklâle hak kazanırlar.
Bahis konusu mısra böyle bir inanca dayanıyor.
Üçüncü kıt'ada "hürriyet" kavramı bahis konusudur. Burada şair "ben" kelimesini
kullanmakla beraber, kasdolunan Türk milletidir. Şair, burada Türk Milleti’ni
konuşturmaktadır. Türk milleti ezelden beri hür yaşamış ve hür yaşamağa
alışmıştır. Ona zincir vurulamaz. Böyle bir şey yapılmağa kalkıldığı
takdirde, o, sel gibi taşarak, bendini çiğner ve aşar. Anadolu Türk Devleti
gerçekten de 1071 Malazgirt Zaferi’nden bugüne kadar daima hür ve müstakil
olmuştur. Hür yaşamak, Türk devlet ve milletinin varlığı ile birdir.
Ondan mahrum kalmak bundan dolayı ona ağır gelir, onu çıldırtır. Bu parçada
millî bir değere bağlı olan millî iradenin gücü, tabiattan alınan benzetmelerle
ifade olunmuştur, Hürriyetin başlıca özelliği sınır tanımamaktır. Yahya
Kemal de, “Açık Deniz” şiirinde Türk milletinin hür yaşama iradesini
coşkun deniz sembolü ile anlatır.
Dördüncü kıt'ada savaşan iki taraf, Türk Milleti ile düşmanlar mukayese
edilmiştir. Garb (batı) maddi silâhlarının üstünlüğüne güvenerek, Türkiye'ye
saldırmıştır. Düşmanların bu maddî üstünlüklerine karşı, Türkler’in hiçbir
şey ile sarsılmayan “iman”ları vardır, iman, insanın taşıdığı manevî
inançların bütünüdür, insanı üstün kılan maddî gücü değil, imanıdır.
Zira iman olmazsa maddî güç, başarı kazanamaz. Manevî değerlere dayanmayan
maddî güç, insanî bir değer taşımaz.
Şair, hiç bir hakkı olmadığı halde başka milletlere saldıran sözde medenî
Batı'yı "tek dişi kalmış bir canavar'a" benzetiyor. "Tek
dişi kalmış" demesinin sebebi, onun dehşet verici gözükmesine rağmen,
eski gücünü kaybetmiş olmasıdır. Burada bütün vahşiliğine rağmen, kendisini "medenî" diye
tanıtan Batı ile bir alay da vardır. Devletler sadece maddî güçleriyle
üstün gelmezler. Tarihî olaylar bunu göstermiştir. Sömürgeci Batı'ya
karşı, başta Türkler olmak üzere ezilen, bütün milletler isyan etmiştir
ve Batı Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra üstünlüğünü kaybetmiştir. Bu
bakımdan Mehmet Akif'in onu "tek dişi kalmış bir canavar"a
benzetmesi yerindedir.
Bu parçada "ulusun..." kelimesi bazıları tarafından yanlış
olarak “ulu'' (büyük) kelimesiyle karşılaştırmaktadır. Burada "Medeniyet
dediğin tek dişi kalmış canavar, bırak, varsın, ulusun, onda artık korkulacak
bir taraf kalmamıştır" demek istemiştir.
Beşinci kıt'ada düşmanla savaşan askere hitap ediliyor. Ordu dayanırsa
zafer muhakkaktır. Bu parçada geleceğe büyük bir inançla bakılmaktadır.
Tanrı, Türklere (Müslümanlara) ebedî bir hayat vadetmiştir. İstiklâl
Savaşı'nın kazanılmasında dinî inancın büyük rolü olmuştur. Bunu o devre
ait pek çok vesikadan anlamak mümkündür. Akif, burada Türk Milleti’nin
inancını dile getirmektedir. Akif'in kendisi de vatanına çok bağlı bir
Müslümandı. İslâmiyet, iyimser bir dindir. Ona iman edenler ebedî bir
hayata kavuşurlar.
Altınca kıt'ada "vatan" bahis konusudur. Dış görünüşü bakımından
vatan bir "toprak" parçasıdır. Fakat bu toprak parçası, milletin
tarih ve hayatına sımsıkı bağlıdır. Onu kutsal kılan maddî yönü değil,
millet ve tarih ile olan münasebetidir. Bu vatan, binlerce şehit tarafından
kazanılmış ve korunmuştur. Bundan dolayı, ona bakarken toprağı değil,
ona gömülü olan şehitleri görmelidir. Dünyada hiçbir şey vatan kadar
kutsal ve değerli değildir.
Yedinci parçada yine "vatan" bayramı bahis konusudur. Burada
da vatan ile şehitler (şüheda) arasındaki münasebet üzerinde durulmuş,
son beyitte vatana bağlılık duygusu başka bir şekilde anlatılmıştır.
