TÜRK-YUNAN İLİŞKİLERİ

TÜRK-YUNAN İLİŞKİLERİ


Dünya üzerindeki milletlerin bu gün ve yarın için hedefleri vardır. Bazıları siyasi sınırlarını koruyup vatandaşlarının her türlü ihtiyacını karşılamak için planlar yaparken bazıları da bunun ötesinde kendilerine daha büyük hedef tayin etmişlerdir.:Dünya hakimiyetini ele geçirmek ,silahlanma yarışında üstün olmak , dünya pazarlarına tek başına hakim olmak gibi.
Milleti meydana getiren unsurlardan biri olan ortak tarih bilinci de bu amaçta rol oynamaktadır. Kuzeyde Rusya’nın amacı Çarlık zamanından beri geçerli olan “Sıcak Denizlere İnme “ politikasıdır. Yunanistan ise Bizans İmparatorluğu’nun mirasçısı olduğunu söyleyip Megola İdea ( Büyük Fikir) , Enosis ve Eoka planları yapmaktadır. Bu tür amaçların kısa zamanda gerçekleşmesi mümkün görünmemekle beraber bu fikir her zaman için canlı tutulmaktadır .Fakat uzak bir gelecekte bu fikirlerin gerçekleşmeyeceğini hiç kimse söyleyemez.
Türkler, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmişler,buraları Bizans’tan alarak bir Türk yurdu haline getirmişlerdir. Fakat, tarih ilmi sayesinde şunu öğrenmekteyiz ki; Anadolu’da kurulan devletlerin güçlü olmaktan başka tercihleri yoktur. Güçlü olmak için de her zaman güçlü bir askeri varlığa sahip olmak gerekmektedir. Yani Türkiyemiz tabir yerinde ise dört taraftan düşmanlarla çevrilmiştir. Rusya’nın politikasından yukarıda bahsettik. Suriye hala Hatay’ı kendi toprağı olarak görüp, yakın zamana kadar PKK terör örgütünü destekliyordu. Irak için de aynı şeyi söylemek mümkündür. İran’ın din yoluyla Anadolu’yu bölme politikası azalmadan devam etmektedir. Ermeniler ile Azeriler bugün hala Karabağ’da savaşmaktadır. Bir zamanlar onlar da Urartular’ın mirasçısı olduklarını söyleyip Doğu Anadolu bölgesi üzerinde hak iddia etmekte idiler. Bu amaçlarını gerçekleştiremeyeceklerini görünce ASALA terör örgütü ile Türkiye’yi zayıflatma yoluna gittiler.1991’de SSCB’nin yıkılmasından sonra Orta Asya’da kurulan Türk devletleriyle işbirliği imkanlarının artması,Türkiye’nin sahip olduğu su potansiyeli gibi ayrıcalıklar ülkemizi her zaman dünya gündeminde tutmaktadır.
Bu kısa girişten sonra asıl konumuz olan Türk-Yunan ilişkilerine gelelim.17Ağustos depreminden sonra her ne kadar Türk-Yunan ilişkilerinde bir gelişme görüldü ise de bu durum karşılıklı menfaatlerin ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Zira devletler arasında menfaatin bittiği yerde dostluğun da bittiğini bilmeyen yoktur.
Yunanlılar’ın amacı Megola İdea (Eski Bizans İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak)’dır. Fatih devrinde (1460) Osmanlı idaresine giren Mora Yarım Adası, 1829 yılında ayrı bir devletin toprağıdır.
Rumlar’ın, Osmanlı Devleti içinde diğer Hıristiyanlara göre özel durumları vardı. Devlet hizmetleri Hıristiyanlara kapalı olduğu halde ,Rumlar’a, Divan Tercümanlığı, Eflak-Boğdan voyvodalıkları gibi yüksek ve gizliliği fazla olan görevler verilmiştir. Din ve dil serbestliğine sahiptiler. Yaşadıkları toprak üstünde mülkiyet hakkı tanınmıştı. Ticaretle uğraşan Rumlar’ın durumu ise çok daha iyi idi. Osmanlı Devleti içinde ayrıcalıklı konuma sahip olan Rumlar,devletin zayıflamasını fırsat bilerek derhal harekete geçtiler.
Bugünkü Avrupa medeniyetinin temelinden bir tanesi de Yunan kültür ve medeniyetidir. Avrupa Rönesans ile Yunan kültürünü tanımış ve hiçbir zaman hayranlığını gizleyememiştir. Bunun sonucunda İlk Çağ’daki parlak medeniyetin kurucuları olduklarını zannettikleri Yunanlılar’a haksız oldukları zaman bile sahip çıkmışlardır. Hatta Yunan isyanı sırasında Avrupa’nın çeşitli yerlerinden bir çok insan gönüllü olarak bu isyana katılmıştır.
