|
MİLLET VE ZAMAN
II.Dünya Harbi sırasında Almanya’da gördükleri baskı ve zulüm karşısında
Yahudiler’den pek çoğu maneviyatını yitirerek intihara teşebbüs etti.Bir
kısmı ise bütün felaketler karşısında şahsi bütünlüğünü muhafaza edebildi.Kendisi
de Yahudi asıllı olan meşhur psikolog Lewin’e göre maneviyatlarını
yitirmeyen Yahudiler Siyonist olanlardır.Bunlar Yahudiliğin çok parlak
bir geçmişi bulunduğuna ve ileride bu geçmişin tekrar yaratılacağına
inanıyorlardı.
ÖZLEDİĞİMİZ DÜNYA
Bozuk Türkçe ile neşriyat yapmaya kalkanları eskiden Bab-ı Ali’ye sokmazlarmış.Böyle
bir cahil tesadüfen Bab-ı Ali yokuşunda görülür ve kim olduğu anlaşılırsa
yerine göre kah Süleyman Nazif kah Lastik Sait tarafından dayakla kovulurmuş.
YENİ DEVLETLERDE MİLLİYETÇİLİK VE İKTİSADİ POLİTİKA
MISIR
Nasır’ın idare ettiği genç subaylar hareketi iktidara geldiği zaman Mısır’ın
yeni rejimi milliyetçiliği prensip edinmiş ve bütün reformları bu açıdan
yapmaya başlamıştır.Nasır önce hem Mısır’ın milli birliğine bir engel olarak
gördüğü hem de kendi iktidarına rakip olmasından korktuğu aristokrasiyi
ortadan kaldırdı.eski üst tabakanın Mısır hayatındaki yeri elinden alınırken
bütün yabancı mallarının ve işletmelerinin devletleştirilmesi bu radikal
hareketi tamamladı.İlk bakışta tam bir sosyalizm gibi görünen bütün bu
tedbirler Nasır’ın milliyetçilik anlayışının birer neticesiydi.Nitekim
1952’de yayımlanan “İhtilalin Felsefesi” adlı kitabında bütün ağırlık iktisadi
rejim meselesinden ziyade Arap milliyetçiliğine verilmiştir.Başlangıçta
Nasır Sosyalizmi’nin adı bile Arap Sosyalizmi’dir.Nasır dışa doğru daireler
halinde Mısır, Arap ve İslam kardeşliğinden Arap ve Afrika birliklerinden
bahseder.
Nasır’ın ve dolayısıyla Mısır devrim hareketinin milliyetçiliği ,1952’den
sonraki yıllarda yavaş yavaş Marksizm’e kaymış ve Nasır 1962’de yayımlanan
“Milli Misak” adlı kitabında mülkiyetin tamamen devlet eline geçmesi gerektiğini
söylemiştir.Ona göre sınıf mücadelesi tarihin kaçınılmaz bir gereğidir,
bu mücadelede bütün işçiler , köylüler ve devrimci aydınlar el ele vereceklerdir.nasır
bunlara”Halk Güçleri” adını verir.Halk Güçleri devrimci bir çatı altında
–yani Nasır’ın Arap Sosyalist Birliği adlı partisinde- birleşmelidir.
Mısır ihtilali, sanayii, ticareti hep devletleştirdikten ve büyük mülkiyeti
ortadan kaldırdıktan sonra sahne dışında kalan eski üst tabakanın yerini
doldurmak ve ülkenin bütün işlerini yürütmek için yeni kadrolar bulmak
zorundaydı.Mısır’ın iyi eğitim görmüş tecrübeli üst tabakası ortadan çekilince
bir” yeni sınıf” doğdu.Yeni sınıf rejimin ayakta durabilmesi için gerekli
olan subaylar, yüksek bürokratlar ve gizli polis teşkilatından meydan geliyordu.Rejime
sadakatten başka hiçbir meziyeti bulunmayan bu adamlar kendilerine tanınan
haklar ve gösterilen müsamahayı alabildiğine istismar ederek servet sahibi
olmanın yolunu tuttular.Mısırlı subaylar akşam kışladan çıkar çıkmaz sivil
elbise giyerek ticarethanesinin başına geçiyordu.Mısır-İsrail savaşlarındaki
feci mağlubiyetler bu laçka sistemin iç yüzünü ortay çıkarmıştır ama Nasır
için geriye dönüş yok gibi idi.Rejimin bekçileri yine kaldı, bilgi ve maharet
isteyen işler ise bilhassa Rusya’dan getirilen teknisyenlerle kapatılmaya
çalışıldı.O kadar ki, Nasır’ın son günlerinde Mısır’da adeta bir Sovyet
teknisyenleri kolonisi teşekkül etmişti.