Bir insan için en büyük yoksulluk, vatanından uzak (cüda) kalmaktır.
İnsan kendi canını veya sevgilisini kaybederse, vatan ve milletin var
olacağı düşüncesiyle teselli bulur. Vatanını kaybederse, milletinin varlığı
da tehlikeye düşer.
Burada vatanın can ve canandan (sevgiliden) da üstün bir değer taşıdığı
inancı vardır. İnsan, böyle bir inanca sahip olmazsa vatanı için ölümü
göze alamaz.
Dokuzuncu ve onuncu kıt'alar birbirine bağlıdır. Burada "din" bahis
konusudur. Akif'in bir Müslüman olarak Tanrıdan istediği en büyük şey
mabedine yabancıların el dokundurmaması ve dinin temeli olan kıymetlere
şehadet eden ezanların yurdun üzerinde ebedî olarak işlemesidir.
“Şu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli”
mısraında "şehadet" kelimesi şahitlik manasına geldiği gibi
ezanda geçen
Eşhedü en la ilahe illallah Eşhedü enne Muhammeden resulullah
Cümlelerine de tekabül eder. Bunlardan birincisi "Şüphesiz bilirim,
bildiririm, Allah'tan başka tapacak yoktur", ikincisi "Şüphesiz
bilirim, bildiririm, Muhammed Allah'ın elçisidir" manalarına gelir.
Bir kimsenin Müslüman olabilmesi için "kelime-i şehadet" denilen
bu cümleleri tekrarlaması ve onlara inanması lâzımdır. Müslüman ülkelerde
günde beş vakit okunan ezan ile İslâmiyet’in temelini teşkil eden bu
cümleler tekrarlanır.
Elin başparmaktan sonra, gelen parmağına şehadet parmağı denilir. Konuşamayacak
olan hastalar içlerinden dua ederken şehadet parmaklarını kaldırırlar.
Minareler gözlere uzanmış şehadet parmağına benzer. Akif şiirinde buna
da telmih ediyor. Açıkça söylemeden herkesin bildiği bir şeyi sezdirmeğe "tevriye" adı
verilir, Akif'in bu mısraında "telmih" ve "tevriye" sanatları
vardır.
İstiklâl Savaşı'nda din duygusunun önemli bir rol oynadığını söylemiştik.
Türk Tarihi’nde "din", "vatan", "millet" ve "İstiklâl" duyguları
yüzyıllar boyunca birbirine bağlı olarak yaşamış ve gelişmiştir. Akif'in
anladığı ve Safahat'ta ortaya koyduğu İslâm dini, en yüksek kıymetlere
dayanır. Gerçekten de Türk devletinin var olmasında İslâmiyet'in büyük
rolü olmuştur. Onun temelindeki "birlik" (vahdet), "hak" (adalet), "ezeliyet" ve "ebediyet" fikri "devlet-i
ebed-müddet" veya ölmezlik inancını doğurmuştur.
Dokuzuncu parçada konuşan şehittir. Din uğruna savaşan asker, kendi öldükten
sonra ezan seslerini işitirse, mezarından kalkarak, yarasından kanları
aka aka, her şeyden soyunmuş bir ruh gibi göklere yükselir ve başı arşa
değer, İslâm dinîne göre şehitler doğrudan doğruya cennete giderler.
Bundan dolayı, onlar din ve vatan uğruna ölmekten korkmazlar.
Onuncu ve sonuncu parça, şiirde ortaya konulan fikir ve inançların bir
nevi özetidir. Burada da milletin ölmeyeceği, ebedi olarak yaşayacağı
inancı vardır.
İstiklâl Marşı'nda bazı duyguları kuvvetli olarak belirtmek maksadıyla
kullanılan benzetmeler, halkın zevkine uygundur ve bizde süslü, yapmacık
tesiri uyandırmazlar. Şiir dil ve üslûp; bakımından umumiyetle sadedir.
Aruz veznine kuvvetle hakim olan Akif, mısralarına bir konuşma ve hitabet
edası vermiştir. Başka şiirlerinde nesre yaklaşan Akif, burada kıt'aların
dört mısraını da kendi içlerinde arka arkaya gelen dört sağlam kafiyeye
oturtmak suretiyle muhtevaya uygun, basit olmakla beraber, kuvvetli bir
ahenk sağlamıştır. Bunu yaparken belki de halkı ve Mehmetçik’i düşünmüştür.
Dil ve şekil bakımından şiire hâkim olan düşünce, kuvvet, güven duygusu,
sağlamlık ve sadeliktir. Bunlar Türk halkı ve askerinin temel vasıflarıdır.
YAZILAR SAYFASI
|