Megola İdea ruhunun Rumlar arasında canlı tutulmasında Fener Rum Patrikhanesi’nin önemli rolü vardır. Fransız İhtilali fikirleri ,ticaret dolayısıyla Rumlar arasında hızla yayılmaya başladı. Fener Rum Patriği Gregorius II. Mahmut tarafından 1821 yılı Nisan ayında “üzerinde dini elbiseleri ile birlikte” patrikhanenin orta kapısı önüne astırıldı. Suçu, Rum azınlığı Türk devletine karşı isyana teşvik etmekti. Edirne’de yakalanan bir Rum habercisinin üzerinde çıkan “Gregorius’tan Yunan Devleti’ne gönderilen mektup”bir ihanet belgesiydi. Buna Patrikhane’nin Yunanistan’ın bağımsızlığını desteklemek için kurduğu fonun da ortaya çıkması eklenince hemen cezalandırıldı ve asıldı.
Gregorius’un 1821 yılında Rus Çarına yazdığı mektuptan bazı bölümler.
Türkler’i maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Türkler Müslüman oldukları için çok sabırlı ve mukavemetlidir .Gayet mağrurdurlar ve izzet-i iman sahibidirler .Bu hasletleri ,dinlerine bağlılıklarından kadere rıza göstermelerinden ,ananelerinin kuvvetinden ,padişahlarına (Devlet adamlarına, büyüklerine) olan itaat duygularından gelmektedir.
Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Onların bütün meziyetleri ,hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan bağlılıklarından ,ahlaklarının sağlamlığından gelmektedir. Türkler’de evvela itaat duygusunu kırmak ve manevi bağlarını parçalamak ,dini sağlamlığını zayıflatmak icap eder. Bunun da en kısa yolu ,milli geleneklerine ve maneviyatlarına uymayan harici fikirler ve hareketlere alıştırmaktır.
Maneviyatları sarsıldığı gün Türkler’in kendilerinden şeklen çok güçlü ,kalabalık kuvvetler önünde zafere götüren asıl kuvvetleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple Osmanlı Devleti’ni tasfiye için mücerred olarak harp meydanlarındaki zaferler kafi değildir. Yapılacak olan; Türkler’e bir şey hissettirmeden ,bünyelerindeki tahribatı tamamlamaktır.
İdam edilmeden kısa bir sür önce yazılmış olduğu için , çoğu yerde “Gregorius’un Vasiyeti” olarak kabul edilir.
O günden bu yana Gregorius’un önünde asıldığı Fener Rum Patrikhanesi’nin “Orta Kapısı” Rumlar tarafından kapalı tutulur. Kapının yeni adı “Kin Kapısı”olarak değiştirilmiştir.
Kin Kapısının açılması, Ortodoks Rumlar tarafından iki şarta bağlanmıştır.
1.İstanbul Türkler’den geri alınıp Ayasofya’da yeniden çanlar çalındığında açılacaktır.
2.Bir Türk büyüğü aynı kapının önünde asıldığında .
Patrikhanenin ihanetinden sonra gerek Osmanlı hanedanı zamanında, gerekse Cumhuriyet rejiminde bütün Türk yönetimlerinin değişme politikası patrikhanenin Ortodoks dünyası üzerindeki etkisini yok etmek ve bunu milletlerarası anlaşma metinleri üzerinde tescil ettirmek olmuştur.
Avrupa’da hükümetler ,Fransız İhtilali’nin getirdiği yeni akımlara ve statüye karşı mücadeleyi sürdürürken Rumlar’ın bağımsızlık isteğini de sempati ile karşılıyorlardı. Bu sebeplerden dolayı Avrupa’da bir çok cemiyetler kuruldu. Ancak bunların içerisinde Rumları teşkilatlandırarak isyana hazırlayan ,başlatan ve isyanı yöneten Etnik-i Eterya Cemiyeti oldu.
1814 yılında Odessa’da kurulan bu gizli cemiyetin kuruluş amacı görünüşte Osmanlı Devleti’nde Hıristiyan toplumun eğitim ve öğretimini gerçekleştirmekti. İstanbul’da bulunan Rum Patriği gizli cemiyetin üyeleri arasındaydı. Etnik-i Eterya güçlendikçe amaçları daha kesin ve geniş hale geldi. İlk amacı Mora’da Yunan Devleti kurmaktı. Sonra da Orta Yunanistan ,Batı Trakya, On İki Ada, Girit, Batı Anadolu ve Kıbrıs’ı Yunanistan’a katmak,Kuzey Anadolu’da Pontus Rum Devleti’ni kurmak ve nihayet İstanbul’u ele geçirerek Bizans İmparatorluğu’nu yeniden ihya etmekti.