Mısır uzun süren bir Nasır rejimi içinde eskiye nispetle bir hayli modernleşti,
fakat bu modernleşmenin pahası çok ağırdı.Nasır sosyalizmi ülkede hiçbir
gelişme yaratmaya muvaffak olamadı.Ancak Nasır’ın Doğu ile Batı arasında
bir çeşit şantaj politikası takip ederek hem Rusya hem de Amerika’dan aldığı
büyük yardımlar -ve dolayısıyla büyük borçlar-sayesinde Mısr’ın çehresi
biraz değişti.Bu borçların büyük bir kısmı ise harp malzemesine ve Nasır’ın
Arap memleketlerinde nüfuz kurmak için yaptığı harcamalara gidiyordu.
Nasır’ın bütün gayretleri arkasında dışa dönük ve yayılmacı bir milliyetçilik
siyasetinin bulunduğu muhakkaktı, fakat bu siyasetin Marksist bir sosyalizmle
yan yana gidemeyeceği aşikardı.Bazı batılı müşahitler Nasır sosyalizmi
altındaki Mısır’ın III.Napolyon Fransa’sına veya Mussolini İtalyası’na
benzediğini söylüyorlar ki doğrudur.Mısır’la Sovyetler Birliği arasındaki
yakın münasebetler rejimi Marksizm’e doğru git gide zorluyor.Nasır’ın askeri
rejimini Marksist formüle uydurmak husussunda azami gayret gösteriliyordu.Milliyetçi
bir burjuvaziye dayanan Nasır idaresi Sovyet teknisyenleri tarafından kitabına
uyduruldu; işçi sınıfının gelişmediği ülkelerde ilerici güçler sosyalizme
giden yolu açacaktı.Fakat bu yolun açılması için Mısır’ın ileri güçleri
şu şartları gerçekleştirmeliydi:Sovyetler Birliği ile kuvvetli bağların
kurulması, Batılı emperyalistlere karşı çıkılması , komünist partilerin
kurulmasına müsaade edilmesi, toprak reformu yapılması , bütün büyük sanayiinin
devletleştirilmesi.
Bu talepler Sovyetler Birliği’nin yardım vaad ettiği bütün ülkelere yapılan
standart taleplerdir.Mısır,Sovyetlerin bu istekler karşısına çıkacak güçte
değildi; daha doğrusu Arap milliyetçiliğinden de sosyalizmden de vazgeçmiyordu.Kruşçev,
Mısır seyahati sırasında Nasır’ın bu politikasında hiç hoşlanmadığını ima
etmiş, hatta bir defasında proletarya kardeşliğinin Arap milliyetçiliğinden
daha önemli olduğunu sert bir dille belirtmiştir.Fakat Sovyetler Birliği
sonraları milliyetçiliğin açıkça karşısına çıkmanın doğru olmadığına karar
vermiş ,Mısır ise ona bir çok noktada gerekli gördüğü tavizi vermekten
kaçınmamıştır.İki tarafında bu zaruretleri tanıması üzerine Sovyet teorisyeni
Mirski’nin formüle ettiği ve Mısır dolayısıyla bütün geri kalmış ülkeler
için geçerli sayılan yeni model ortay çıktı:Geri kalmış bir ülke Sovyetler
Birliği’nin yardımları sayesinde iktisadi kalkınmasını gerçekleştirecek”kapitalist
olmayan yollardan” sosyalizme geçilebilir.Bu ülkenin kendi hallerine bırakılarak
bir kapitalist gelişme merhalesinden geçmeleri şart değildir.Diğer taraftan
Nasır’ın en yakın adamlarından Kemaleddin Rifkat de Arap Birliği Konferansı’nda
milliyetçilikle Sosyalizmin ayrılamayacağını , ancak milliyetçiliğin sosyalist
bir muhteva kazanması gerektiğini belirterek fiili duruma teorik bir temel
kazandırmaya çalışıyordu.
