|
KOLONİYALİZM
Viyana kuşatmasına kadar Türklerin Avrupa’da ilerlemesine engel olamayan
Avrupa Devletleri, Osmanlı Devleti üzerinde ortak politikalar takip
etmiştir.Ülke sınırları içinde yaşayan azınlıklar üzerinde önce isyan
sonra reform, dış müdahale metotları uygulanmıştır.Bu çalışmalar Hıristiyan
milletleri Osmanlı hakimiyetinden kurtarmak için yapılmıştır. Bunun
için iki yol takip edilmiştir.Birincisi Hıristiyanları tahrik ve teşvik
ederek Türklere karşı isyan ettirmek ve isyan halinde onları desteklemek.İkinci
yol isyan başarısız olup gerçekleşmezse Bab-ı Ali’ye (Osmanlı Devleti)
baskı yaparak ülkede yaşayan azınlıklar için muhtariyet, özerklik veya
bağımsızlık anlamına gelebilecek hakları öngören reformları uygulatmaktır.
Osmanlı Devleti’ndeki gelişmeleri anlamak ve değerlendirmek için Şark
Meselesi kadar sömürgecilik olayının da bilinmesi ve göz önünde bulundurulması
gerekmektedir.Özellikle 19.yy, Osmanlı tarihi ve günümüzde meydana gelen
gelişmeler için bu kaçınılmazdır. Koloniyalizm ve Emperyalizm olgusu
Avrupa ve Dünya Tarihini yakından ilgilendirmektedir.
Bilindiği gibi Avrupa, Coğrafi Keşifler, Reform ve Rönesans ile birlikte
bilim ve tekniğin ilerlemesiyle diğer ülke ve toplumlara göre maddi ve
fikri alanlarda üstün bir duruma gelmişti.Bu üstünlük Avrupalıları, Avrupa
sınırları dışına çıkmaya ve diğer kıtalardaki toplumlarla ilişkiler kurmaya
sevk etmiştir.Böylece tarihin akış şekli değişti.16.yy’dan itibaren dünya
tarihine Doğu değil Batı, Asya değil Avrupa şekil vermeye başladı.Dünyayı
istila ve diğer toplumlara hakim olma sırası Avrupa’nın eline geçti.
Avrupa’nın bu üstünlüğü 16.yy’a kadar az veya çok aynı seviyede olan
toplumlar arasında bir “Eşitsizlik” meydana getirmiştir.Avrupalı Devletler
ve insanlar arasında eşitlik, adalet, hürriyet söz konusu olurken Avrupa
ile diğer ülkeler, Avrupalı insanla diğer insanlar arasında
“eşitsizlik” esas prensip oluyordu.Bütün bunların sonucunda Avrupa, dünyada
“Koloniyalizm” çağını açmıştır.
Avrupa ülkeleri, Koloniyalizm çağında deniz aşırı ülkelere değişik amaç
ve dürtülerle medeniyet götürme, Hıristiyanlığı yayma prestij sağlama,
yeni topraklar elde etme ve alışveriş yapma gibi bahanelerle çeşitli
adlar ve farklı statülerle pek çok koloniler kurmuşlardır.Bu faaliyetlerin,
koloniyalizmin ideolojik ve felsefi yanı yoktur.Koloni düşüncesinin temelinde
“Anavatanın” yani metropolün menfaati vardır.Her Avrupalı devlet için,
koloni kurmak normal sayılabilecek bir iştir.Koloniyi metropolün her
konuda yardımcısı olarak görme düşüncesi hakimdi.Bu şekilde Afrika'da
ticaret kolonileri, Amerika’da nüfus kolonileri kurulmuş ve zamanla benzerleri
veya değişik tarzları dünyanın değişik taraflarında kurulmuş, bu tür
kolonilerin metropol ile “Anavatan” olan ilişkilerinde “tam bağımlılık”
ve “eşitsizlik“ ilkesi esastı.Bu bakımdan kolonilerin hürriyeti ve hükümranlığı
söz konusu değildir.Hakimiyet kayıtsız şartsız metropole aitti.Bu tür
koloniler Monteskiyo'nun dediği gibi “İyi ticaret yapmanın vasıtalarıdır.Zira
metropolün amacı, ne şehir kurmaktır ne de imparatorluk.Ticaret yapmaktır.”
Telleyrand ise “Bizde olmayanları üreten ve bizim ürettiğimizi alacak
ülkelere yerleşmek esastır.” diyordu.
1830'lardan sonra koloniyi ticaret vasıtası ve metropolün dışında bir
ünite gibi görme düşüncesi terk edilmeye başlanmış ”Koloni metropolün
bir parçasıdır, bayrağın dalgalandığı her yer vatandır, toprak elde etmek
pazar elde etmekten daha iyidir.” gibi düşünceler ön plana geçmiştir.Böylece
klasik kolonizasyon devri kapanıyor yeni bir kolonizasyon devri açılıyordu.1850’den
itibaren Avrupa bilinçli bir şekilde dünyaya yayılmaya ve dünyayı paylaşmaya
başladı.Çünkü devletin büyüklüğü ve gücü onun sahip olduğu toprakların
genişliğinde, nüfusunun çokluğunda ve kaynakların bolluğunda aranıyordu.Avrupa
bu düşüncesiyle dünyayı kolonize etmeye devam etti.Bu yol Avrupa'yı emperyalizm
uygulamasına götürdü.
Avrupalılar klasik ve yeni koloniyalizm çağında “1492-1850” sahip oldukları
üstünlükten ve diğer kıtalarla “eşitsizlik” zemini üzerinde kurdukları
koloniyel ilişkilerden yararlanarak hem dünyanın zenginliklerini Avrupa'ya
taşımışlar, hem de dünya enerji ve ham madde kaynaklarını ele geçirmişlerdir.Bütün
bu imkanlar Avrupa'nın teknolojisi ile bir araya gelince Sanayi İnkılabına
doğru hızlı bir gelişme yaşanmış, nihayet 19.yy’da bu aşamaya gelinmiştir.1860
yıllarından itibaren bütün Avrupa'da Sanayi İnkılabı gerçekleşmiş ve
sanayi üretimine geçilmiştir. Sanayi üretimine geçilmesiyle sömürü düzeni
yeni boyutlar kazanmıştır.
YAZILAR SAYFASI
|
|