Hazırlıklar tamamlanınca isyan 1821 yılında başladı. Osmanlı Devleti isyanı kendisine bağlı bir vali olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın yardımı ile bastırdı. Fakat büyük devletler Londra Protokolü ile  Yunanistan’ın bağımsız bir devlet olmasını kabul ettiler. Aynı tarihlerde Osmanlı ve Mısır donanması Navarin’de (1827) yakılmıştı.Osmanlılar’ın tazminat isteği üzerine Rusya ile savaş başladı Savaş sonunda imzalanan 1829 Edirne Antlaşması ile Yunanistan bağımsız bir devlet haline geldi
Böylece ilk amaç gerçekleşmiş ,sıra Ege denizini bir Yunan denizi haline getirmeye gelmişti. Girit Rumları’nın adayı Yunanistan’a bağladıklarını bildirmeleri üzerine Osmanlı Devleti harekete geçti. İbrahim Ethem Paşa idaresindeki Osmanlı birliklerinin Rumları Dömeke Savaşı’nda yenmesine rağmen Avrupa Devletlerinin müdahalesi sonucu yenilmiş duruma düştük. Bu tarihten sonra Türkler için şu söz yaygın olarak söylenmeye başladı:Türkler savaş meydanında yener, masa başında kaybeder!
I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti yenilmiş ve toprakları paylaşılmıştı. Yıllardır Osmanlı idaresinde yaşayan azınlıklar efendilerine karşı isyan etmiş ,müttefiklerin yardımı ile onlar da kendilerine bir pay koparmaya çalışmışlardı.
I. Dünya Savaşı’ndan önce İtalya’ya itilaf Devletleri’nin yanında savaşa girmesi karşılığında İzmir ve Ege bölgesi vaad edilmişti. Fakat daha sonra İngilizler ,bu bölgede oyuncak bir devleti –Yunanistan’ı- daha iyi kontrol edebilecekleri için bölgeyi Yunanlılar’a vermeyi uygun gördüler. Paris Barış Konferansı’nda alınan karar sonucu Yunanlılar’a Batı Anadolu’daki Rumlar’ın can güvenliğini sağlamak amacıyla İzmir’i işgallerine izin verildi. Ege bölgesinde Rumlar’ın tarihi hayalleri gerçekleşmek üzere idi. Fakat bu hayallerin ne kadar boş olduğu ,İngilizler’in yardımı olmadan hiçbir şey yapılamayacağı I. İnönü Savaşı’nda anlaşıldı. Yunanlılar bir şeyi unutmuşlardı:Türk Milletinin bağımsızlığını kaybetmektense ölümü tercih edeceğini. Atatürk’ün deyimiyle “Ya İstiklal ! Ya Ölüm!” anlayışını
Büyük Taarruzla ,Yunalılar adeta Megola İdea’yı unutmuş , İzmir’e doğru kaçıyorlardı. Kaçarlarken de medeni Yunanlılar’a yakışır bir şekilde geçtiği yerlerdeki insanları öldürmek bir yana ,evleri , tarlaları , bahçeleri yakıp yıkıyorlardı. Anadolu toz duman içindeydi. Adeta Osmanlı idaresinde geçen huzurlu ve mutlu yılların intikamını alıyorlardı
Lozan Barış Antlaşması’na (24 Temmuz 1923) göre Karaağaç, savaş tazminatı olarak Türkiye’ye verilirken Bozca Ada ve Gökçe Ada boğazların güvenliğini sağlamak için Türkiye’ye verildi. Diğer Ege adaları silahlandırılmamak şartıyla Yunanistan’a verildi. Ancak bu maddeye hiçbir zaman uyulmayıp adalar bu gün birer silah deposu haline getirilmiş ve bir saldırı için üs olarak hazırlanmıştır. Yine, Yunanistan’ın Trabzon Rum Devleti’ni ihya etme fikirleri hala devam etmektedir. Bu sorunlara kıta sahanlığı ,hava sahası , Yunanistan’da yaşayan Türkler’in durumu , patrikhane ve Kıbrıs sorunu da eklenebilir.
Son günlerde gelişen Türk-Yunan yakınlaşması yukarıda saydığımız sorunları gerçekten halledebilecek mi? Yoksa yakınlaşma sadece sanatçılar arasında karşılıklı konser verme , siyasetçilerin iyi niyet sözlerinden mi ibaret kalacak.? Dileğimiz sorunların halledilip Ege Denizinin iki yanında kalıcı bir barışın sağlanmasıdır.
KAYNAKLAR:
1.Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi
2.İsmail Hakkı Uzunçarşılı:Osmanlı Tarihi
3.Şevket Süreyya Aydemir:Tek Adam
4.Yusuf Akçura:Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri
5.Halil İnalcık:Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar
6.Hamza Eroğlu: Türk İnkılap Tarihi

YAZILAR  SAYFASI