Sovyetler Birliği’nin milliyetçilik karşısında esnek bir tavır takınması
ve milliyetçi esaslara dayanan bağımsızlık hareketlerini desteklemesi ona
çok şey kazandırdı.Bilhassa Mısır’da bir çeşit askeri diktatör demek olan
Nasır rejimin sosyalizm adına desteklenmesi çok önemli tavizler alınmasına
imkan vermişti.Bu tavizlerin en büyüklerinden bir Nasır’ın – Sovyetlerden
gelen istek üzerine- hapisteki bütün komünistleri affetmesi ve onlara devlet
elindeki Mısır basınında iş vereceğini vaat etmesi olmuştur.Gerçekten Kruşçev’in
isteği ve Nasır’ın kabulü ile Mısır basını hapiste çıkarılmış komünistlerin
eline geçti.Basından komünistlerin uzaklaştırılması ve tekrar hürriyet
havsının gelmesi Enver Sedat idaresinin yakın yıllarında mümkün olmuştur.
Mısır, Nasır tipi milliyetçilikten bir şey kazanmadığı gibi sosyalizmden
ve sosyalist blokla sıkı münasebetlerinden de zararlı çıktı.fakat bu
politikadan bir dönüş yapabilmek için önce o politika şampiyonunun aradan
çekilmesi şarttı.Nasır öldükten sonra Mısır yine milliyetçi Arap alemine
dönük politika yürütmeye devam etti.Sedat idaresindeki Mısır, artık Marksist
değildi.Marksist rejimin yıllardan beri açtığı yarları sarmakla meşguldü.Artık
Mısır’ın bütün pamuk mahsulü silahlanmak yolunda Sovyetler Birliği’ne
ipotek edilmiyor, Mısır siyasi ve sosyal hayatına sokak sloganları yerine
gerçekçilik hakim olmaya başlamıştır.aynı gerçekçiliğe Mısır’ın milliyetçilik
anlayışında da rastlanıyor.Mısır, Arap dünyasının öbür ülkelerinde sosyalist
ihtilaller tertiplemek gibi maceralardan vazgeçmiştir; devamlı bir İsrail
tehlikesi körükleyerek civardaki Arap ülkeleri üzerinde nüfuz kurmak
veya iç huzursuzlukları bahane ile baskı altında tutmak hevesi de kalmamıştır.bununla
beraber Mısır, yine ülke içinde olduğu kadar dışarıda da Arap milliyetçiliği
davasına sahip bulunmaktadır.
İLİM VE SANAT KARŞISINDA DEVLET
Bu günün Türkiyesinde geçinecek kadar para alan ve hiçbir nüfuzları kalmayan
ilim adamlarının eğer halk arasında bir parça itibarı kalmışsa bu da halkımızın
geleneğe çok bağlı olması yüzündendir.Yani biz hala bizden öncekilerin
yerleştirdiği itibarı bir miras gibi kullanarak yaşıyoruz.Bu miras da bir
gün tükenecek ve ilim ve sanat adamları merhamete muhtaç birer tufeyli
derekesine düşecektir.
27 Mayıs hareketiyle birlikte iktidar sahiplerinin o eski geleneğin etkisiyle
doğruca ilim adamlarına gitmeleri üzerine ortaya çıkan hakikat bu çöküşün
acı bir örneğini teşkil eder.Eski tabirle kılıç erbabı kalem erbabının
reyine başvurmayı kaçınılmaz bir görev saydığı halde kalem sahipleri onlara
hoş görünme yolunu tercih etmiş böylece memleketin büyük çoğunluğunu ilim
adamlarının vasıfları konusunda büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştır.
İlim ve fikir adamlarının halk nazarında güvensiz insanlar haline gelmesinde
asıl önemli faktör devletin ilim işlerine karışması ve o sektörü kendi
standartları , kendi usulleri içinde çalışan bir yer olmaktan büyük ölçüde
çıkarmış olmasıdır.İnkılap geçiren ülkelerin hiçbiri bu kötü neticeden
kaçınabilmiş değildir.Nitekim bizde de ilim adamlarının politik dalgalanmalar
karışıp itibardan düşmeleri Cumhuriyetten önce başlamıştı.İnkılap hareketi
ne kadar geniş ve ne kadar radikal olursa , ulema da aynı kuvvetle bu hareketin
yanında yahut karşısında yer almaya itilmektedir.İşte Türkiye, iktidardaki
siyasi partinin doktrinini ilmi hakikat olarak kabul eden veya öyle yapmak
zorunda kalanların siyasi iktidar desteği ile galip geldikleri ve müesseseleri
ele geçirdikleri bir ülke olarak çok üzücü bir geçmişin içinden gelmektedir.Böyle
durumlarda ulema sınıfının itibarı yan yana çalıştığı siyasi iktidarın
halk çoğunluğu tarafından sevilme derecesine bağlıdır ve bizde maalesef
böyle bir sevgi doğmamıştır.Türkiye’de resmi doktrini tenkit edenlere onu
savunanlar tarafından dayak atıldığı ilim kongreleri olmuştur.Şahsi fikir
beyan ettiği için karakışta havuza atılanlar, içki sofrasında haysiyetsiz
duruma düşürülenler görülmüştür.
İlimle birlikte ilim adamı da hayatımızın dışında kaldı.Sanat için belki
aynı şey söylenemez, o insan tabiatının adeta ayrılmaz bir parçası olarak
daima bizimle kalacaktır.Fakat sanat gösterilen iltifatın bizim onunla
tanışıklık derecemize çok bağlı olduğunu unutmamalıyız.Sanatkara büyük
ilgi gösteren devlet adamlarına dikkat ederseniz bunların iyi bir sanat
terbiyesi görmüş , hatta bir sanat dalında yetişmiş oldukları görülür.Kısacası
sanattan ne anlıyorsak sanatkara o nisbette ilgi duyuyoruz.Atatürk’ün Batı
müziğini yerleştirmek ve yaymak yolunda neler yaptığını hepimiz biliyoruz,
fakat kendisi şahsen Rumeli türkülerini çok sevdiği için yanına alaturkacı
şarkı sanatkarlarını topluyordu.İsmet İnönü orkestra konseri dinlemeyi
bir rutin haline getirmiş , ihtiyar yaşında viyolonsel dersleri almış,
batı müziği ile uğraşan sanatçıların yetişmesinde hayli yardımcı olmuş,Türk
müziğine ise kulaklarını tıkamıştır.Merhum Cemal Gürsel’in sık sık Erzurumlu
bir mahalli sanatçıyı Çankaya’ya davet ettiği söylenir.
TÜRKLERDE YARDIM DUYGUSUNUN İSLAMİ KAYNAKLARI
Vakıflar, imaretler ve darüşşifalar her şeyden önce belli bir inancın eseri
olarak ortaya çıkmış müesseselerdir.İslamiyet’te insanların günah ve sevapları
onların ölümüyle sona erer; ancak arkasında hayır müessesesi bırakanın
sevaplarının o müessese durdukça devam edeceğine inanılır.Ayrıca kurulan
müesseselerden faydalanan insanlar onun kurucusunu daima hayırla anacaklar,bu
da onların rahmete kavuşmasına yardımcı olacaktır.Nitekim biz bu gün namaz
kıldığımız camilerin , su içtiğimiz çeşmelerin , içinde çalıştığımız kütüphanelerin
banilerin ruhlarına fatiha okuyor, onları hep hayırla yad ediyoruz.
Bu müesseselerin sosyal, psikolojik bakımdan en büyük tesiri sosyal dayanışmayı
kuvvetlendirmesidir.
CEMİYETİMİZDE KÜLTÜR DEĞİŞMELERİ
II.Meşrutiyet devri hür bir devre olduğu için kültür değişmesi modernleşme
mevzularının münakaşasının da en hararetli devresiydi.”Modernleşmenin modeli
Avrupa ise külliyen almalıyız” görüşünde olanlar ile bu fikirlere reaksiyon
gösteren , milletin hakiki hüviyetinin değişmesine karşı olanlar arasında
fikir münakaşaları yapılıyordu.
Malum olan birkaç hal tarzı var:Mesela Marx’ın getirdiği çözüm ve bunların
etrafındaki diğer fikirler.Hepsinin aradığı şey istihsal tekniklerindeki
değişmenin bütün manevi kültürü tayin edeceğini ve orada bir değişme yapıldığı
takdirde cemiyete istenilen istikametin verilebileceğini söylüyor,onun
teorisini teşkil eden iddialar aynı esas noktayı dolduran eklentilerdir.Marx
ortadaki problemi bir bakış noktasından görüyor, sonra bu açıyı sağlamlaştırmak
için başka sahalara ait esaslar koyuyor:gelişme merhaleleri , iptidai komünizmden
kapitalizme kadar gidiş vesaire.Aslında bunların hepsi kendi yaşadığı devre
göre cemiyette meydan gelen süratli değişmenin yarattığı intibalardır.
M.Webwer’in tezi bunun karşısında işi aksi cepheden alıyor.Kapitalist gelişmenin
aslında insanların manevi görüşlerinde meydana gelen bazı değişmelerin
neticesi olduğunu söylüyor ve cemiyetlerin gittikçe kapitalist ve proleter
olarak ayrılacakları yerde bunun tam tersi olacağını ve dolayısıyla sosyalizmin
sanayi bakımından gelişmiş ülkelerde değil gelişmemiş ülkelerde yer bulacağını
söylüyor.Çünkü sınai gelişmenin Marx’ın dediği gibi cemiyet yaratmayacağını
ileri sürüyor ki istikbal hakkında tahmin bakımından Weber’in dedikleri
çıkmıştır.
Weber’in tezi insanlara aydınlık bir istikbal göstermiyor, Marx ise tersine
insanlık için mesud ve refah içinde bir dünya vadediyordu.Belki de Weber’in
az tanınmasının ve peşinde büyük kitleler bulunmayışının sebebi budur.
TÜRKLER’İN AŞİRETTEN DEVLETE GEÇİŞTE KARŞILAŞTIKLARI MESELELER HAKKINDA
İnsanların şehirli olması, her şeyden önce , onların kendine yeten bir
hayattan ayrılmaları ve kendi soylarından, aşiretlerinden olmayan kimselerle
karşılıklı birbirlerine muhtaç hale gelmeleri demektir.şehir hayatı geliştikçe
insanların hüviyetleri onların aşiret bağlılıkları yerine daha başka özellikler
etrafında teşekkül etmeye başlar.Bu gelişmenin ilk safhasında insanları
birbirinden ayıran şey, onların başka şehirlerden olmalarıdır.şehirlerin
oldukça müstakil üniteler teşkil ettiği devirlerde bu türlü mensubiyetler
büyük önem taşır fakat kendine yeterliğe yer vermeyen bir sosyal ve iktisadi
gelişme safhasına erişildiği zaman bölge ve şehir yerine “vatan” anlayışı
hakim olur.Bizde hala bölge bağlarının kısmen devam etmesi , böyle bir
gelişmeye tam manasıyla ulaşamayışımızdandır.
Şehir hayatı, iş bölümü ve ihtisaslaşmanın artması demektir.Bu şekilde
fonksiyon farklılaşmaları otoritenin de dağılmasına ve parçalanmasına yol
açar ki, bu parçalanma, merkezi idarenin gücünü büyük ölçüde arttırır.Anadolu’ya
gelişimizden bu yana devlete karşı baş kaldırmaların önünde hep şeyh ve
derviş takımından insanların bulunmasının başlıca sebebi budur.Mükemmel
bir şehir hayatında dini, idari ve kazai otoriteler birbirinden ayrılmıştır;
din konusunda kendisine çok güvenilen bir kimsenin siyasi ve idari sahada
da lider olması gerekmez; aynı şekilde idarenin başında bulunanların aynı
zamanda dini otorite olmaları pek beklenmez.Halbuki Anadolu’ya ilk gelen
göçebe aşiretlerde şeyh ve dervişler, göçebe topluluklarının her hususta
tek lideri durumunda oluyorlardı.Yazılı kaynaklarla beslenmediği için ferdi
yorumlara daha fazla imkan veren bir din anlayışı , bu “huruc” hareketlerine
büsbütün açık kapı bırakmıştır.(99-100)
YAZILAR SAYFASI
|